4. Bölüm
Bazı insanlar hak etmiyordu.
Sevilmeyi, içinde sürüklendiği hayatı, ailesini, arkadaşlarını, yediği yemeği, giydiği kıyafeti, ayağındaki ayakkabıyı, cüzdanındaki parayı, mevkisini, gözyaşlarını, aldığı notları ve hatta sahip olduğu sevgilisini bile. Ama hepsi saygı duyulmayı hak ederdi. Çünkü saygı olmalıydı, sevmeyebilirdiniz insanları ama saygı duymak zorundaydınız. Benim düşüncem bu yöndeydi.
Mine gözlerimin içine bakarak sanki inadına yapıyormuş gibi Pamir’in kucağına atlayıp onu öpene kadar.
Mine’ye duyduğum saygı bu an, burada noktalanmıştı. Çünkü o kendine, bedenine saygı duymuyordu. Kendine ve bedenine saygı duymayan biri hak eder miydi saygıyı?
İyi bir kalbi olabilirdi, okulun altın kızı olabilirdi, onu dışarıdan bir iyilik perisi olarak da görebilirdim ama bu… Sevgilisi vardı. Şimdi Pamir’e yaptığının aynısını yapmamış mıydı o çocuğa? Bir parti, bir koltuk, bir kucak, birleşen dudaklar... Mine, iflah olmaz bir kızdı. Sırf kıskandığı için değişimine göz yumup arkadaşlarından birinin doğum günü partisinde eski sevgilisini öpecek kadar saygısızdı kendine, bedenine.
Peki ya ben? Ne hissetmeliydim? Kalbimi bir kenara atıp, hiç yapmadığım bir şeyi yaparak içkinin dibine vurmalı ve efkârlanmalı mıydım? Gitmek için izin isteyip, yalnızlığımın başıma yıkıldığı o evde yatağıma girip yastığıma sanki Pamir’miş gibi sarılıp ağlamalı mıydım?
Belki de arada yaptığımı yapar, onun geceleri kafasına göre evden çıktığı saatlerde penceresine tırmanıp yastığını çalardım. Sabaha kadar o yastığa sarılarak uyur, kokusunu uyuşturucummuş gibi içime çeker ve kendimden geçerek huzurlu bir uykuya teslim ederdim kendimi. Ah… Ne cazip bir fikirdi. Ne var ki, bunu en son yaptığımda neredeyse annesine yakalanıyordum.
Pamir onu öptü. Kalçasını avuçladı. Ama sonra, tıpkı Dedikoducu Kız’ın siteye yüklediği fotoğraflardaki kızlardanmış gibi kucağından itti ve ayağa kalktı. “Seninle aramdaki ilişki,” dedi, keskin ve sert bakışlarını onun gözlerine çevirmeden hemen önce. Alevlenen bakışlarda şehvet ve arzudan çok, durgunluk vardı. Ama yine de ateş aldıklarını hissedebiliyordum koyu kahvelerinin. Siyaha çalıyorlardı. “Bu andan sonra yataktan ileriye gidemez, gitmez. O yüzden bunu benden bir şey bekleyerek yapma. Bir daha, asla. Duydun mu beni?”
Yutkundum. Sertçe yutkundum. Bir dakika öncesinin görüntüleri beynimde tekrar ederken bedenimdeki her bir hücrenin buna karşılık titrediği, dışarıya akacak gözyaşını bir zehre dönüştürerek içine akıttığı, bedenimi bir kez daha zehirleyerek kalbimi yok saydığı ve anlık kareleri hor görmeden bir bir suratıma vurduğu inkâr edilemez bir gerçekti ama öyle olmaması için her şeyimi verebilirdim. Bir dakika öncesinin, en azından gözlerimin önünde ve o bana bu kadar yakınken yaşanmamış olması için birçok şeyden vazgeçebilirdim.
Keşke böyle bir seçeneğimiz olsaydı ama o zaman da, eminim ki elimde kalan tek şey ruhum olurdu.
Birkaç ay içerisinde sevgilisinden ayrılmış, huy ve davranışlarını değiştirmişti. Eskiden kırmızı giyerdi, mavi giyerdi, yeşil giyerdi… Hele gözleri koyu kahve olmasına rağmen lacivert öylesine yakışırdı ki ona, en çok lacivert giydiğinde hayran hayran bakardım ona. Şimdiki giyim tarzıyla birkaç ay önceki hiç uyuşmuyordu. Şimdi siyahlara, grilere, beyazlara bürünmüştü sadece. Beyaz dediysem de, bu renk sabahki koşularında üzerine giydiği beyaz tişörtten başka bir kıyafete bulaşmıyordu hiç. Basketbol maçlarına çıkmasını ve lacivertli beyazlı formasını giymesini dört gözle beklerdim bu yüzden hep.
Doğru mu, Yelkıran? Geç mi kaldım ben sana? Yetişemedim mi ruhuna?
“Peki,” dedi Mine, ağlayacak gibiydi ama yere çevrilmiş bakışları kalkarken benimkilerle buluşunca saniyeler içinde toparladı kendini. Çökmüş omuzları tekrar dikleşti, bakışları yine o cüretkâr hâline döndü ve elbisesini düzelterek Yaren’e bir bakış attı. “Lavaboya gideceğim, benimle gel.”
Kafasını sallayan Yaren bize bir bakış atıp Mine’yle beraber lavabonun yolunu tuttuğunda buraya bakan insanlar topluluğu da kendi işlerine dönmüştü artık. Kenarda, hâlâ şaşkın bakışlarını üzerimizde gezdiren Buğra ve Nisan adımlarını bu tarafa çevirdiğinde Melih de çok geçmeden yanımıza gelmişti. Sol elini saçlarından geçirirken dudağını yaladı. “Of, çok fenaydı.”
Pamir’e çevirmemek için Melih’in yüