3. ÜÇ KAPILI KORKU MAHZENİ
Uyumak, benim gibi biri için çok tehlikeli.
Sürekli etrafımdaki enerjilerin farkında olduğumdan rahatım, ama uyuduğum zaman kendimi savunmasız bırakıyorum.
Diğer tüm psişikler gibi.
Her ne kadar onlardan ayrı bir kafeste tutulsam da… Direkt laboratuvarda… Onları uykularında yakaladıklarını biliyordum. Benim kadar güçlü değillerdi, çoğu deneyler sırasında engelli kalıyor ve hayatını kaybediyordu; onları ve beni uyutarak zapt ediyorlardı, derimizin altında sinir sistemimizi uyaran çiplerle yaşıyorduk.
Bu yüzden uyumaktan nefret ediyorum. En aciz yanım bu.
Bunu bildiğimden nefes nefese uyanıyorum belki de.
Sıçrayarak yataktan kalktığımda nefes alışverişlerim boğazıma dizilmişti. Saat sabahın kaçıydı bilmiyordum ama uykumu almamıştım bile, ve biri kapımı tıklatmıştı.
Bu kadar hassas kulaklara sahip olmak bir ceza değilse neydi? Her ne kadar, savaş alanında çok işe yarasalar da… Sürekli savaşmak için yetiştirilmiştim ama ben değil mi? Doğmamın bir amacı vardı ve o da buydu. Bir silah olmak için yetiştirilmiştim ben, normal insanlar gibi yaşamak için değil. Uyumak için hiç değil.
İnsanlar yaşarken bir amaç edinir. Ben benimki hazır doğdum.
Yatağa, yorganı hiç bozmadan yattığımın farkına; ayağa kalkana dek varamadım. Botlarımı bile çıkarmamış, dün gece odaya girdiğim gibi yatmıştım.
Başım çatlıyordu alkol yüzünden ama kapının ardındaki her kimse ısrarcıydı. Bir kez daha tıklattığında kapı kolunu sertçe çevirip hızla açtım kapıyı.
“Ne var?” Bir yandan da gözümü ovuşturuyordum.
Bakışlarım aşağıda, görüşüm saniyeler sonra netleşti. Botlarına, pantolonuna, kazağına baktım… Ardından elimi göz kapağımdan çektim ve gözlerimi kıstığımda, yüzünü gördüm. Salem.
“Senin bu saatte kapımda ne işin var?” Kapıyı açık bırakarak içeri döndüğümde duvardaki aynadan kendi hâlimi de görebilmiştim. Yüzüm gözüm kurumuş kandı, kollarım ve kıyafetim de öyle. Bir tek yarılmış avucumun olduğu elim temizdi, beyazdı etrafına sarılmış bandaj. O da muhtemelen, Salem’in eseri olduğu içindi.
“Bu saat dediğin sabahın dokuzu,” dedi, kapının pervazına omzunu yaslayarak kollarını göğsünde birleştirdi. Ona dönüp baktığımda, sanki her gün benim eşgalimde -üstü başı kurumuş kan içerisinde, makyajı akmış, uyumaktan yüzü şişmiş- birilerini görüyormuş gibi sakindi. Herkese bebek bakıcılığı yapıyor muydu böyle?
“Dokuz çok erken. Öğlen ikide gel.”
“O saatte uçakta olmamız gerekmeseydi emin ol kargaların bokunu yemesini beklerdim.”
“Kargalar çoktan bokunu yemiştir.”
“Ben de ondan bahsediyorum zaten,” dediğinde kaşlarımı çatarak bir süre ona baktım. O da bana baktı.
“Hem sen benim odamı nereden buldun?” Ellerimi belime yaslayıp ters bir bakış attım ona. Benim aksime temizdi. Duşunu da almış, üzerini de giyinmiş, kahvaltısını da etmiş… Hatta tüm bunlardan önce koşuya bile çıkmış gibi bir tipi vardı. Kol kaslarına ve karnına baktım, sanki tişörtünden görebilecekmiş gibi. Şu programa bir de karın antrenmanı ekleyelim.
Esnediğimde, daha fazla dayanamayarak yatağa doğru adımladım. “Nereye?” diye sordu bana ama umrumda bile değildi. Yastığı kollarımın arasına aldığım gibi başımı yasladım ve yatağa yüz üstü yattım. “Şaka mı bu?” Değildi. Yüzüm resmen yastığa gömülüydü.
İçeri girdiğini duydum, kapıyı kapattı ve yatağa doğru yürüdü. “Marin kalk şuradan. Laboratuvarlara gideceğiz.”
“Laboratuvarlardan nefret ediyorum.” Al sana samimi bir itiraf.
“Duş al ve giyin. On dakikan var.”
“Ben on dakikada saçımı bile yapamam.”
“Saçını yapman gerekmiyor. Temizlenip giyinsen yeter.”
“İstemiyorum,” dedim mırıldanarak başımı yana çevirirken. “Git. Uçak saat 1’de değil mi? Havalimanının konumunu at bulurum ben.”
“Motorsikletinin benzin deposu boş değil mi senin?”
Kaşlarım çatıldı. Ardından kafamı kaldırarak ona baktım aşağıdan, gerçekten tepemde dikiliyordu. “Sen benim söylediklerimi gerçekten dinliyor muydun ya?”
Ve yeniden yatış.
Akademinin yatakları ne kadar rahattı.
“Marin, kalk.”
Sesi sertti ama beni korkutmuyordu. Dün gece biraz korkutmuştu ama şu an bana saldırmasını gerektirecek bir şey yoktu ortada. Aptal kafam, direkt uyumuş ve asla bir çözüm düşünmemiştim laboratuvar olayına. Oradaki kadın kan testi yapmak isterse ne olacaktı? Anlar mıydı? Anlamaması imkânsızdı. Mikroskopla inceliyorlardı aldıkları örnekleri. Hangi raddede, bir asilkandan fazlası olduğuma ikna olurdu?
Beni nasıl zapt ederlerdi ki? Küçük insanlar şaşalı silahlarıyla komik görünüyorlardı sadece.
“Marin kalk yoksa ben kaldıracağım.”
Bıkmış gibiydi sesi. Bakıcım değildi bir şeyim değildi, alt tarafı kendimi yakalamak için birlikte Malta’ya yola çıkacağım grubun lideriydi. Ve alt tarafı… Hedefti. Zehirli çiçek. Alnında kırmızı bir nokta vardı ve silahı tutan bendim. Yattığım yerden nefesini kesebilir, kalbini avuçlarımın içine almadan sıkıp hayatına son verebilirdim ama bunun yerine uyumama izin vermesi için onu ikna etmeye çalışıyordum.
“Bir şey yapacağın yo—“ Lafımın yarıda kesilmesinin sebebi, yatakta çevrilerek kucaklanmam oldu. “Dalga geçiyorsun,” dedim kocaman açtığım gözlerimle yüzüne bakarken, kollarını sırtımdan ve bacaklarımın altından geçirip kucağına almıştı beni. “Nereye?” Omuzlarına tutundum, istesem çok kolay inerdim aşağıya ama şaşkınlıktan yalnızca izliyordum.
İzliyordum. Suratını. Beni kucakladığı an bir an öylesine yaklaşmıştık ki neredeyse burnum yanağına sürtünecekti ve çok tehlikeli bir yakınlaşma olurdu bu.
Salem’in parfümü çok çekici kokuyordu. Gerçi kokan, duş jeli ya da şampuan tarzı bir şey de olabilirdi.
Banyonun kapısını açıp beni de kendiyle birlikte içeri soktuğunda “Küvette uyurum ben de,” dedim küvete bakarak. “Heh aynen, şuraya bırak beni…” Tam da istediğim yere bıraktı. “Süper.”
Botlarımı çıkarmak için uzandığım sırada birden soğuk suyun kafamdan aşağı aktığını hissettiğimde çığlık atarak ellerimi havaya kaldırdım. “Ne yapıyorsun?!”
“Temizlik,” diye yanıtladı beni. Yüzüme gelen suyu koluma silip sudan kaçmaya çalıştığımda “Biraz daha sil yüzündeki kurumuş kanı, oralarda bir yerlerde suratın olduğuna eminim,” diye devam etti. “Sabun da ister misin? İhtiyacın var gibi duruyor.”
“Çek şunu!”
Kollarını sıyırdı. Küvete elimi yaslayıp uzanarak elinden almaya çalıştım duş başlığını. “Duşunu alacak mısın?” diye sordu, elinden bir şey almak imkânsızdı. “Yoksa ben mi aldırayım? Yalnız ben duşu soğuk severim.”
“Tamam,” dedim sonunda yere gerileyerek, bir elim küvete yaslı; gövdemi eğmiş diğer elimle gelen suya engel olmaya çalışırken. Başımı aşağı eğmiştim görebilmek ve nefes alabilmek için. “Tamam çık sen!”
Suyu kapatıp duş başlığını kenara bıraktı ve ellerini bir havluya silerek banyodan dışarı çıktı. “Manyak,” diye homurdandım sırılsıklam, küvette doğrulup otururken. Ardından küvetin yokuş çıkıntısına başımı yasladım ve kollarımı da yastık yaparak uzandım.
Beklesin dursundu.
Kan örneklerini değiştirip laboratuvar çalışanlarını ve doktorları kandırabilir miydim? Muhtemelen birbirimize dokunduğumuzda aramızda oluşan gergin hattın bir sebebi vardı ve kan tüplerini değiştirmek, fark edilirse, tüm şüpheleri üzerime çekerdi. Üstelik buna bir sebebim de yoktu, hiçbir şeyi açıklayamazdım.
Daha ilk günden enselenmek miydi kaderim? Bari Naz’ın benden özür dilerkenki komik suratını görseydim önce.
“Neden su sesi gelmiyor?” diye sorduğunu duydum Salem’in, kapının diğer tarafından.
“Kapı ses geçirmezdir belki,” diye homurdandım mırın kırın ederek ağzımın içine doğru. Gülmek istiyordum.
Gözlerimi devirerek kapıya baktım. Bir saniye geçti, ardından birkaç saniye… Kapıyı aniden açtı ve kocaman adımlarla üzerime yürümeye başladı. “Ses geçirmez olmadığını kanıtlamış oldun.”
Doğrularak duş başlığına davrandım ve suyu köklediğim gibi ona doğru tuttum. Ağzımın içinde mırıldandığım şeyi mi duymuştu o? “Of git başımdan ya!”
Salem ona doğru tuttuğum duş başlığıyla ıslanırken bundan hiç de rahatsızlık duyuyormuş gibi değildi, suyu engellemeye çalışmaktan çok bana uzanıyordu. Beni küvetin köşesinde sıkıştırdı, benimle birlikte içine girmişti. Duş başlığını elimden alarak kenara attı ve yukarıdaki sabitli başlığı açtı.
Göz göze, dip dibeydik ve başımızdan aşağı soğuk sular boşalıyordu. “Duş alıp giyineceksin,” dedi yutkunurken, gözlerimizi kısarak anca görebiliyorduk birbirimizi. Nasıl konuşabiliyordu anlayamıyordum. “Ardından laboratuvarlara gideceğiz.”
“O kadar da kötü değil,” dedim nefes nefese.
“Bilet yandı. Dün gece kapının önünde elin de yandı. Ne olduğunu bilmediğimiz her şey kötüdür—“
Soğuk suyun altında olduğumuzdan mı bilinmez, gelen bir cesaretle elini tuttum. Acının yayılması için bekledim, yanmayı bekledim ama hiçbir şey yoktu. Salem’in bakışları yavaşça aşağı indi, tutuşan ellerimize baktı. Kaşları çatıktı, anlayamıyordu.
“O kadar da kötü değil,” diye fısıldadım yeniden, ama Salem tutuşan ellerimizi soğuk suyun dışına çıkartıyordu.
Fark etmezdi. Sıcaklığı hissedebiliyordum. Tenlerimizin değdiği yerden avuç içime, oradan da tüm koluma yayılan acının sebebi sıcaklığın yükselişiydi. Damarlarımızdaki kan kaynıyordu sanki gittikçe. Suyun altından kafamı çıkarttım ve yüzümü buruşturdum, acıdan hafifçe inledim, inleyişimi tutabilirdim ama acıdığını göstermek için kendime izin vermiştim.
Salem elini çekmek istediğinde daha sıkı tuttum. “Hayır,” dedim nefes nefese, yutkunarak. Diğer elimle yüzümü sildim ve odağımı toplamaya çalıştım. Geceden kalma olduğum için dikkatim fazlasıyla dağınıktı. “Bak…”
Hissedebiliyordum. Ne onda, ne de bende var olan bir şeydi bu; birbirine zıt iki farklı kutbun yaklaşırken ortaya çıkardığı bir çekimdi. Elimi elinden çekerken oldukça yavaş davrandım, hafif gıdıklıyordu. Görünüşte hiçbir şey yoktu ama oradaydı, ve bunu sadece ikimiz biliyorduk.
Bir anda elini indirip geri çekildiğinde “Duşunu bitir,” dedi ve küvetten çıktı. Baştan aşağı sırılsıklamdı kıyafetleri üzerindeyken, tıpkı benim gibi.
Göz göze geldik. Bakışlarındaki o boş ifade hiç değişmiyordu, bomboş değildi aslında ama bir netlik vardı insanın aklına gelebilecek her şeyi nötrleyen. Salem çok iyi bir askerdi ve bunu her hareketiyle kanıtlıyordu.
Sevdiklerine zarar gelmediği sürece.
O, banyoyu terk ettiğinde üzerimdekilerden kurtulup vücudumu yıkamaya başladım. Tek düşünebildiğim dün geceydi. Onun o zavallı arkadaşının hayatı benim parmaklarımın arasındaydı ve son verecektim çünkü yoluma çıkmıştı. Eğer onu ortadan kaldırmak yerine, insanî duygularını kullanmayı seçmeseydim bu sabah belki de cenazesine hazırlanıyor olacaktım.
Çözmeye çalışıyordum, kollarının arasında Naz’la o tuvalet köşesinde bana bağırdıktan sonra büyük bir hızla mekânı terk eden Salem Pardis’in hislerini ve düşüncelerini.
Daha önce tanıklık ettiğim bir şey değildi.
Ama berbat hissettirmişti ve beni karşısında cevapsız bırakan da buydu.
Benim zaaflarım nelerdi? Beni birinin karşısında öyle deliye döndürebilecek şeyler nelerdi? Niko’ya değer verdiğimi biliyordum, Peder’e de değer veriyordum ama katliamın şokunu atlattığım günlere karışmıştı onun için tuttuğum yas. Niko’nun başına bir şey gelse, sanırım ben de delirirdim.
Delirir miydim?
Saçlarımı durulayıp bir havluyu kafama, diğerini vücuduma dolayarak banyodan çıktığımda oldukça sessizdi oda. Salem muhtemelen üzerini değiştirmek için gitmişti.
İnce, siyah kazağımı açık renkli pantolonumun içine soktuktan sonra kalın tabanlı botlarımı giyindim ve saçlarımı kuruttum. Sabah sabah makyajla uğraşamayacağımdan uzun deri ceketimi de aldım, ardından kapı koluna uzandı elim; kapının ardında biri vardı. Hissedebiliyordum.
Yutkunarak kapı kolunu çevirdim ve kendime çektim.
Salem.
“Dur tahmin edeyim, kahvaltıya davet etmek için bu kadar erken saatte kapıma damladın çünkü bana âşık oldun. İlk görüşte,” dedim kaşlarımı kaldırarak. Kendime ait bambaşka bir persona oluşturmuş gibi hissediyordum onun yanındayken, bu ben değildim. “Kusura bakma ama ben ilk görüşte aşka inanmıyorum. Kimse Tanrı değil sonuçta—“
Salem ıslak kıyafetlerini başka siyah kıyafetlerle değiştirmişti. Kurutmaya yetecek vakti olsa, kurutup geldiğine yemin edebilirdim ama muhtemelen bütün dolabı aynı siyah tişört ve pantolondan onlarcasıyla doluydu.
“Laboratuvara gidiyoruz,” dedi kollarını göğsünde birleştirerek. Yeşilin kol gezdiği ela gözleri doğrudan benimkilere bakıyordu ve pek de rica ettikleri söylenemezdi, tam da sözlerine yansıttığı gibi emrediyordu.
“Yalnız Malta’da da siyah giyersen pişersin. Siyah, sıcağı çeker diye bir şey duymadın mı hiç?” Kapıyı çekip dışarı çıktım ve sahte bir gülümsemeyle onu asansörlere kadar takip ettim.
“Palavra,” diye yanıtladı beni, aynı sahte tebessümü gözlerini kısarak birkaç saniye yüzüne yerleştirdi ve boş asansör kabinini gösterdi. Herif taştan yapılmıştı. İşte bu. Bütün her şeyi açıklıyordu. Tüm o mimiksizliğini ve boş ama sert bakan gözlerini.
Gülünce kısılan gözlerinin kenarlarında gamzeler vardı. Tanıdık bir his tüm içimi kapladığında, bir refleks olarak yüzüne uzandı ellerim; Salem saniyesinde ellerimi yakaladı, ve boom, ellerinde deri eldivenler vardı.
“Ne yapıyorsun?” diyerek ittirdi ellerimi, ardından asansör kabinine girdi.
O neydi?
Az önceki?
Eğer benim oyuncağımsa, ona istediğimi yapabilmeliydim değil mi? Gözlerinin kenarlarındaki çukurlara dokunmak istemişsem ne olmuştu yani? Ufak bir kıvılcımın verdiği acıdan mı korkuyordu?
Tatlı. Onun gibi yırtıcılarla dolu bir kafesten sağ çıkmış bir kızın, Salem Pardis hakkında düşünebileceği maksimum şey buydu. Çünkü temastan hoşlanmıyordu, çok konuşmuyordu, sessiz; hızlı ve ölümcüldü.
Ayrıca seçici ve net, gözlemci ve rasyonel, cesur ve zekiydi.
Dilimi arka dişlerime sürttüm, keskinlerdi. Suratım ekşidi. Az önce hangi terimi kullanmıştım ben? Oyuncak mı? Hayır Marin, hayır. Oyunlara yer yoktu.
Savaş başlayacaktı.
Seslice soluyarak kabine girdim ve kollarımı göğsümde bağlayarak kapıların kapanmasını bekledim. Salem, dokunmatik ekrandaki biyonik şifreyi daha önce görmediğim bir komnbinasyonla çözdüğünde asansör önce aşağı indi, ardından bir süre yatay ilerledi. Muhtemelen yeraltındaki laboratuvarlara gidiyorduk ve ben bundan hiç hoşlanmamıştım çünkü gerçek anlamda laboratuvarlardan nefret ediyordum. Derim kabarıyordu, agresifleşiyordum, doğru düzgün düşünemiyordum. Niko bunu bildiğinden, beni Rusya’daki laboratuvarlara sokmamıştı bir daha. Açık havada yapmıştık ne yapıyorsak.
Niko, Peder değildi. Peder olsa, bu korkumu aşmam ve tepkisizleşmem için oyunlar oynardı.
Ama Peder yoktu.
Çünkü karşımdaki mahlukat almıştı onu.
Yumruklarımı ve dişlerimi sıktım. Kendime hâkim olmalıydım çünkü Salem neler döndüğünü tek bir yanlış hareketimle çakabilir ve boğazımdan yakaladığı gibi boynumu kırardı; çünkü bunu yapmazsa, benim onun tüm kemiklerini kırabileceğimi biliyordu.
En azından 507’nin. Five-o-seven. O gözünü bile kırpmazdı.
Kabin kapıları açıldığında karanlık ve geniş koridorlar buzlu camlarla kaplıydı, aydınlatma beyaz floresanlarla sağlanıyordu. Tabii. Elbette. Beyaz floresanlar. Derin bir nefes alarak kabinden dışarı çıktım, Salem “Buradan,” diyerek beni dört koridordan üçüncüsüne soktu.
Bir süre ilerledikten sonra bana bir bakış attarak önüne döndüğünde gözlerim kısılmış, uzun bir süre ona baktım. “Ne var?”
“Laboratuvarları sevmediğini söyledin. Gergin görünüyorsun. Neden?”
“Gergin değilim,” dedim iddiasını reddederek. Gergin görünmüyordum, ben ifadesini öfkesinin son damlasına kadar koruyabilen biriydim. Salem’in ortaya attığı bir yemden fazlası değildi. “Laboratuvarlar bana psişikleri hatırlatıyor, deneyleri ve… Rusya’daki ilaç deneyleri de pek kolay geçmiyordu.” Bu ona yeterdi, tatmin edici bir cevaptı.
Salem otomatik kapının kenarındaki dokunmatik ekrana başka bir kombinasyon kullandığında kapı açıldı. Bu kapıların atomik kodlarını bilmiyordum, normal ajanların bildiklerini de zannetmiyordum. Salem nasıl bunlara sahipti? Yönetimle ilişkisi ne düzeydeydi?
“Caleb,” dedi Salem, ilerlerken. Başımı kaldırdığımda ilk gördüğüm geniş laboratuvar, ekranlar ve soğutucu dolaplar; ikinci gördüğüm ise bize doğru yürüyen Caleb’dı. Yanında da bir kadın vardı, üst katta gördüğümüz; beyaz önlüklü kadın. Muhtemelen bir bilim insanıydı.
“S,” dedi Caleb, Salem’a başıyla selam verirken. Ardından bana baktı ve ismimi söyledi. “Marin.”
Dudaklarımı birbirine bastırarak selamını karşılarcasına başımı eğdim. Caleb dönüp yanındaki kadını “Mary ile tanış, Marin,” diyerek tanıttı. “Colorado’nun değerli bilim insanlarından biridir. Ayrıca biyokimya ve moleküler biyoloji dersleri verir.”
“Memnun oldum.” Elimi uzatıp kadının çoktan uzattığı elini sıkarak hafifçe tebessüm ettim.
“Ben de,” diye yanıtladı beni. Ardından ilerideki tekerlekli koltukları işaret etti. Ortada da bir masa vardı, kare bir masa. “Şöyle geçin oturun lütfen. Caleb beni durumdan haberdar etti.”
Kaşlarımı kaldırarak Salem’a baktım. Öyleyse, bu durumda, önce Salem; Caleb’ı durumdan haberdar etmiş oluyordu. Harika. Salem ona olan bakışlarıma cevap vermedi, yalnızca sandalyelere ilerledi. Gözlerimi bir saniye olsun üzerinden ayırmadan, karşısında oturdum kare masada.
“Eldivenlerini çıkarabilirsin,” dedi Mary, Salem’a. Salem eldivenlerini çıkardı.
“Daha önce duymuş muydunuz bilmiyorum ama karşılaşılması çok nadir, yine de imkânsız olmayan bir durumun içindesiniz,” dedi Caleb. Kollarını göğsünde birleştirmiş ve masanın yanındaki kolona omzunu yaslamış, Mary’i izliyordu. İçimden bir ses Mary’nin kan testi gibi şeyler yapmayacağını söylediği için rahattım.
Bu durumda, Mary kan almak isterse bayılabilirdim. Ha ha. Çok komiksin Marin. Sarhoş olup kafayı yatağa devirmeden önce aklını kullansaydın da kurtulsaydın… Niko bu durumda sakin kalmamı ve doğaçlama davranmamı söylerdi. Peder ise plan yapmadığım için kızardı.
“Bir deyiş var, I Origin filminde. My atoms have always loved your atoms. (Benim atomlarım her zaman senin atomlarını sevdi.) Büyük patlamada açığa çıkan enerjinin kalıntılarını taşır her insan bedeninde, çünkü hepimiz hareketli atomlardan ibaretiz en nihayetinde. Ama bazen, bazı insanlar, bir tanıdıklık hissiyle sarmalanır karşısındaki ilk defa görmüş olsa bile,” diye açıkladı Mary. Bir sandalye çekip yanımıza oturmuştu, masanın üzerine değişik bir mikroskop koymuştu.
“Eğer atomlarınız gerçekten yüzbinlerce yıl önce etkileşime geçmişse, şimdi de herhangi bir temasınıza tepki veriyor anlamına gelir bu. Sizin durumunuzda ortaya bir anomali çıkıyor. Bunu solucan delikleri ile açıklayabiliriz, solucan delikleri uzay ve zamanı büker ve kara deliklerden sonra benim en sevdiğim anomalilerdir. Sizin etkileşim hâlinde olmanız da, iki zıt ama tanıdık kutbun bir araya gelmesi gibi. Yalnızca daha özel. Asilkan mirasçısı oluşunuz tepkimeyi vahşileştiriyor.”
Mary bir elini bana, diğer elini Salem’e uzattığında göz göze geldik. İkimizin de ifadesi taştan, ikimiz de kaşlarımızı çatmıştık. Mary’e elimi uzattım, Salem de öyle yaptı. Mary işaret parmaklarımızı mikroskobun altında birbirine yaklaştırırken hassas gözlüklerini takmış, delikten bakıyordu. Mercekle oynadı bir süre, ardından yavaş hareketlerle parmak uçlarımızı yakınlaştırmaya devam etti.
Caleb’ın telefonu çalmıştı o saniyeler içerisinde, ses çıkarmadan laboratuvarın çıkışına ilerlemiş ve çıkmıştı.
“Biraz acıtabilir,” dedi Mary. Parmak uçlarımız birbirine değdiğinde, acıyı hissettiğim an alt dudağımı kanatırcasına ısırdım. Salem’in nabzının hızlandığını hissedebiliyordum ama onun ifadesinde de bir oynama yoktu. Tekrar gözlerimiz buluştuğunda, normal iki insanın şu an çığlıklar içinde ağlıyor olabileceğini biliyorduk ikimiz de; çünkü bu acı normal değildi. Acile bile kaldırılabilirlerdi. Ama bizim böyle bir acıya maruz kalma lüksümüzün olmasının başlıca sebebi de zaten, normal olmamamız değil miydi?
Mary “Arada kalan hava gerginleşiyor ve kelimenin tam anlamıyla elektrikle çarpıyorsunuz birbirinizi, canınızın acımasının sebebi bu. Yangın çıkartabilirsiniz,” dedi ve mikroskobun altından parmaklarımızı çekti. “Evet, tam anlamıyla… Durum bu.”
Elimi kendime alabildiğim için mutlu, Mary’nin söylediklerinden ise rahatsızdım.
“Yani yan yana gelmememiz gerekir,” dedim sorar gibi, canıma minnet bir şekilde. Bunu kendime hatırlatmam gerekeceğini zaten ileride, çok içten bir şekilde biliyordum; ama bir uyarı yemek farklı hissettiriyordu.
“Pek de sayılmaz,” dedi Mary ve ayağa kalktı. Cebindeki cihaz titreşip duruyordu. “Eğer bir süre acıya dayanabilirseniz hafifler ve sonunda yok olur, arada yalnızca çekim kalır. İki zıt kutup gibi, tam olarak böyle işler.” Cihaz bir telefona benziyordu, muhtemelen yeraltında kullanılan bir şeydi. “Benim gitmem gerekiyor, yan taraftaki Unit’ten çağrılıyorum. Caleb birazdan burada olur, aranızdaki anomalinin bir sorun olmadığını ben ona daha sonra açıklarım ama siz göreviniz için akademiyi terk etmeden bir de onunla konuşun.”
“Mary,” diyerek araya girdi Salem. Mary’nin bakışları anında Salem’e dönerken, birden fazla kez göz kırpıştırıp yutkunması beni rahatsız etmişti. “Durumu daha detaylı açıklayan bir raporu akşama kadar bana gönder, çok vaktini almaz değil mi?”
“Almaz, atarım, tabii,” dedi Mary ve eldivenlerini çöpe attıktan sonra laboratuvarı terk etti.
“Çok umrunda sanki onun vaktini alıp almaması.” Homurdanmıştım. Neden bilmiyordum.
“Değil,” dedi Salem, tespitimi doğrulayarak.
“Kibar da değilsin hiç bu arada.”
“Olmaya çalışmadım.”
“Flört ediyordun kadınla bu arada.”
Sessizlik. Gözlerim kısıldı. “Cevap vermeyecek misin?”
“Fark ettim ki soru sormuyorsun, kendince tespitlerde bulunuyorsun. Yorum yapmam çok da gerekli değil.”
Kaşlarım havalandı. Ardındann bakışlarımı laboratuvara çevirdim ve birkaç derin nefes aldım. Resmen insanı deli etmek için eğitim görmüş gibiydi bunca yıl.
Saniyelerin ardından Salem’a baktığımda, kaşlarını çatmış bir şekilde masanın üzerinde birleştirdiğim ellerimi izliyordu. Bakışlarını kaldırdığında göz göze geldik, ifadesinde bir değişim olmadı. Tebessüm ettim, oldukça sahte ve sinir bozucu bir şekilde, ona etki etmeyeceğini bilsem de. “Ne düşünüyorsun?”
“Saçmalık,” dedi, ama ayağa kalkarken deri eldivenlerini eline geçirmeyi ihmal etmemişti.
“Malta sıcağında da mı eldiven takacaksın?”
“Gerekirse.”
“Bana dokunman gerekirse yani,” dedim kollarımı göğsümde birleştirerek geriye yaslanarak. Bir bacağımı, diğerinin üzerine attım.
Sözlerim onda yaprak kımıldatmıyordu. “Sarhoş olup oraya buraya bayılırsan, kafan kırılmasın diye seni tutmak zorunda kalırsam mesela diyorsun sen?”
Gözlerimi kaçırdım, keyfim de kaçmıştı. “Fazla kan kaybettiğim içindi o, kolay kolay sarhoş olan biri değilim. Kan kaybı demek, alkolün kanıma çok daha hızlı karışması demek. Anlıyorsun değil mi?”
“Bir dahakine yaralandığında yarana baktırmak yerine votka şişelerini kafana dikmemen gerektiğini öğrenmişsindir öyleyse.”
Ayağa kalkıp karşısına geçtim. “Belki bir dahakine görev arkadaşlarım rahatlamak için çıktığımız mekanda üzerime atlamaz, boynuma bıçak dayamaz ve bacaklarımı kitlemezse. Ama bilemiyorum. Sen daha iyi bilirsin. Senin sevgilin sonuçta.”
“Naz’ın hareketleri beni bağlamaz ama ona zarar verirsen karşında beni bulursun,” dedi Salem, yüzünde yaprak oynamazken. Biliyorum mankafa, daha kaç kişi hatırlatacak bunu bana?
“Kimin yaptığı umrumda değil Salem.” Anlaması için tane tane, kelimelerin üzerine bastıra bastıra konuşurken başım dikti ve yüzlerimiz karşı karşıya gelmişti. Bundan sonra… “Canımı yakanın canı yanar. Naz bir daha bana gelirse ben yine karşılık vereceğim, karşımda seni bulacak olsam bile. Ama sen de şunu bil… Karşıma dikilirsen, seni Naz’ın kırık çıkığının bedeli değil kendi başına ayrı bir tehdit olarak görürüm.”
Bundan sonra, kilit kelimelerim Salem. Çünkü öncekiler geçmiş adı verilen karanlık bir dönemimin sararmış yaprak sayfalarında kaldı, karıştırsam defter dökülür ve hatırlamak çoğu zaman bir cezadır derler.
Caleb laboratuvara girdiğinde son sözümün ardından bir dakikaya yakın bir zaman geçmişti ve Salem’in tek cevabı öylece gözlerimin içine bakmak olmuştu. Korktuğumu mu düşünüyordu? Ya da sözlerime inanmıyor muydu? Onun ne düşündüğünü bilmeyi bırak, tahmin etmek bile zordu.
꩜
Malta’da giymeye uygun hiçbir şeyim yoktu.
Bu yüzden üzerimde siyah bir kot, kollarını sıyırdığım ve üst düğmeleri açık siyah bir gömlek ve Converse’lerim vardı. Yanımda yalnızca sırt çantamı götürüyordum, bir de güneş gözlüğümü.
Ve yaklaşık on dakikadır Naz’ın otoparktaki arabaya gelmesini bekliyordum. Alter ile.
Ve Salem’in. Evet. Çünkü Naz’la geleceğini ve bizimle otoparkta buluşacağını söyleyen o’ydu. “Naz bana Salem hakkında dedikodular döndüğünden bahsetti,” dedim dudaklarımı ıslatarak, omzumu büyük Jeep’in kapısına yaslarken. Kollarımı göğsümde bağladım.
“Üzerine atlamadan hemen önce?” Alter’in üzerinde kısa kollu beyaz bir gömlek ve kot şort vardı, spor ayakkabılarını giyinmişti. Metal küpe ve kolye takıyordu, ayrıca yüzük de. Arabanın kaputunda sigara sarıyordu kendine.
Gözlerimi devirdim. “Evet. Her neyse.”
Alter o an bana alttan alttan manidar bir bakış attığında, “Boş versene,” diye homurdandım otoparkta yürümeye başlamadan hemen önce.
“Dadı,” dedi Alter.
Adımlarımı durdurması için tek bir kelime yetmişti. Arkamı dönüp ona bakmadan kaşlarımı çattım. “Ne demek dadı?”
“Çocukken başımıza dadılar veriyorlardı, hatırlıyor musun?” diye sorduğunda yutkundum, çünkü benim başımda dadılar değil acı çektiğimi görmek isteyen bilim insanları ve beni yere sermek isteyen kediler vardı hep. Büyük olanlar.
Asilkanlar akademiye verildiklerinde, asıl eğitimlerinden önce aldıkları başka bir eğitim süreci oluyordu ve bu süreç normal öğrencilerin anasınıfı, ilkokul, ortaokul ve lise hayatını kapsıyordu. Yani 12’lerine geldiklerinde normal dünyaya göre çoktan doktora sınavlarına girebilecek kapasitede oluyorlardı. Küçük grupları, grupların başına verilen dadılar kontrol ediyordu. Benim başımda bir dadı değil, onlarca cani— pardon, bilim insanı olduğundan, bu şerefe nail olamamıştım maalesef ki.
Başımı sallayarak Alter’e döndüğümde, sigaranın kağıdının üzerinde dilini gezdirdi ve sardı. Çakmağını çıkartıp dudaklarının arasına bıraktığı sigarasını yaktığında, bu sefer kalçasını kaputa yaslamış içine çekiyordu dumanı.
“S, dadısını delirtip en sonunda intihar etmesine sebep olmuş diyorlar.” Kaşlarım kalktı. “Dinle bak, ilk akademisi İran. Aslında verildiği yer orası yani, İranlı sanırım. Ardından onu İsviçre’ye şutluyorlar. Oradan Fransa’ya…” diye devam etti Alter gözleri kısılırken. “Fransa’dan Colorado’ya geçmesinin sebebi dadı olayı ama diğer merkezlerden neden ayrıldı bilen yok, sadece deli saçması dedikodular var. Ailesini bulup intikam için öldürdüğünü ve olayın üstünü liderlerden birinin kapadığını söyleyen mi dersin, göreve gönderildiği herifleri kıyma yapıp düşmanlarının tabaklarına servis ettiğini söyleyen mi dersin… İş ahlakı asla yok zaten. Ama bildiğim kadarıyla dadı olayı gerçek. Zaten bunu duymayan, bilmeyen yok.” Durdu. Duvara gözlerini kısarak baktı bir an. “Gerçi kıyma olayı da doğruydu sanırım ya.”
“Nasıl bu kadar çok yer değiştirmiş olabilir?” Sebepleri neydi? Gerçek sebepler?
“Olay bu kadar çok yer değiştirmiş olması değil, olay tüm bu transferlerin o daha küçücük bir çocukken gerçekleşmiş olması. İnsan merak ediyor…” Alter, otoparkın alçak duvarının üzerine döktü sigarasının külünü. Ardından sırtını dokuzuncu katın trabzanına yasladı ve bana döndü. “Kendi her ne kadar dilini yutmuş olsa da akademi içinde çok fazla tartışmaya yol açtığı için çoğunlukla burada kalmıyor. Sık sık gelmiyor da zaten diye biliyorum, etraftakiler gözlerini patlatarak bakıyorlarsa bundan. Burada olmasını beklemediklerinden.”
Kimdi bu adam? Neyin nesiydi tam olarak? Niko direkt onu bana hedef gösterdiğinde şaşırmamıştım ama onun hakkında öğrendiğim her şey beni daha da fazlasını öğrenme isteğiyle harlıyordu resmen. Gittiği görevlerin kayıtları yoktu -Rus akademisi ve Artem dosyaları dâhil-, evi dışarıdaydı, en erken mezunlardan biriydi ve çocukken işlediği katliamların dedikoduları yalan olamayacak kadar sarmıştı dört bir yanı.
“Kafası kırık herifin,” dedi Alter, ne zaman bitirdiğini anlamadığım sigarasını duvarın kenarına bastırarak söndürdü. Ardından etrafa baktı. “Sence bir tane daha sarsam şunlar gelene kadar biter mi? Yazık olmasın mala…”
Gözlerim kısıldı. “Bana da sararsan dallarımız bitmeden kalkmadığımıza emin olurum?”
Alter öyle mi dercesine kaşlarını kaldırdığında asıl amacım onu daha da rahatlatmaktı. Arabanın içindeki ceketinin cebinden malzemelerini alıp kapıya yasladığında bir dizini kendine çekmiş, üzerine iki kağıt bırakmıştı.
Dışarıda hava bozuyordu. Gök gürültüsünün sesi otoparkta yankı bulurken Alter bulutlara ters bir bakış attı ve “Siktiğimin bulutlarından uzakta olacak olmanın düşüncesi bile nasıl iyi geliyor bilemezsin,” diye homurdandı. “İnsanın moralinin içine ediyorlar.”
Ona dudaklarımı büzerek baktım. Samimi bir tepkiydi, bu yüzden görmediğine sevinmiştim. Çünkü ben yağmuru severdim. Çok geç keşfetmiştim altında ıslandığında hissedebildiklerini, hissettirebildiklerini; belki de bu yüzden, geç kaldığım her şeyi severdim.
Otopark asansörünün kapılarının açılırken çıkardığı tanıdık ses kulaklarıma dolduğunda Alter bana sardığı sigarayı uzatmış, ucunu ateşliyordu. İçime bir nefes çekerken dönüp gelenlere baktığımda Naz’la Salem’i gördüm. Naz’ın üzerinde gri bir eşofman, beyaz spor ayakkabıları ve ince bir sweat vardı. Mavi bir sırt çantası taşıyordu tek omzunda. Salem ise ince kısa kollu siyah bir tişört ve pantolon giyiniyordu, elinde ise küçük siyah bir çanta vardı.
Alter’in sigarası mentollü değildi ve oldukça ağırdı. Hoşuma gitmemişti.
“Konuşabilir miyiz?” sorusu Naz’dan geldi, Salem çantasını bagaja bırakırken Naz da omzundaki çantayı çıkartıp ona uzatmıştı. Naz’a bakmadan önce Salem’la göz göze geldim, bakışları boştu. Beni yakın arkadaşının yanında istemediğini sanıyordum. Ama yakın arkadaşı istediğinde yanıma gelebilecek miydi böyle?
Naz’a başımı salladım ve onu arka taraftaki boş park yerlerine doğru takip ettim. Neden bilmiyordum ama aklımda sabah Salem’e “Senin sevgilin sonuçta,” deyişim ve onun reddetmediği an yankılanıyordu. Bu karşımdaki karafatma, onun topraklarını fethetmiş olabilir miydi gerçekten?
Onun nesi özeldi?
Bu kızı avucumun içine alacaktım. O kadar.
Naz yeterince uzaklaştığımızı düşünmüş olmalı ki bana döndü ve kollarını göğsünde birleştirdi. “Dün gece olanlar bir daha tekrarlanmayacak. Bundan emin olabilirsin.”
Bir özür bile yok mu? Hadi ama… “Beni, yanında tetikte kalmam gerektiğine ikna ettiğin bir gece oldu Naz. Elbette dün gece olanlar bir daha tekrarlanmayacak, eminim buna.”
Dudaklarını birbirine bastırdı. Güven dolu tavrım hoşuna mı gitmişti yoksa sinirlerini mi bozuyordu çözemiyordum. “Konudan bağımsız, herkesin yanında tetikte olmalısın zaten Marin. Ama rahatlamak için dışarı çıktığımız bir gece sana tuvalette o şekilde saldırmam doğru değildi—“
“Önemli değil Naz,” diyerek kestirip attım, özür dilemeye bile cesaretin yok, imâsıyla. Ardından bir adım geri döndüm ve başımla aracı işaret ettim. “Gidelim mi artık? Uçağı kaçıracağız yoksa.”
Naz birkaç saniye bana baktı, ardından başını salladı ve önümden geçip arabaya yürüdü. Mesaj alınmıştı. Naz, savunma mekanizması kolay kolay aşılabilecek biri değildi. Mental sağlığı yerinde olsa, bar tuvaletinde üzerime atlamazdı; şüphelenirdi yine ama dün geceki hareketinin bir hata olduğunu kendi bile kabul ediyor, buna rağmen asla bir yabancıya geçit vermiyordu.
Onunla samimi olmam mı gerekiyordu?
Boka battığım bir konu varsa o da insan ilişkileriydi.
Çünkü ya takıntı edinirdim, ya da siksen umrumda olmazdı hiçkimse.
Naz’ın peşinden arabaya geçeceğim sırada şoför koltuğunda Salem’in olduğunu fark ettim. Naz öne oturup kapüşonunu başına geçirmiş, başını kapattığı kapının köşesine yaslamış ve gözlerini kapatmış, kollarını göğsünde birleştirmişti. Alter dışarıda sigarasını bitiriyordu.
Elimdeki bitmiş sigarayı ayağımla ezip çöp kutusunun dibine ittirdim. Ardından ön koltuğa geçip kapıyı kapattım ve derin bir nefes alarak kendimi başıma geleceklere hazırlamaya çalıştım.
Arkama yaslamıştım başımı. Birkaç saniye rahatladım, zihnimi boşalttım tamamen. Ama dürtülerim alarm veriyordu çünkü biri beni izliyordu.
Göz kapaklarım aralandı ve dikiz aynasında Salem’in yeşil gölgeli ela gözlerini gördüm. Ona göz kırpıp flörtöz bir gülüş attığımda bile ne mimik oynadı yüzünde, ne de kaçırdı gözlerini. En azından Alter kapıyı açıp kendini yanıma atana kadar.
꩜
Planlardan nefret ediyordum.
Niko da beni, kontrollü bir şekilde yurtdışında gezdirirken meydana getirdiğim olaylara olan müdahâlemi planlayarak kısıtlamıştı ve ne zaman biri yüzüme bakıp emir verse tansiyonum yükseliyordu çünkü tüm hayatım böyle geçmişti. Tek fark, eskiden emirler verilirken benimle konuşulmuyordu; şimdi ise muhattap bendim.
Üzerimde havalimanından aldığım mini keten şort ve askılı crop vardı, ayağımda ise aksi bir duruma karşı beyaz spor ayakkabılar. İki katlı şehir merkezinden uzak bir villanın arka bahçeye bakan odasına eşyalarımı fırlattığım gibi camları açmıştım. Nefes alınmıyordu. Cehennem dünyadaysa kesinlikle sıcak ülkeler içeri geçit sağlıyordu.
Yüzümü soğuk suyla yıkarken tüm uçuş boyunca uyuduğuma lanet ettim. Akademiden çıktıktan sonra iki saatte havalimanına varmış ve uçağa binmiştik, Naz ve Salem sessizliğini korurken Alter benimle boş yapıp durmuştu. Bu çocuğun kafasında bir tahta eksikti ama başıma bela açmasa yeterdi, çünkü ateşle barut her ne kadar yan yana durmamalıysa; ateşle ateş de yan yana durmamalıydı. Yangını harlardı.
Ateşle ateş sanki Alter’le sen değilsin Marin. Salem’i öldürürsem her şey biterdi ve Rusya’ya geri dönerdim. Niko’nun yanına, eve. Hemen şu an aşağı inip onu öldürebilirdim. Alter’le Naz’ın gözünün önünde yaparsam, onları da öldürürdüm. Yeter ki Malta’dan kurtulayım, nüfusun yarısını öldürürdüm ben. Çok sıcaktı burası.
Belki de gerçek ceza buydu. Bir Rus’u sıcak bir ülkeye göndermek. Hem de yazın ortasında. Evet evet. Gittikçe daha da ikna oluyordum.
Kapım tıklatıldı.
Yüzümü kenardaki havluyla kurulayıp içeri geçtim ve kapıyı açtım. Hayretler içerisindeydim çünkü Salem’in üzerinde ten rengi bir şort ve beyaz keten gömlek vardı, üstelik güneş gözlüğü de takmıştı. “Bugün cenaze yok mu yani?” diye sordum kollarımı göğsümde bağlayarak.
“Çıkıyoruz,” dedi Salem basitçe.
Kaşlarım havalandı. “Sevgili Naz’cığının deyimiyle, ilan-ı aşk diye yorumladım bunu.”
Salem güneş gözlüğünü çıkartarak hissiz elalarını gözlerime diktiğinde, ne kadar yanlış birine insani duygular kazandırmaya çalıştığımın farkına varmıştım ama. Üstelik kendimin bile sahip olmadığı…
Bu böyle olmayacaktı. Benim Niko’yla konuşmam gerekiyordu. Bir süre karşı karşıya gelmeyeceğimizi söylemiş olsa da, bana direktif verecekti değil mi? Vermeyecek miydi? Kafam çok karışmıştı. Üstelik her an belimdeki silahı çıkartıp güneşe ateş etmek istiyor olmam da işleri hiç kolaylaştırmıyordu.
“Şehir kütüphanesine gidiyoruz Marin, uçakta konuşmadık mı?” diye sordu Salem, gözlerini kısarak. Hayır canım, ben o sırada rüyâlar âleminde mezarlık bekçisiyle bilmemkaçıncı çiçek tarlasını kurutuyordum. “Vali gelecek.”
“Her söylediğimi ciddiye alırsan kalbini kırarlar,” diye çevirdim lafımı, gözlerim kısık bir şekilde sahtece gülümserken.
“Bende olduğunu sanmıyorum o şeyden.”
“Asıl ilgi alanının diller olduğunu biliyorum ama vücuduna kan pompalaması için de olsa bir kalbe sahip olduğunu bilecek kadar biyoloji almış olmalısın.”
“Evet, bak ondan var işte,” dedi Salem, ben yine havalimanından aldığım bez çantamı ve güneş gözlüğümü kapıp odadan çıkarken. “Ve yalnızca beni hayatta tutmak için gerekeni yapıyor, fazlasını değil.”
“Hani sevdiğin kadını böyle bir hayatın içine sürüklemezdin?”
“Sürüklemem,” dedi seslice nefes verirken. Merdivenlerden bir çırpıda inmiştik.
“Ama yine de aşktan bahsettin… Eee? Aseksüel misin sen? Boş muydu lafının altı?” Merdivenlerin sonunda durduğumda, Salem iki adım ötemde, bana dönmüş ve tek kaşını kaldırmış sorgular bir biçimde bakıyordu. Ellerimi belime koydum. Ağzım açık kaldı. “Sen homoseksüelsin?” Ve ben boşuna kürek çekiyorum?
“Beynini gelirken Colorado’da bırakmış olmandan korkuyorum,” dedi nefesini üfleyerek kapıya yönelirken. Güneş gözlüklerini yüzüne geçirdi ve kapıyı açıp çıktı.
Peşinden yürüdüm. Lanet sıcağa. Dışarıda bir araç vardı yalnızca ve biz buraya iki araç gelmiştik. Bu demek oluyordu ki Naz ya da Alter, veyahut da ikisi birlikte, buradan ayrılmışlardı. Ne için? Uyumasaydın da dinleseydin!
“Bıdıbıdıbıdıbıdı!” diye söylendim önünden geçip arabaya binerken. Neden bilmiyordum, nereye gideceğimizi de bilmiyordum, buraya da daha önce hiç gelmemiştim ama Salem kapıları açtığı gibi sürücü koltuğuna geçmiştim.
Pencereyi sonuna kadar indirip kollarımı kapıya yasladım ve samimiyetsizce gülümsedim elimi uzatarak. “Alayım canım anahtarı. Ben sürüyorum malum, iş ortağım gıcığın teki.”
“Gıcığın teki olmamla senin sürmenin ne alakası var?” Elleri belinde, kapının önünde dikildi. Gözlükleri olsa da yüzünde, kaşlarını çattığını görebiliyordum.
“İlla bir alakası mı olması lazım?” Elimi daha da uzattım. Hatta ve hatta, keten gömleğine değmişti parmakuçlarım. Avucumu iki kere kapayıp açtım. “Anahtar.”
“Kaybolursak arabayı dört tekerli tekne yapar seni de Malta denizine atarım biliyorsun değil mi Marin?”
Suratımı buruşturdum. Arabayla birlikte beni de denize atmaktan mı bahsediyordu o? Kesin yapardı. “Sen bana parmağını bile süremezsin. Hem mecaz hem gerçek anlamda söylüyorum bak bunu. Mecaz ne demek biliyorsun değil mi bari? ”
“Uçaktaki sessizliğini özlüyorum cidden,” diye homurdanarak anahtarı avucuma bıraktı, ardından önden dolanıp yanıma bindi. Uçakta uyuyor olduğumu ama güneş gözlüklerimden anlamadıklarını söyleseydim aptallığına sinirleri mi bozulurdu yoksa şaşırıp güler miydi?
Salem Pardis’i güldürebilecek bir senaryo olduğunu düşünmüyordum, nasılsa ki.
“Özlem duygusunu hissedebiliyorsun yani. Güzel. Hedefe doğru ilerliyoruz…”
Emniyet kemerini bağladıktan sonra navigasyona adresi giriyordu ki motoru çalıştırdım ve gazladım. Yan bir bakış attı bana. “Emniyet kemerini bağla.”
“Zaman kaybı.”
“Çocuk musun Marin?” diye sordu dikkatini navigasyondan çekerek. “Cidden çocuk musun?”
Ona ters bir bakış attım.
Dünyanın gözünde, bilseler, akademinin yetiştirdiği ajanlar, çocukluğunu yaşayamamış küçük yetişkinler olurdu; bu denklemde bile yeri olmayan ben, normal çocukların o yılları nasıl geçer bunu bile bilmiyordum. Bu yüzden bana ”Çocuk musun?” diye sorması ağırıma gitmişti.
Çocuk olsaydım keşke. Akademinin elinde büyümemiş bir çocuk… Herhangi biri.
Boğazımı temizleyerek önüme döndüm. Kafamı nasıl dağıtabilirdim? Senin sevgilin sonuçta. Aklıma yine, Salem’in reddetmediği lafım gelmişti. Ama sevdiği kadını bu hayata sürüklemeyeceğini söylüyordu. O zaman Naz, gerçekten arkadaşıydı. Kaşlarım tespitimle beraber çatıldığında kahkaha attım.
Salem navigasyonu ayarladığında, rota oluşturulmuştu ve mekanik ses tarif ediyordu yolu. “Niye gülüyorsun?”
“Sen âşık olmuşsun.”
“Gerçekten sıkmaya başladı muhabbetin,” diye söylendi geriye yaslanırken dirseğini kapıya yaslayarak.
“Ondan değil,” dedim gülerken. “Sen normal birine âşık olmuşsun. Ondan diyorsun onu bu hayata sürüklemem diye. Aşk acısı mı çekiyorsun bakayım sen?”
“Nasıl bir cevap seni susturabilir?”
“O zaman inancın var,” dedim omuz silerek. “Normal birine âşık olacağına…—“ Yolun ortasında, güneş alnında, tozu dumana katarak frene bastığımda, beş karış açık ağzımla ona baktım. “Sen emekli olmayı düşünüyorsun!”
“Hayır, birazdan seni arabadan dışarı atmayı düşünüyorum,” dedi kapıyı açtığı gibi büyük bir güçle kaparken. Öyle ki koca araç, onun kapıyı yerinden sökercesine kapatışıyla sallanmıştı. İki elimde birden direksiyonu sıkıca tutuyor, dolanıp yanıma gelişini izliyordum. Kapıyı açtı ve kolumdan yakaladığı gibi beni zorla dışarı çıkardı. “Geç yana.”
“Bildim değil mi?” diye sordum. “Hafızanı sildirip bırakacaksın bu işleri. Ama daha çok gençsin… Bu yüzden mi senin aldığın işler dosyalanmıyor? Caleb biliyor değil mi? Bırakacağını?”
“Kes sesini,” diye tısladı iki elini birden sıcakta yanan arabanın camlarına yaslarken. Kollarını arasında kalmıştım ama gözümü bile kırpmadan bakıyordum suratına. Esiyordu ama sıcak esiyordu, leş gibiydi hava.
“Ne yapacaksın?” Güldüm. “Üniversiteye mi gideceksin? Gerçi 24 yaşındasın… Diplomanı alıp işe mi başlayacaksın? Masa başı iş? Salem Pardis, muhasebeci!” Koca bir kahkaha attım.
“MARİN!” Öyle bir gürledi ki suratıma doğru, bu sefer rüzgârın soğuk estiğini düşünmüştüm bir saniyeliğine. Ve öyle öfkelenmiştim ki, mümkün olsa buranın yazını kışa çevirirdim.
“Bağırma!” diye bağırdım ben de ona.
Gözlüklerini çıkardı, gözlerindeki öfkeyi ve ciddiyeti görmemi istiyordu. “İş ortağıyız biz! Saçma sapan sorular sorup benim ayarlarımla oynama! Küçük aklınla uydurduğun teorilerinin varsayımlardan ibaret olduğunu da sakın unutma!”
Bu mu zayıf noktan Salem? Naz ve saçma sapan sorularım mı? “Kime bahsetmeyeyim mesela tam olarak? İsim ver, kesin olsun. Listesini tutarım.” Gülümsedim. “Naz?” Gözlerim kısıldı. “Mary? Ondan hoşlandın bence, o senden hoşlanmış gibiydi.”
“Geç içeri,” dedi, bu istediğim cevap değildi. Sürücü kapısını açıp içeri geçmeden önce bir dakikayı aşkın bir süre boyunca gözlerini gözlerimden çekmedi. Gözlerinin içinde bir sonbahar ormanı vardı ve orman alevler içindeydi.
O zaman… Geriye tek bir ihtimal kalıyordu.
Salem, normal bir kıza âşıktı ve onu bu hayatın içine sürüklemektense; hafızasını kaybetmeyi göze alıyordu. Böylece akademiyle hiçbir bağı kalmayacak ve bu hayattan paçayı kurtaracaktı. Üstelik kızı da unutacaktı. Ama bu çok aptalcaydı çünkü çok gereksiz bir fedakârlıktı. Kendini uzak tutamıyor muydu yani?
O en iyilerden biriydi. Kendi döneminin en iyisiydi. Akademi onu kaybetmeyi göze alabilir miydi? Konsey izin verecek miydi? Bunca zaman katıldığı tüm üst düzey korumalı görevler gerçekten bunun için olabilir miydi? Bulmuş muydum cevabı?
Geçip ön koltuğa oturduğumda, o da sürücü koltuğuna geçmiş ve emniyet kemerini takıp motoru çalıştırmıştı. Bu sefer de gıcık olduğum için inadına emniyet kemerimi takmamıştım. “Kredini doldurdun mu ki? Yaşın yetmez… Ama katıldığın görevlerin kaydı yok. Nerelere gönderdilerse seni, belki de hallettiğin işlerin hatrına emekli olabileceksin… Bu son görevin mi?”
Bana cevap vermedi. Bana cevap vermediği için çıplak elimi, altındaki şortun diz kısmından içeri soktum ve avucumu tenine yasladım. Resmen iç bacağını kavramıştım.
Salem’in tepkisiz gözleri sonuna kadar öfkeyle açılırken yolun ortasında frene basmış, “Ne yapıyorsun!” diye bağırmıştı. Sağ elimi kullandığımdan ona dönüktü yüzüm ve gözlerimin acıdan kızardığına yemin edebilirdim. Çok daha fazlasına dayanırdım ama vücudumun verdiği bazı tepkiler refleksti ve kontrolüm dışıydı. Gözyaşı akıtamazdım.
“Beni duymazdan gelemezsin!”
“Çek şu elini!” Bir taciz edercesine avuçladığım bacağına, bir de yüzüme baktı. “Marin! Çek!”
“Çekmiyorum!”
“Çek dedim!”
“Ne oldu, kendin çeksene?” diye sordum alayla. “Ah, dokunman mı gerekiyor? Tüh. Eldivenlerin nerede ya senin? Nasıl? Acıyor mu çok!”
Salem bıkkınlıkla arkasına yaslandığında, seslice derin bir nefes alıp verdi ve ateşten gözlerini yüzüme çevirdi. Bana mısın demiyor, canım yansa da çekmiyordum işte elimi.
O an acı hafiflemeye başladı ve başka bir şey hissettim. Çok daha yoğun, kasıklarımı gıdıklayan, kalp atışlarımı hızlandıran bir his boğazımı kaşındırdı. Gözlerim artık yanmıyordu ama Salem’inkilere kilitliyken bakışlarım, tıpkı gücümü kullandığımdaki gibi yoğunlaşmaya başladığını hissedebiliyordum.
Gözleri kilitlenmiş olan yalnızca ben değildim.
“Eğer bir süre acıya dayanabilirseniz hafifler ve sonunda yok olur, arada yalnızca çekim kalır. İki zıt kutup gibi, tam olarak böyle işler.”
Mary’nin sözlerini hatırladım. İki zıt kutbun işlevini hatırladım. İdrak ettim. İdrak etmem biraz sürdü. Ama kasıklarımda hissettiğim tatlı hisle, sertleşen göğüs uçlarım ve derinleşen nefeslerimle; bu kadar geç idrak edişimi yargılıyordum.
Eğer temas yeterince uzun sürerse acı kayboluyor ve cinsel çekim başlıyordu öyle mi? O da hissediyor muydu bunu peki? Ne kadar güçlüydü etkisi?
Salem umursamadan bileğimi tuttuğu gibi elimi kucağıma ittirdiğinde hipnozdan uyanmıştım. Şaşkınlıkta gözlerimi kırpıştırarak önüme döndüğümde, belki de bu yaşıma dek tatmadığım bir duyguydu insanın ne söyleyebileceğini bilmemesi. Ama ben cesurdum, ve cesur olmadığım bir konu varsa bile; cesurmuş gibi davranır, önünde sonunda cesur olurdum.
“Eğer bir daha bana dokunursan bunun bedeli ağır olur,” dedi Salem, benim aksime o aynı şeyi hissetmemiş gibiydi. Toparlanması bu kadar kısa sürmezdi yoksa.
Bir şey söylemedim. Salem sürmeye devam etti.
“Valinin saldırıya uğrayacağını mı düşünüyorsun?” diye sordum bir müddet sonra, gergin ve sessiz havayı dağıtmak için. Şehrin kalabalık caddelerinden birindeydik ve etrafta çok fazla araba yoktu, insanlar burayı yürüyerek keşfetmeyi seçmişti.
“Uçakta uyumayıp dinleseydin ne düşündüğümü bilirdin.”
Gözlerimi kapatıp içimden bir küfür mırıldandım. Başından beri uyuduğumu biliyordu zaten, uçaktaki sessizliğimden bahsederken uyanık olduğumu söylememişti. Ben öyle düşündüğünü sanmış ve onu aptal yerine koymuştum.
Salem’i aptal yerine koymamayı öğrenmeliydim.
Şehir kütüphanesine giden yollar şaşırtıcı bir şekilde açıktı. Son zamanlarda yapılan saldırılar yüzünde Kanada başbakanı bile yanında bir koruma ordusu olmadan dolanmıyorken, popüler bir valinin öylece şehir kütüphanesine gitmesi açıkçası garip kaçıyordu.
“Argüman neydi?” diye sordum gözlerim etrafı tararken. Salem aracı bir sokağa park ettiğinde aynı anda atladık arabadan ve kütüphaneye doğru yürümeye başladık.
“Vali popüler. İnsan hakları savunucusu. Ama ataerkil bir yönetim şeklini savunuyor. Son zamanlarda, eskiden mecliste kadınlar hakkında saçma sapan şeyler söylediği kayıtlar gündemde; sosyal medyada linçleniyor.”
“Eee?” Dilimi ön dişlerime bastırdım. Bu bit beyinliyi duymuştum, taş devrinde yaşamıyorduk. Ve bayağı canımı sıkmıştı.
“Küçük canavarımız ise feminist. Son zamanlarda çok sakin… Kendine bir hedef seçecek olsaydı, burada olurdu.” Salem’in gözleri kütüphanenin girişine sabitliydi.. Görevliler ve meraklı halkın bir kesimi büyük ön bahçede toplanmış, valiyi içeri kabul ediyordu. Arkada ise eylemciler vardı. Pankartları havada, sessiz eylem yapıyorlardı.
Kollarımı göğsümde birleştirdim. “Bırak gebertsin.”
“Adamı korumak için değil, psişiği yakalamak için burdayız.”
“Psişik önce adamı gebertsin, sonra yakalarız kendisini. Kadınları aşağılayan politikacılardan her zaman nefret etmişimdir.”
Salem dönüp bana bakarken gözlüklerini çıkartmış, yüzümü inceliyordu. “Ne?” diye sordum omuz silkip önden hızlı adımlarla yürürken.
Casusların arasında casusçuluk yaparken izlenilmesi gereken tek yol, doğal olmaktı. Bu ortam, bana kendim olma şansını tanıyordu; Rusya’da bu davranışlarım kabul görmezdi. Havasından mıdır bilinmez, beni daha soğuk ve daha sessiz yapan bir yanı vardı oranın.
Ya da Salem Pardis denilen şahıs sebebiydi sürekli boş boş konuşmamın. Konuşmak istemem kötü bir şey miydi? Ağzımı açıp sabahlara kadar konuşmak istiyordum. Boş şeyler olsa bile. Mesela Malta’nın ne kadar sıcak olduğundan bahsedebilirdim. İki dakika suya atlasam ne kadar uygunsuz olurdu görevin ortasında mesela? Ya da dondurma satan bir yer var mıydı burada? Tabii ki vardı. Dışarısı gölgede bile en az 50 dereceydi.
“Bir soru sorabilir miyim?” Ellerim keten şortumun cebinde, güneş gözlüklerim gözümde; dimdik kütüphaneye yürürken bakışlarımı binadan çekmeden sordum.
“Her türlü sormayacak mısın zaten?”
“Doğru,” dedim histerik bir tebessümle. “Bir psişik nasıl yakalanır?” Bilmediğimden değil, ne düşündüğünü bilmek istediğimden soruyordum bu soruları. Nabzını ölçmek için.
“Sen söyle,” dedi Salem. “Onlarla iç içe büyüyen sensin.” Ama bazıların nabızları yoktu, değil mi?
“Uykularında.” Binanın önünde dikildik. Gölgedeydik, bu yüzden gözlüklerimi çıkartıp etrafı süzdüm. “Ama bir psişik, düşman uyanıkken uyumaz.” Ben uyudum.
“Başka yollar da olduğuna eminim.” Dönüp bana bir bakış attı, ardından merdivenlerden yukarı adımlamaya başladı.
“Nasıl yollar?” Peşinden birkaç adımı hızlı bir şekilde çıkıp ona yetiştim ve birlikte kütüphane kapısındaki güvenlikten geçtik.
“Birlikte göreceğiz.”
İçeriye girdiğimizde Salem’in işaretiyle iki farklı yöne dağıldığımızda iletişim kurmak için sağ kulağıma küçük böceklerden yerleştirdim ve dikkat çekmemek adına rafların arasında kitaplara bakmaya başladım. Vali, bir grup insanla sohbet ederken gazetecilere röportaj veriyor ve kütüphanenin tarihini anlatıyordu.
“Siktir,” diye bir ses yankılandı kulaklarımda. Alter nefes nefeseydi. Her nerdeyse. “Keskin nişancılar var. Buralı olmadıklarına yemin edebilirim.”
“Şüphen mi var?” diye sordu Naz. O da burada değildi.
“Yani adamlar bembeyaz—“
“Şaka mı bu?! Kimliklerini doğrula!”
“Ne kızıyorsun pardon da? Gayet iyi bir tespitti. Buralı olsalar en azından bir bronzlaşmış olurlardı.”
“Oraya geliyorum.”
“Bekle—“ Alter’in tarafında nefes ve dövüşme sesleri duyuldu. Yerde sürüyerek taşıdığı bir bedenin sesini duydum, ardından bir kapı gıcırdadı ve uzun menzilli bir silahı ateşe hazırladı. “Bir kız var. Sarı saçlarını siyah bir şalla sarmış, yüzünü gizleyerek seri bir şekilde kütüphaneye ilerliyor. Sol bacağından ayak bileğine uzanan mosmor damarlar var— hassiktir—“
“Ne oldu?” Araya giren, bu sefer Salem’di. Başımı kaldırdığımda kütüphanenin diğer ucundan göz göze geldik. Bakışları sert ama temkinliydi.
“Kaçıyor—“ Alter yer değiştiriyordu. Muhtemelen keskin nişancıları indirmiş, yüksek bir yerden etrafı gözetliyordu ve şimdi de hedef kör bir açıya girdiğinden yer değiştirmek için vakit kaybetmemişti. “Koştuğu sokakta yolunu bir araba kesti, Jeep Renegade. Seyyar meyve aracını üzerlerine fırlattı resmen gözümün önünde!”
Kısa bir sessizlik oldu. “Yani?” diye sordu Naz.
“Fiziksel güç kullanmadan!”
Elimdeki kitabı o an yerine koyuyordum ki, duyduğum cevapla birden elimden kaydı ve yere düştü. Fiziksel güç kullanmadan. Boğazımı temizledim, dışarıya hiçbir şey yansıtmadan kitabı alıp rafına yerleştirdim o an. Fiziksel güç kullanmadan. Nasıldı yani? Taklitçimin herhangi bir gücü yoktu. Olamazdı. Niko bu oyunu iyi oynuyor olmalıydı.
“Kızın psişik olduğunu söylemiştik,” dedi Naz bu sefer.
“Evet ama gözle görmek farklı.” Alter yine hareket ediyordu. “Kız takip ediliyor. Kim bunlar?”
“Çıkıyoruz,” dedi Salem, bana hitaben konuştuğundan emindim bu yüzden direkt çıkışa yöneldim.
Kapıdan çıkıp merdivenlerden son hızla inerken Salem cebinden çıkardığı ince, avucu kadar tabletle muhtemelen taklitçinin lokasyonunu belirliyordu. “Valiyi korumayacak mıyız?”
“Bilmediğimiz bir şeyler var. Valiyi polis korusun.” İz sürülemez telefonunu çıkartıp hızlıca üç haneli bir numarayı tuşladığında, caddeden karşıya geçerken polise hayali bir terörist ve şüpheli siyah çantasının ihbarını yapıyordu.
“Atla!”
“Yakın takip mi yapacağız?” Bilmediğini düşündüğü ne vardı? Neyden şüpheleniyordu?
“Korkak mısındır?”
Durdum. Salem de kapıyı açmadan önce durmuş, arabanın tavanına elini yaslamış, bana bakıyordu. “Ne?”
“Bin. Marin.”
Keşke Niko’ya ulaşmanın bir yolu olsaydı. Bir şeylerin yolunda olmadığının ben dahi farkındaydım. Bundan sonrasına dair pek bir fikrim yoktu ama Malta’daki vali planını biliyordum ve bu şekilde ilerlememesi gerekiyordu. Üstelik Alter’in gördükleri— kızın takip ediliyor olması, birilerinden kaçıyor olması? Birileri ortalığı fena karıştırmıştı.
Birileri bedelini ödeyecekti.
Salem aracı inanılmaz bir hız ve kontrolle Alter’in attığı konuma sürerken Alter ve Naz arka planda sürekli iletişim hâlindeydiler ve kulaklıklarımız sayesinde duyabiliyor, dinliyorduk. Kız 1.70 boylarında ve oldukça zayıftı, mavi gözleri ve kumral uzun saçları vardı. Malta sokaklarında bir kayboluyor, bir beliriyordu. Alter, onun izini kaybettirmek için bit pazarına girdiğine emindi.
“Fransız konsolosluğuna mı gidiyor o?”
Salem’in arabayı rekor saniyede park ettiği sırada Alter’in son söylediği kulaklarımıza ulaştığında dışarı çıkmış, bit pazarının önündeydik. Salem’in adımları yavaşlamadı, ama dönüp bana bir bakış attı.
“İsviçre konsolosluğuna da gidiyor olabilir, izlediği yola ve şu anki konumuna bakılırsa,” dedi Naz. Kendi her neredeyse artık…
“Ne alaka?” diye sordu Alter, ikimizin de düşüncelerini dile getirerek. “Kız Rus değil mi? Nikolai Dmitry’nin emirleri altında çalışmıyor mu? Fransa ya da İsviçre ona yardım edemez. Yakalanmak istemiyorsa tabii ama bunun ne kadar düşük bir ihtimal olduğunu—“
“Belki teslim oluyordur,” diye mırıldandım. Alter güldü. Salem göz devirdi. Alter yanımda değildi ama Salem yanımda olduğundan, kolumu ölüymüş gibi kaldırıp karnına vurabilmiştim. Elbette ki etkilenmemiş ya da tepki vermemişti.
Elinini tutsam görürdü tepkiyi.
“Pazar girişinde hareketlilik görüyorum,” dedi Naz. “Alter, sen bu takiptekileri halletmemiş miydin?”
“Daha fazlası olmadığını sana düşündüren ne? Kız düşünce gücüyle bir şeyleri kaldırıp patlatabiliyor. İki üç tane adam yollayacak değillerdir herhalde. Hangi delikten geliyorsa artık amına koyduklarım…”
Bit pazarı büyük ve kalabalıktı. Malta’nın popüler turistik yerlerinden biri olmalıydı. Köşelerde tezgâhlar, çılgınca alışveriş yapan yabancılar, terk edilmiş taştan iki katlı evler vardı bu bölgede. “Yaklaştınız,” dedi Naz o sırada. “Çocuklar, dikkat edin.”
“Aşağı geliyorum.” Alter muhtemelen çatılarda dolanıyordu ki aşağı gelmekten bahsediyordu.
Kapalı bir hanın önünde aynı anda durduğumuzda ikimiz de aynı yerde olduğunu düşünüyor olmalıydık. Salem omzunun üzerinden bana baktı, ardından üç basamaklık taş merdiveni temkinli bir ifadeyle adımladı.
“Sivillere zarar vermiyor,” diye mırıldandı Salem.
“Yani?” Kısık sesle sordum.
“Bizim kim olduğumuzu bilmiyor.”
“Suratına bakan herkes beş kilometre öteden seri katil olduğunu anlar.”
“Ben de bundan bahsediyorum,” diye mırıldandı. “Marin, ne kadar sık gülümsersin?”
“Pek… sık değil?” Ve çoğu zaman sahtece.
Elini belime atacağını biliyordum, onu engellemedim. Daha çok neden yaptığını merak etmiş ve bir sonraki hareketini beklemiştim. “Bana gülümsemelisin, şu an,” diye mırıldandı yüzüme doğru. Ona bakmak için başımı onun olduğu tarafa çevirmiştim. gölgede koyulaşmış ela gözlerinin içinde, bana onu reddedemeyeceğimi düşündüren bir yeşil tonu gizliydi; bu sebeple kendi kendimi öfkelendiriyordum, çünkü kimse benim mantıklı olanı seçme şansımı elimden alamazdı.
Ve görevden bahsetmiyordum.
“Sahte bir gülüş? Sorun değil,” dedim derin bir nefes alıp kocaman gülümserken. Muhtemelen önüme dönüp sohbet edip gülüşen normal turist bir çift numarası yapmaya başlamalıydım bir an önce ama otuz iki diş gülümsediğim an çatılan Salem’in kaşları, bir şekilde beni sinirlendirip dikkatimi dağıtabilmeyi başarmıştı.
“O kadar büyük gülmene gerek yok,” diye homurdandı önüne dönerken, aynı donuk suratla. Artık etrafı izliyordu. Kumaş ve giysi dükkanlarının önünden geçiyorduk, taklitçim burada bir yerdeydi.
“Gülüşümün ayarını sana mı soracaktım?”
Cevap vermedi. Taş merdivenlerden aşağı bakacağımız sırada yanımızdan geçenlere normal görünmek için onunla Malta’nın ne kadar harika olduğu ve iyi ki geldiğimiz hakkında konuşuyordum ki, yalnız kaldığımızı fark ettiğim bir anda “Senin dikkatin dağıldı,” diye mırıldandım ciddi bir şekilde. Kollarımı göğsümde birleştirdim. “Sorun ne? Kızın burada olmadığını mı düşünüyorsun?”
“Benim dikkatim dağılmaz.”
Bana bakmıyordu bile. Merdivenlerden sarkıp önce aşağı, daha sonra yukarı baktığında ona katılmıştım ki dışarıdan bu kadar küçük görünen hanın aslında ne kadar büyük olduğunu yeni idrak edebilmiştim.
“Soruna gelince de… Hayır, kız burada. Sadece…”
Boğazını yırtarcasına çığlık atan bir kadının dehşet içindeki sesi handa merdivenlerde yankılandığı an tüm dükkan sahipleri ve müşterileri şaşkınlık içerisinde dışarı akın ederken, Salem’le göz göze geldim. Kadın çığlığının nereden geldiğini biliyordum, fakat bir başkasının bilmesi güçtü; çünkü kaynak neresi olursa olsun ses yankı yapmış ve tüm hana eşit dağılmıştı.
Ama Salem gözünü bile kırpmadan merdivenlerden aşağı atladı.
“Bu herif…” Sinirle verdiğim nefesin ardından bir elimi merdiven duvarına yaslayıp kendimi aşağı bıraktım, iki metre aşağıdaki merdiven basamaklarına kontrollü bir şekilde indiğimde Salem çoktan ortalıktan kaybolmuştu bile. Nasıl ayırt edebilmişti sesin geldiği yeri?
Kapalı, kırık dökük camları ve tenteleri olan dükkanlardan birinden geliyordu ses. Koşarak, çok değil saniyeler önce Salem’in kırıp girdiği kapıdan içeri geçtiğimde karanlık, lağım kokan, pis bir odanın köşesinde kanlar içerisindeki kadını gördüm; üzeri yırtılmıştı, üstü beyaz bir sıvı içerisindeydi. Karnına baktım. Hamileydi. Bir eli karnındaydı. Endişeli gözlerle bakıyordu bana. Ona bebeğinin iyi olduğunu, kalp atışlarının güçlü geldiğini ve bir savaşçı doğuracağını söylemek istedim, ama söylesem bile girdiği şoktan anlamayacaktı.
Süt. Anne sütü. Bir göğsünün ucu koparılmıştı.
İçeride değillerdi. Bir diğer odayı hızla kontrol ettiğimde toz içerisindeki küçük banyoya ulaştım ve tavan penceresini gördüm. “Orospu çocuğu, insan bekler!” diye homurdanmaktan alıkoyamamıştım kendimi, ellerimi pencere çıkıntısına yaslayıp destek alarak vakit kaybetmeden pencereden dışarı pazar yerine atlarken.
Çığlıklar yükseliyordu yerel halktan, pazarın güney kanadından geliyordu sesler. Bir saniye soluklanmadan meyve tezgahlarının üzerinden atlayıp koşmaya başladığımda çığlıklar içerisinde hüngür hüngür ağlayan, küçük bir kız sesi işitmeye başlamıştım ama zihnimin içinde miydi yoksa Salem’in de kovaladığı genç kızdan mı geliyordu; ayırt etmekte güçlük çekiyordum.
Ama o sadece bir taklitçiydi. Grubu aktif tutmak için, Niko’nun ayarladığı, plana göre eğittiği bir taklitçi.
Peki içeride göğsü kanlar içinde yatan hamile kadını nasıl açıklıyordum kendime?
“Marin, sol!”
Salem’in güçlü sesini duyduğumda solunu işaret ederken neyden bahsettiğini anlamam saniyelerimi almadı. Pazr çıkışındaki çıkmaz sokak tabelasını fark etmiştim. Salem, kızı çıkmaz sokağa sürüklediğinde hem halktan uzakta; hem de onu köşeye sıkıştırmış olacaktık.
İki taş binanın arasında kalan çıkmaz sokağın sonunda çöp konteynırları vardı. Gürültüden dolayı merak dolu bakışlarıyla camlara çıkan insanlara aldırmadan duvarın diğer tarafına atladığımda uzun bir koşuşturmacadan nefes nefes kalmış kızın önünü kesmiş oldum.
O an, saniyeler içerisinde birçok şey oldu.
Kızın gözlerini gördüm. Gözlerin ölümü çağrıştırıyor Marin. Dışarıdan hafif koyu bir mavinin çemberi içerisine aldığı o ölü mavi tonunu, kızın kocaman gözlerinde görmüştüm; bir aynaya bakıyor gibi hissettirmişti bana. Geri kalan hiçbir fiziksel özelliği… Ne yüzü, ne boyu, ne saç rengi… Hiçbiri bana benzemese de, yerinde olduklarını bilmesem birinin gözlerimi söküp onun yüzüne taktığını düşünürdüm.
Salem kızı boynundan yakaladığı gibi kulağının altından bir sıvı enjekte etti, aramızda santimler vardı yalnızca. Gözlerinin içindeki korkuyu gördüm, çaresizliği ve zayıflığı; bir daha asla tatmamaya yemin ettiğim o üç duyguyu. Elleri titriyor, kesik nefesler alıyor, çırpınıyordu ama az önce ona enjekte edilen sıvı onu güçsüz düşürecekti.
Kızın dudakları oynadı. Five-o-seven. Beş yüz yedi.
Nereden atladığını bilmediğim Alter büyük bir gürültüyle birkaç metre uzağımızda yere indiğinde doğruldu ve yalıtımlı kelepçeleri Salem’e attı. Salem’in kelepçeleri havada yakalayıp kıza takması iki saniye ya sürmüş, ya sürmemişti.
“Bu surat ne?” diye sordu Salem.
“Çok kolay oldu,” dediğini duydum Naz’ın kulaklıklarımızdan gelen sesinin. “Bu işte bir gariplik var.”
Taklitçiyi yakalamış olmamız bir yana… Evet. Bu işte bir gariplik var Naz. Hissedebiliyordum. Yalnızca ismini koyamıyordum. Zaman yavaşlamış gibiydi. Canavar gibi büyük bir jeep’in sokağa girdiğini, ön koltukta oturan esmerin Naz olduğunu gördüm; Salem’in kızı kolundan tutup çekerek arabaya yönlendirdiğini gördüm, Alter’in pencerelerden bizi izleyen yerel halka sert bakışlar atıp onları korkuyla içeri tıktığını da gördüm.
Oksijen, gaz değil de… sıvı gibiydi. İçime akıyordu o an. Tıpkı zaman gibi.
“Ne oldu buna?” diye sorduğunu duydum Alter’in, aracın yanındayken. Yerimden kımıldamamıştım hâlâ.
Salem geldiğinde kolumdan tuttu beni sarsmak amacıyla. Eldivenleri olduğu için dokunabiliyordu tenime. “Kızı tanıyor muydun Rus akademisinden?”
Çatık kaşlarımın ardından güneşin altında parıldayan ela gözlerine baktım, bakışları biraz kısıktı. Güneş gözlüğünü koşarken kaybetmiş olmalıydı ki takmıyordu. Düşünmen gereken bu değil Marin.
“Hayır,” dedim, dürüstçe. Dürüsttüm. Aksinin bir işe yarayacağını da düşünmüyordum zaten. Ama Salem’in bilmediği; asıl kızın beni tanıyor oluşuydu. Niko, plan için eğittiği bir taklitçiye, asla benim kimliğimi açıklamazdı. Çünkü dünya üzerinde bilenlerin sayısı bile bir elin parmağını geçmezdi.
“Ne bu alık hâlin o zaman?” diye sordu Salem, dikkatlice yüzümü incelerken. Sanki kafamın içini görebiliyormuş gibi bakıyordu. Hayır. Görmek ister gibi. Ne yazıktı.
Neye mi yazıktı? Bu yakışıklı suratın en yakın zamanda dünya üzerinden silinmesi gerektiği gerçeğine.
Kolumu silktim, böylelikle Salem’in tutuşundan kurtulmuştum. Yana kayıp araca baktığımda Alter, oldukça yorgun görünen kızı araca bindiriyordu. “Kelepçeler,” diye fısıldadım gözlerim kısılırken.
Salem dönüp önce araca, kıza baktı; ardından da bana. “Sorun ne?”
Daha da kısıldı gözlerim. Kızın bakışlarını yakaladım. Arka koltuğa oturmuş, baygın ve yorgun ifadesiyle başını dik tutmaya çalışıyordu. Alter ve Naz’ın gözleri kızın üzerindeydi. Naz, kızın gözlerini ve nabzını kontrol ediyordu.
“Artem’i biliyorsun. Peder’in Rus akademisinin başındayken bir yandan inşa ettiği birlik. Orada kaydedilen ilerlemeler diğer merkezlerle paylaşılmazdı. Mesela merhemler atardamarların geçtiği bölgelerdeki açık yaraları iyileştirmez, ille de dikiş gerekir. Yoksa kan kaybından ölünür. Ama Katya Demotrov,—“
“Rus bilim insanı,” diye kesti lafımı Salem. Tanışmışlıkları var mıydı? “Şu kaltak.”
Pekâlâ. O kadını ben de pek sevmezdim.
“Katya, dönemindekilerin çok ilerisindeki gelişmelere imza attı. Açık yaralara dikişsiz yama yapan merhemler, günlerce uykusuz kalabilmeni sağlayacak vitaminler, kas gücünü artıracak demir-suları… Az önce kıza enjekte ettiğin ilaç onu zayıflattı değil mi? Normalde etkisi 24 saat sürmeli.” Küçük bir kas hareket etti kızın dudaklarının kenarındaki. Baygın bakışları hâlâ gözlerimdeydi. Bir şeyler olacaktı. Kötü şeyler. “Ama eğer bu kız dediğiniz gibi Nikolai Dmitry’nin emri altındaysa, bu da demek oluyor ki şimdiye çoktan—“
“ALTER!”
Ben cümlemi bitirmeye kalmadan Salem fırlayıp Alter’e bağırdığında her şey için çok geçti. Kız kelepçeleri kopardığı gibi Alter’i çöp kutularına doğru inanılmaz bir güçle fırlattığında, Naz hiç vakit kaybetmeden silahına saldırdı ama kız onu boğazından yakalamıştı bile. Tek eliyle, duvara yasladığı Naz’ın yüzü anında kızarmaya başladı.
Salem aracın tepesine saniyeler içinde çıkarak hızını kesmeden kızın üzerine atladığında Naz kendini yere attı ve yuvarlanarak bir köşeye çekildi. İnsanlar bağrışıyor, uzaktan siren sesleri geliyordu. Pazar yeri birbirine katılmıştı.
Bir anda köşeden siyahlar içinde burunlarından aşağıyı kapatan bandanalı silahlı adamlar çıktığında aracın içinden geçerek kendimi silahlarına hedef olmaktan kurtardım. Kendimi yere atarak çelme takarak kafa üstü düşürdüğüm adamı bayıltarak silahını aldığımda, bedenini kendime siperlik yaparak üç herifi birden indirmiştim.
Alter “MARİN!” diye bağırdı, yerden toz kalkıyor ve savaşmamızı güçlendiriyordu. Bu yüzden siparlik yaptığım adamın bandanasını çözdüm ve kendi yüzüme bağladım.
Neredeyse bir kurşun omzumu sıyırıyordu o an. Yere yatıp yuvarlanarak jeep’in altına girdiğimde biri bacaklarımdan yakaladı ve beni tüm gücüyle çekti. Boğazımdan yükselen öfkeli sesimle beni aracın altından çıkarıp köşeye fırlatan kadına döndüm, acıya rağmen kalkıp üzerine koşarken. Neredeyse beni silahıyla vuruyordu.
“NE VAR?!” diye bağırdım Alter’in tarafına doğru.
“NAZ!” diye bağırdı bu sefer, üç herifle birden başa çıkması uzun sürüyordu.
“HAY NAZ’INIZI SİKEYİM YA!”
Ama durum pek de öyle değildi. Çünkü kızın tırnaklarıyla boğazladığı ve düştüğü yerde kendini kolay av yapmamak için bir köşeye yuvarlanıp sığınan Naz’ın nabzı çok yavaşlamıştı ve nefes alışverişleri de kesik kesikti. Ayağa kalkıp savaşmaya gücü yok gibi görünüyordu. Ne olmuştu?
Ona yönelen adamı gözüme kestirdiğim an koşmaya başladım. Beni fark etmesi uzun sürmedi, ama nişan almakta kötüydü. Ya da ben kurşunun yönünü saptırdım. Silahını tuttuğum gibi karnına dizimi indirdim ve adama kafa attım, ardından kendi silahıyla vurdum kafasına. Neydi? Savaşça cinayet mübah mıydı yoksa karşındakini etkisiz hâle getirdiğin sürece kimse kaç kişiyi öldürdüğünü umursamaz mıydı?
Fark etmezdi. Bu adam, beni ya da buradaki diğer takım arkadaşlarımı ölü istiyordu. O zaman kendi ölü olacaktı.
Takım arkadaşları mı?
Arkadaş mı?
Naz’ın eli boğazındaydı ve kafasını geriye atmıştı. Önünde diz çöktüğüm her an tetikteydim. “Ne oldu?” Elini boğazından çekmeye çalıştım ama izin vermedi. “Neyin var?”
“C-cana-v-vvar,” diye fısıldadı Naz, kesik kesik, öksürerek. Dişleri kırmızıydı. Ağzından kan geliyordu. Siktir. Bu iyi olamaz.
“Burada kal,” dedim ayağa kalkarken, çünkü birkaç kişi bizi fark etmişti ve buraya yönelmişlerdi bile. Ben ayağa kalktığımda Naz bileğimden yakaladı.
“G-gi-git—tme.”
“Gitmezsem ikimiz de ölürüz.” Kolumu silktim, tutuşundan kurtardım kendimi. Ardından bir çöp konteynırını itip Naz’ı yaslandığı köşeye hapsettim. Bir diğer konteynırı da önüme almış, gelen silahlı askerlere doğru koşuyordum. Asker olmalılardı. Eğitimlilerdi. Peki kimlerdi?
Kim göndermişti onları buraya?
Bu kız kimdi?
Nikolai ne halt yiyordu?
Üzerime kurşun yağdıran birine çöp konteynırıyla son hız çarpıp üzerinden atlayarak yere serdiğimde birlikte yuvarlandık. Silahını boynuma dayamış, ateş etmeyi planlıyordu ki bakışlarını yakaladım ve bacak arasına attığım tekmeyle onu şaşırtmayı başardım. Ardından üzerine çıkarak sistematik, sert yumruklarımı kalbine işledim; öylece durdurabilirdim atışını, ama fiziksel güç kullanmak her zaman daha cazip gelmişti böyle durumlarda.
“Farz et ki bu çiçek zehirli, cazibesiyle masumları büyüledi ve dokunanını, koklayanını canice öldürdü.”
“O zaman acı çekerek ölsün.”
“Sivil polis geliyor, gitmemiz lazım!”
Alter’in sesiyle kendime gelebildiğimde, sık ve hoyratça aldığım nefeslerle doğruldum. Yorgunluktan bir ayağım sendeledi. Kalkan tozun ardında iki kişiyi dövüşürken görebiliyordum; Salem, kızla ilgileniyordu.
Gözlerimi ovuşturdum. İçlerine kaçan toz canımı yakıyor ve en önemlisi, görüşümü kısıtlıyordu ama Salem’in kızın nefes almasına izin vermeyecek kadar hızlı ama oyalanır hamlelerini fark etmemek için kör olmak gerekiyordu. Oyalanıyordu. Neden?
“Ragna kemeri araçta!” diye bağırdı Salem, o sırada. Etrafıma baktım. Benimle konuşuyordu.
“Ne kemeri, ne kemeri?” Araca koştum. Pazar yerine giren birliklerin ayak sesleri geliyordu. Eğer yakalanırsak vakit kaybedecektik.
“Bagajı aç!”
Ön koltuğa geçip bagaj düğmesine bastıktan hemen sonra atladım ve bagaj kapağını kaldırdım. Siyah, deri bir çanta vardı ve atomik bir şifreyle korunuyordu. “Şifre ne?!”
Ama dikkatim dağıldı. O an ne Salem cevap verebilecek müsaitlikteydi, ne de benim duyabilecek bir sinir sistemim kalmıştı. Taklitçi, oldukça vahşi bir şekilde Salem’e karşılık verirken benimle göz göze geldiğinde bir kedi gibi dişlerini göstererek tısladı ve bir anda gözleri kana bulandı. Enerjisini hissettim.
Bir kağıdı avucunda parçalıyormuş gibi, aracı bükmeye başladığında adımlarımı şaşkınlıkla geri geri atıyor; birkaç adım arkamdan gelen küfür seslerini sanki kilometrelerce uzaktaymış gibi duyuyordum. Kalbim ağzımda atıyordu.
Çünkü bunu yapabilen yalnızca benim zannediyordum.
Salem onu yakaladığı an güçlü kollarından kurtularak sırtını taştan duvara çarptığında hiçbir fiziksel güç kullanmadan, sırtını duvara sürterek onu yukarı kaldırdı ve kanlar akan gözlerinin ardından dönüp bana baktı.
Bana şans bırakmıyordu.
Her kimse, kiminle oynuyorsa bu oyunu; burada her ne halt dönüyorsa, bana şans bırakmıyordu.
“Kimsin sen?” diye sordum, Peder’in öğrettiği alfabeyle Rus kelimelerini heceleyerek. Yirmi iki dil bilen Salem Pardis dahi bu şifrelemeyi çözemezdi. Yalnızca Peder bilirdi, ve o da çok az kişiye öğretmişti.
“Sehira’nın çocuğu,” diye tısladı, kız. “Beş-yüz-bir.”
Beş yüz bir. Hayır. Beş yüz bir, başarısız bir denekti yalnızca. Beş yüz yediye gelene kadar başarısız olunan beş yüz altıdan denekten sadece biri.
“Sen ölüsün,” dedim ölümcül bir sesle. Bakışlarımı yukarı, duvara kaydırmamaya çalışıyordum; Salem’e bakamazdım, ağır yaralanmış olmalıydı. Eğer ona bakarsam avucunda ezerdi bedenini. Kemiklerini yerden toplamak zorunda kalırdım.
“Karşında dikiliyorum, pek canlıyım; bana öyle gelmedi.”
“Öyle mi?” Derin, uzun bir nefes çektim içime ve havanın ciğerlerimde çözümlenmesini keyifle bekledim. Salem bilincini kaybetmemek için büyük bir savaş veriyordu ama birazdan o savaşı kaybedecekti; çünkü kimse göremezdi.
Ne yapmak üzere olduğumu.
Kollarımı göğsümde birleştirmiş, ağırlığımı bir ayağımın üzerine vermiştim; yavaş bir tempoyla ritim tuttum basmadığım ayağımla, toz kalkmaya başladı yerden. Herkesi kör edebilir, ciğerlerini tozla kaplatabilirdim bile ama bu umrumda bile değildi çünkü bilinmeyenden başka hiçbir şey sinirlerimi bu kadar bozamazdı.
Toz kalktı. Meraklı gözlerle izledi beş-yüz-bir, merakı ölümü olacaktı.
Alter’i birkaç metre arkamda temkinle saklanmış ve pozisyon almış bir şekilde hissedebiliyordum, onun şahin gözlerinden hiçbir şey kaçmazdı. Bu yüzden toz ilk onun gözlerine hücum etti. Ardından nabzı yavaşladı, bilincini kaybetti. Salem’in bilincini kaydırmak daha kolaydı çünkü zaten yaralıydı ve kan kaybediyordu.
Ardından sivil polisler. Tuttuğum ritim durduğunda, sertçe bastım ayağımı yere. Öyle ki zıplamıştım neredeyse. Kalkan koca toz bulutu çıkmaz sokaktan tüm pazara yayılmaya başladığında nereden geldiği bilinmeyen bir toz fırtınasını başlatmıştım bile.
“Bu kadar yeter,” dedi kız, Salem’i bıraktı. Gözlerimin ısındığını, kanlandığını biliyordum; ve uzun zaman sonra ilk defa kendimi bu kadar zorlarsam daha sonra acısını fena çekeceğimi de… Ama yine de Salem yere düşmeden önce bedenini havada yakaladım ve bir saniye sonra otuz santimlik yükseklikten yere bıraktım.
Bu bile beni nefessiz bırakmıştı.
Zayıftım.
Bilmeliydim.
Gardımı fazla indirmiştim.
Belki de yanlış insanlara fazla güvenmiştim.
“Beş yüz bir, ha?” Boynumu kıtlatarak ona doğru iki adım attım, bana saldırmak için pozisyon aldığı anda başına saplanan ağrıyla dizlerinin üzerine çöktü. Çığlıklar atarak, küçük bir çocuk gibi ağlamaya başladığında pazar yerinde peşinden koşarken duyduğum sesi anımsadım aniden. Bu ses gerçekten ona mı aitti?
Saçlarından kavrayıp başını kaldırdığımda gözlerinden süzülen kanlı gözyaşları oluk oluk yere akıyordu. “Nesin sen? Bu nasıl bir ses?” Saçlarını avuçlarımın içinde sıktım. “Neden o hamile kadına saldırdın?”
“B-b—be-ben—“ Yutkundu. “Su-sssam-samıştım! Susamıştım! Ç-çok!”
“Ne?” Kafasını ittirdim, saçları parmaklarımın arasından çıktı. Yüzüklerimin arasında birkaç teli kalmış olsa da. “Kim gönderdi seni buraya? Amacın neydi?!” Sarsılıyordu. Onu, zihnini rahat bıraksam da acı çekmeye devam ediyordu. “Cevap ver!”
Geriye doğru düşerek yere yığıldığında nöbet geçirmeye başladı. Hızla yanında diz çöküp kapanan gözkapaklarını açtım, ardından ağzını; ağzından dışarı kan boşalıyordu. “Siktir,” diye mırıldandım. Eğer yanlış bilmiyorsam, iç organları parçalanıyordu.
Saniyeler sonra ölecekti ve yapabileceğim hiçbir şey yoktu. Kahretsin! Cevaplara ihtiyacım vardı!
Toz fırtınası dinerken kendi elimi hizalayarak kendimi boğazladım, izi kalması için. Ardından yere çöktüm ve bandanamı çıkartıp toz yuttum bir müddet. Eğer kendimi olduğumdan daha berbat hâlde göstermezsem, kimse onu benim öldürmediğime inanmazdı.
Alter yavaş yavaşv uyanırken yerde sürünüyor, Salem’in bedenine doğru itiyordum kendimi öksürüklerimin arasında. Yüzüne dokunduğum an canımın daha da yanacağını bile bile dokundum, nabzını kontrol ettim; tişörtünün üzerinden karnına yasladım avuçlarımı ve kırıklarını hissetmeye çalıştım. Eğer yanlış bir kanıya varmadıysam, yalnızca omurgası zedelenmişti.
“Sikerim psişiğinizi de deneylerinizi de! Bu neydi lan?!” Alter muhtemelen çıkık bir kalça, kırık bir kaburga, yerinden oynamış omzu ve elmacık kemiğinden kan sızdıran kesiğiyle bu tarafa koşar adım geldiğinde toz fırtınasının da azalan etkisiyle polisler alana giriş yapıyordu.
“Gitmeliyiz. Hemen,” dedim şiddetle ayağa fırlayarak. Araç çalabilirdik. Bir dakikadan az vaktimiz vardı.
“N-ne oluyor?”
Alter’le aynı anda başımız yere çevrildiğinde Salem çoktan gözlerini açmış, doğrulmaya çalışıyordu. “Dikkat et lan,” diye öne atıldı Alter ve elini uzattı Salem’e. Salem birkaç saniye çatık kaşlarla Alter’in elini izledi, ardından yüzüne bakarak ona uzatılan eli tuttu ve ayağa kalktı. Daha doğrulurken yüzünü buruşturmuştu. Keten gömleği kan içindeydi.
“Duvardan atlayacağız. Caddenin aşağısında bir aracımız daha var,” dedi Alter. Ardından etrafı süzdü. “Naz nerede?”
Naz. Elbette. Tamamen aklımdan çıkmıştı.
Ağzımdan kaçan küçük bir küfürle girdiği oyuğa koşmaya başladığımda peşimden geldiklerini biliyordum. Yaralı adamlar çoktan kaçmıştı, yerde yalnızca ölüler vardı.
Çöp konteynırını ittiğimde kan ter içinde kalmış Naz’ı görmeyi beklemiyordum; en azından bu hâlde. Çünkü elini nihayet boynundan çekmişti.
O geri zekâlı orospu tırnaklarıyla Naz’ın boynunu kesmişti.
Alter’in adımlarının yaklaştıkça gördüğü manzarayla birlikte yavaşladığını, Salem’in ise aksine hızlandığını gördüm arkama dönüp baktığımda. Yanımdan geçip Naz’ın önünde diz çöktüğünde benim yapmadığım şeyi yapıp nabzını ve nefesini kontrol etti. Naz’ın gözleri kapalıydı ve göğsü hareket etmiyordu.
“Alter,” dedi ardından, sakin bir sesle. “Aracı buraya getir.”
꩜
Peder bana asla yalan söylemezdi.
Ya hiç konusunu bile açmazdı, ya da doğru dışında bir şey konuşmazdı. Niko’yla ayrıldıkları nokta buydu. Çünkü Niko, kendi çıkarları uğruna işleri pis yoldan halledebilecek potansiyele sahipken; Peder’in prensipleri vardı ve aile her zaman önce gelirdi.
Güven, her şeydi. Güven denen o güçlü bağı kırdığınız o kişi kim olursa olsun, hayatınızda bir daha yer edinemez; eski yerini, asla geri alamazdı.
Peder’in sözleriydi bunlar.
Niko, beş-yüz-bir numaralı denek hakkında hiçbir şey bilmiyor olamazdı. Taklitçi derken, bundan mı bahsediyordu? Hayır, hayır, hayır. Bu kadar ileri gitmemişti. Dünya üzerinde yaşayan tek psişik bendim. Tüm planlar bunun üzerine kuruluydu. Ben bunun üzerine yetiştirilmiştim. Kurtarılmış ve yetiştirilmiş.
Akademi yıllardır süren eziyetin sonunda öylece herkesin hayatına son vermeye karar verdiğinde buna karşı çıkan yalnızca Peder ve yönetimindeki Rus Akademisi’ydi. Katliam olduğunda beni o cehennemden kurtaran, varlığımı bir sır gibi saklayan ve yetiştiren de.
Niko bana ihanet etmezdi. Çünkü edemezdi.
Naz’ın ağır yaralandığı başarısız geçen Malta görevinin ardından denek 507 olduğu düşünülen psişiğin ölü bedeni Sapphire temizlikçileri tarafından ortadan kaldırılmış ve incelenmek üzere laboratuvarlara götürülmüştü elbette. Kaldırılan özel jetle Colorado’ya ulaşmamız ise yalnızca dört saat sürmüştü.
Dört saat. Salem Pardis’i en son görüşümün ardından geçen süre.
Çünkü her ne kadar Alter yaralarına ortalık yerde baktırıp jet içinde sürekli dolansa da, Salem boş bulduğu bir deliğe girmiş ve çıkmamıştı. Jet, Colorado akademi mülkü içerisindeki piste indiğinde bile.
Naz apar topar yüksek donanımlı hastane bölümüne kaldırılmıştı ve durumunun kritik olduğunu hepimiz biliyorduk. İlk tetkiklere göre çok fazla kan kaybetmiş, uzun süre solunumsuz kalmıştı ve bu da beyin hasarına yol açmış olabilirdi.
İşlerinde ne kadar iyi olurlarsa olsunlar bir psişiği yakalamak için normal askerleri göndermemelilerdi. Her ne kadar birinin kolu titanyumdan olsa ve diğeri de dokuz yaşından beri adam öldürüyor olsa da, ne zaman ne boyutta bir güçle karşı karşıya kalacakları asla belli olmazdı.
Aldığım tüm o hayatlar… göz kırpıncaya dek. Puf. Bir saniye önce sağlıklı ve hayattalardı, bir saniye sonra ise gitmişlerdi.
Gece yarısına doğru Salem’i kapalı otoparka doğru giderken gördüğümde, öğlen yaşananların ardından sapasağlam ayakta olması beni gram şaşırtmamıştı doğrusu. Başka bir göreve çıktığını söylese bile şaşırmazdım.
Ama söylemesine gerek yoktu. Çünkü onu takip etmeye karar vermiştim.
Üzerimde basit beyaz bir tişört, deri ceket, pantolon ve botlarım vardı. Nereye gittiğimizi bilmeksizin, odada sıkıldığımdan ağır siyah tonlu, mavi gözlerimi ortaya çıkaracak bir makyaj bile yapmıştım. Umuyordum ki huzurevine falan gitmiyorduk çünkü ne ben oradaki dedelere makyajımı göstermeye hevesliydim ne de onlar biraz renk görmekten hoşlanırdı. Üstelik, gerçekten hastalıktan acı çeken ve içten içe ölmeyi dileyen birilerini fark edersem işler karışabilirdi.
Huzurlu bir uykuya dalar gibi ölmek herkesin isteği değil miydi sonuçta?
Salem garajdan ona ait olduğu beş kilometre öteden belli olan siyah, mat, son model bir spor arabayla ayrılığında bir süre bekledim. Ardından kaskımı taktım ve motorsikletimi çalıştırıp akademi arazisinden çıktım ben de.
Takip edildiğini anlamaması için uzun mesafeden takip ediyor, fazla yaklaşmadığıma emin oluyordum. Merkeze gidiyordu, kesinlikle. Peki Salem Pardis, kendini ağır yaralayan ve yakınını komaya sokan başarısız bir görevin ardından ne yapmaya gidiyordu?
Böyle çok başarısız olduğu görev var mıydı merak etmiştim doğrusu. Belki de bu ilkti ve nasıl başa çıkacağını bilmiyordu?
Şehre indiğinde karıştığımız gece trafiği ve yağmur, fark edilmemem için bana yardımcı olmuştu. Salem evsizlerle dolu bir mahalleye girdiğinde ara sokaklardan takipte kaldım onu. Sonunda aracını bir köşeye park edip, sokak başında bir çadırın içinde yaşayan evsizin önündeki karton kutuya elli dolar attı ve eski, yıkık dökük, derme çatma bir eve girdi.
Kaskımı çıkartıp saçlarımı salladım ve nefes aldım yalnızca bir süre, yağmur üzerime yağarken. Burada ne yapıyordu? Otlanıyor muydu? Uyuşturucu ve türlerinin duyularımızı ne kadar körelttiğini biliyor olmalıydı, Salem Pardis aptal değildi ve bunu asla yapmazdı.
Ve bir diğer soru: Önüne elli dolar bıraktığı evsiz, aslında girdiği gizemli evle bağlantısı olan biri miydi ve para vermek bir tür işaret miydi?
Her şey olabilirdi.
Bu yüzden motorsikletimi park ettim, evsizin önüne elli dolar attım, ve derme çatma evin bahçesine girdim.
Yaklaştıkça daha da belli oluyodu kapıya kazınmış üç rakam. Üçü de dokuzdu. 999. Melek sayılarından biriydi, eğer başka bir anlamı yoksa bilmediğim. Yararına olmayan her şeyi bırak. Anlamı buydu. Sana hizmet etmeyen hiçbir şeyi hayatında tutma.
Burası bir çeşit, kulüp falan olabilir miydi?
Gıcırdayan kapıyı ittirdiğimde, kapının arkasında herhangi bir hareket olmadığını biliyordum. Fakat çok uzaktan, ağır tempolu bir rap müziğin sesi geliyordu. Bingo.
Sesin kaynağını takip ettim. Merdivenlerden aşağı, bodrum katından geliyordu. Şaşırtıcı bir şekilde etrafta koruma ya da kimlik soracak biri yoktu. Bu da demek oluyordu ki, burayı bilen buraya gelirdi; gelen de tüm şartları sağladığı için bilirdi.
Bodrum katındaki kapı, altından yeşil ışık sızdırıyordu. Kolu çevirip içeri girdiğim an, şehrin gizli gece kulüplerinden birinde olduğumu anında anlamıştım. Oldukça büyük bir yerdi, ışıklandırma olarak mor ve yeşil kullanılmıştı. Kalabalıktı. Müzik, kulak tırmalayan cinstendi. Direklerde çıplak ya da tangalı kadınlar dans ediyor, köşelerde insanlar ayaküstü sevişiyor, her saniye on kişi shot atıyordu. İnanılmaz.
Ve daha sonra, daha inanılmaz bir şey gördüm: Salem’i, striptizcilerden biri olduğuna yemin edebileceğim kadar güzel bir kadınla.
Karanlık bir koridora giriyorlardı. Kadın kumraldı. Kulaklarının hizasından saçlarının yarısını tepesinde toplamıştı ve glitterlı bir makyajı vardı. Siyah mini elbisesi ve masum gülüşüyle normal birine benziyordu.
Sevgilisi.
“Sen âşık olmuşsun.”
“Gerçekten sıkmaya başladı muhabbetin.”
“Ondan değil. Sen normal birine âşık olmuşsun. Ondan diyorsun onu bu hayata sürüklemem diye. Aşk acısı mı çekiyorsun bakayım sen?”
Kalp atışlarımın yavaşladığını hissettim. Sakinleştim, ama tanımadığım, yabancı bir ağırlıkla çöktü omuzlarım o an. Hayal kırıklığına mı uğramıştım? Neden? Teorim doğru çıktığı için mi? Hayır, yalnızca tebrik edebilirdim kendimi. Etmeliydim de. Akıllıydım ve Salem Pardis’i çözebilmiştim işte. Acınası bir şekilde, gizli gece kulüplerinden birinde, striptizcinin birine aşıktı ve seks için geliyordu. Kafasını dağıtıyordu. Sevdiği kadın olmasına bile gerek yoktu.
Başka bir şeyler de olabilirdi tabii. Kadın, bilmek istediği bir bilgiye sahipti belki ya da başka bir şey… Ama bu gece boştu ve birkaç saat daha burada kalacağı belliydi.
Tezgâha son nakitim olan elli doları bırakıp bara asıldım ve uzanıp viski şişelerinden birini kaptım. Kapağı ellerimle açmış, şişeyi kafama dikerken geldiğim gibi terk ediyordum burayı. Bana eğlence çıkmamıştı.
Evin bahçe kapısından çıkarken yağmur dinmişti ama kaldırımlar oldukça ıslaktı. Evsiz adam aynı yerinde duruyordu ama kutusunu boşaltmıştı. Beni fark edince kafasını kaldırdı ve elimdeki şişeye baktı. Birkaç yudum içmiştim henüz.
“Aaah, Ardbeg,” diye mırıldandı evsiz adam. Üzerinde üç tane yırtık hırka ve eskiden küçük bir kıza ait olduğu renklerinden belli olan, örgü bir bere vardı. Parmaklarında ise kesik eldivenler. “Benimle paylaşman için her şeyimi verirdim.”
“Elli dolarımı geri versen yeter.” Kaldırıma oturdum ve şişeyi yanımda tuttum.
“Olmaz.”
“Ne?” Kaşlarım çatıldı.
“Verilen bağış geri alınmaz.”
“Belki düşürdüm ve sen cepledin? O zaman hırsızlık sayılır.”
“Dilenci kutuma mı düşürdün, küçük hanım?”
“Ben 21 yaşındayım.”
“25 de olabilirdin ve hâlâ bu ihtiyara kıyasla küçük bir kız olarak kalırdın.”
“Niye? Kaç yaşındasın ki?” Viskiyi kafama diktim.
“Kaç gösteriyorum?” Evsiz adam gözlerini kıstı, başını eğdi hafifçe. Yüzü kırış kırıştı ama kirli sakalından görünmüyordu.
“85.”
“Öhö—öhö— mezarımı da kazsaydın, küçük hanım?”
Omuz silktim.
“75,” dedi ardından. Gülmek istemiştim. Çünkü bana göre ha 75, ha 85’di işte. O yaşlarımı görebileceğimi sanmıyordum, bundan da olabilirdi gerçi. Ya da alkolden…
Viskiden üç büyük yudum daha aldım, ardından şişenin yarısından fazlası doluyken adamın önüne bıraktım. “Bugün zenginsin ihtiyar. Bugün benden zenginsin.”
“Hiç sanmıyorum, küçük hanım,” dedi evsiz adam, şişeyi memnuniyetle kabul ederken. Ben ise o sırada kaskımı takıyordum.
“Öylesin,” dedim omuz silkerek. “Yüz doların, kaliteli içkin ve normal bir hayatın var.”
Çünkü bana göre evsiz olmak, asla bir yere ya da bir topluma ait olmayacak şekilde evrimleşmiş olmaktan çok daha iyiydi. Ölene dek saçmalıklarla uğraşacaktım. Peşimde hep birileri olacaktı. İnsanlar bana yalan söyleyecek, beni kullanmak isteyeceklerdi. Hayal kırıklıklarını tadacaktım dilimin ucuyla, ekşi gelecekti ama yüzümü buruşturamayacaktım; çünkü benim durup da duygularımı yaşamaya hakkım da, vaktim de yoktu.
Hiçbir zaman normal bir genç kız olmamıştı ve olamayacaktım. Bu yolu ben seçmiştim.
O gün yaşamaya karar vererek.
Akademide bir sauna olduğunu bilmiyordum. Sıcaktan nefret de ederdim açıkçası, bir Rus olarak. Ama kafam en çok, rahatsız olduğum ortamlarda çalışıyordu bu yüzden kendimi konfor alanımdan çıkarmalıydım.
Üzerimdeki havlu inceydi ve kalçalarımı anca kapatıyordu, bu yüzden rahatsız ediciydi. Hiç olmamasını tercih ederdim, bu yüzden çıkarmıştım da. Sauna bomboştu. Saat gecenin 2’siydi. Caleb sabah hepimizle toplantı talep etmişti. Muhtemelen işlerin nasıl bu kadar ters gittiğini soracaktı.
O siktiğimin valisi hayatta diye sevinmesi gerekmez miydi? Akademi de olsa politikacıları koruyorlardı işte.
Dönüş yolu berbattı. Viski yüzünden biraz başım dönmüştü ve gereksiz hız yapmıştım tehlikeli virajlarda. Bazen ölsem umrumda olmaz kafası geliyordu bana, ölümle dans ediyordum. Denemiyordum aktif olarak, ama fena olmaz diyordum sanırım istemsizce.
Böyle boktan bir hayatta fena olmazdı.
Ama almam gereken bir intikam vardı. Burayı yerle bir edecektim. Beni yaşatan adamın ölümünün hesabını soracaktım. Ne kadar pislik varsa ortaya çıkartacak ve körlerin gözünü açacaktım.
Ya ölüm, ya zaferdi.
Ya ölüm.
Ya zafer.
Birinin dışarıda olduğunun farkında bir şekilde, kulaklıklarımı takmış müzik dinliyordum ki kapı sonuna kadar açıldı ve içeri biri girdi. Bir erkek. Işıklandırma oldukça loş olduğundan, yüzünü uzaktan seçebilmek güçtü ve açıkçası duş kısmına ilerleyeceğini düşündüğümden kımıldamamıştım bile. Buraya gelse de tepkim değişmezdi muhtemelen. Vücudum, çıplakken utandığım ya da üzerini kapamak istediğim bir şey değildi. Akademide beni sürekli soyduklarını hatırlıyordum. Rusya’da da işler pek farklı gitmemişti.
Salem. Kulaklıklarımı çıkartırken, kaşlarımı çatarak doğrudan üzerime doğru yürüyen öfkeli adımlara karşılık ayağa kalktığımda içeri gireceğini düşündüğüm son kişi bile değildi ama buradaydı işte. Akademide. Saunada. Kulüpte işi yok muydu onun? Burada ne işi vardı?
Üzerinde aynı kıyafetlerle.
Siyah. Her zamanki gibi.
“Saunaya ayakkabılarınla giremezsin yalnız,” diye anlamsız bir yorumda bulundum istemsizce. Üzerimde doğru yürüyüşü beni korkutmuştu ama gözünü bile kırpmıyordu. Aksine çenesi kasılmış, yanakları içe göçmüştü. Öfke, insanın yüz hatlarını kesinlikle sertleştiriyordu.
Beni kolumdan çekeceğinin anladığım an kaşlarımı çatıp “Hayır,” dedim ve dönüp dirseğimi göğsüne geçirmek istedim ama o kadar öfkeli görünüyordu ki beni yüzüstü duvara yapıştırdı ve kollarımı arkamda birleştirip vücüduyla kıstırdı.
“Kimsin sen?” diye sordu derinden gelen o kızgın sesiyle kulağıma doğru. “Amacın ne? Ne halt yiyorsun Colorado’da?”
“Daha dün sabah Caleb bunu sana toplantı odasında açıklamadı mı?” Kollarımı silkip tutuşundan kurtulmak istedim ama mümkün değildi. Üstelik eldivenlerini takmıyordu, dokunuşu tenimin altını yakıyor ve beni mahvediyordu.
“Ben gerçek sebebi istiyorum.”
“Farklı bir sebep olduğunu düşünmek için bir sebebin var mı?”
“Beni takip ettin.” Siktir. Daha da yaklaştı, sauna havasından daha sıcak nefesi boynumu yakarken dudakları kulağıma değiyordu. “Neden?”
“Çünkü canım sıkılmıştı!” Ve gerçek sebep buydu. “Malta’dan sonra ortadan kayboldun ve ben tek başıma odamda sıkılmıştım!”
“Birine bilgi taşıyorsun.”
“Sence böyle bir şey nasıl mümkün olabilir ben 7/24 ya sizinle ya da akademideyken? Daha dün geldim üstelik! İftira atmak için biraz bekleseydin bari!”
“Naz—“
“Naz, Naz, Naz! Nasıl her seferinde en ağır yarayla kurtulup bütün şüpheleri üstüme çekmemi sağlayabiliyor? Belki de bilerek yapıyordur! Ya da şüphelerinizden kurtulmam için illa kendimi ölümüne dövdürmem mi gerek? Söyle de kurtulayım!” Önüme dönebildim o an ve yüzüyle karşı karşıya geldim. “Kusura bakma tatlı sevgilinle bar köşesindeki kaçamağınızı yakaladığım için, ama eminim dünya üzerindeki kimsenin duymak için vaktini ayırabileceği kadar bile değerli bir bilgi değil bu!”
O kadar hoyratça nefesler alıp veriyor ve öyle tutkuyla bağırıp çağırıyordum ki suratına bu kadar yaklaştığımı fark etmemiştim bile ama birbirimizin nefeslerini soluyorduk. Ellerini kollarımdan çekmemişti, acı yok çoktan yok olmaya başlamış ve yerini hazza bırakmıştı; vücudumun verdiği tepkileri kontrol edemezdim, bu yüzden…
“Gitsen iyi olur,” diye mırıldandım bu sefer, ama benim geri çekilecek gücüm yoktu. “Sevgilinin ardından ek tatlı olarak alabileceğin biri değilim ben.”
“Bu gerçek değil bile, ve yalnızca 48 saattir tanıdığın bir adam için aklını kaybetmeni sağlıyor.” İşin korkunç tarafı, o da geri çekilmiyordu. “Elimi çektiğim an, tüm o hastalıklı düşüncelerin yok olur.”
“Çek o zaman elini.”
“İşin ilginç tarafı, istemiyorum,” dedi, küçük bir adım üzerime gelerek. Sırtım tamamen sauna duvarına yaslanmıştı ve bacaklarımın arasında hissettiğim şey, az önce ileri attığı bacağıydı.
Yutkunarak “Bana dokunduğun için,” diye açıkladım ona. Tıpkı az önce onun da bana açıkladığı gibi. Gözlerinde bir şey vardı, daha önce onda izine hiç rastlamadığım bir şey; ve o şey, benim sonum olacaktı. “O kadına karşı bir şeyler hissediyor musun?”
“Aptal varsayımların, gerçekmiş gibi konuşuyor ve hareket ediyorsun. Bu seni de aptal yapar, yalnızca varsayımlarını değil.”
“Yani onunla yatmadın.” Gözlerim kısıldı. “Soruyorum çünkü…” Bu iyi değildi. İyiye işaret değildi. Bnaa dokunmayı kesmeliydi. Ama istiyordum. Farkında olmalıydı, belki bilerek bile yapmıştı, ama kendimi dizine bastırıyordum ve sürtünmemek için zor tutuyordum.
“Çünkü?” Tek kaşı havalandı. Dudakları aralıkken, benim nefesimi soluyorken, beni öpecek kadar yakınken ama ben asla öpmeyeceğini bir şekilde biliyorken; dağılmış dalgalı saçları ve sıcak sesiyle, daha önce hiçkimseyi bu kadar istemediğimi biliyordum.
Ve bu kötüydü. Çok, çok kötü. İyi olmamak, bir şeydi. Kötü olmak bir şeydi. Çok kötü olmak ise…
“Öylesine yapabiliriz.” Kelimeler düşünmeden dudaklarımı terk etti, ama düşünsem de aynı teklifi yapacaktım. Kanım kaynıyordu. “Öylesine tutabiliriz bunu.”
Salem’in tek kaşı yeniden havalandı. Gözlerimden gözlerini asla çekmiyor, bakışlarının dudaklarıma kaymasına asla izin vermiyordu. “Öylesine?”
“Öylesine.”
Çünkü öylesine’den başka bir şey olamazdık. Bunu o düşünüyordu, düşünüyor olmalıydı; ben ise, biliyordum.
Salem bir avucunu çıplak belime yasladığında yutkunurken gözlerimi kapattım ve vücuduma yayılan hazzın keyfini çıkardım. Bu evet demek miydi? Diğer elinin tersini, iki göğsümün ortasından aşağı doğru yavaşça kaydırmaya başladığında ayaklarımın üzerinde orgazm olmak üzereydim. Beni bırakmalıydı ya da burada başlamalıydık. Herkese açık bir yerde oluşumuz umrumda bile değildi.
Eli karnımdan, kasıklarıma ve oradan da bacak arama kaydığında gözlerini gözlerimden çekmedi. Bana bir cevap vermemişti ama hareketler de pekâlâ cevaptan sayılabilirdi.
Bacağını çekerek iki parmağını tam o noktaya bastırdığında hiçbir ses çıkarmamak için dilimi sertçe damağıma bastırdım. Parmaklarının anında ıslandığını hissetmemiş olamazdı. “İşte, oradasın,” diye fısıldadı karanlık bir gülüşle. Siktir. Siktir. Siktir. Gülümsüyor. Gülümsemeyi biliyor. Şeytanice olsa bile, dudakları gerçekten kıvrılmıştı ve içerideki sıcak hava yüzünden alnından damlayan terlerle inanılmaz yakışıklı görünüyordu.
Parmaklarını içime doğru hareket ettirdiğinde ciğerlerime kaçan nefesle birlikte kolumu boynuna doladım ve ona asıldım, beni iyice duvara yaslayarak kıstırmıştı. Parmaklarıyla dairesel hareketler yapmaya ve yavaşça içime kaydırmaya başladığında diğer elimle duvara tutundum ve istemsizce çenesini ısırdım. Bunu beklemiyordu, öyle beklemiyordu ki boğazından kurtulan o tatlı sese engel olamamıştı bile.
Beni dakikalarca parmaklarıyla kıvrandırdı, atmak istediğim çığlıkları ağzıma neresi gelirse orayı ısırırken yuttum. Çenesini, boynunu, omzunu, kulak memesini. En sonunda beni bulutların üzerine çıkardığında etkisi saniyelerce sürmüş, titreyen bacaklarıma engel olmaya çalışırken en zayıf anımı bulduğumun farkına varmıştım. Çünkü şimdiye kadar hiçbir erkek bana bunu yapamamıştı. Hiçbiri beni bu noktaya getirememişti. Ya onlar nasıl yapacaklarını bilmiyorlardı, ya da Salem Pardis fazla tecrübeliydi ve sihirli parmakları vardı.
Kolumu omzundan çekerken alnını neredeyse alnıma yaslayacak kadar bana yaklaştığında ikimiz de ter içerisinde kalmıştık. “Öylesine, unutma bunu,” diye mırıldandı parmaklarını göğsüme sürerken. Başımı eğerek ne yaptığına baktım. Saniyeler sonra, başını eğip dilini az önce parmaklarını sürdüğü çizgi boyunca dolandırdı.
Gözlerinden bir saniye olsun gözlerimi çekmedim. Sonunda bana dokunmayı bıraktığında, etkinin üzerimden geçmesini beklemeye başlamıştım ama oradaydı işte. Siktiğimin kelebekleri.
Kanatlı böcekler.
Yorumlar
Yorum yapmak için giriş yapmalısın.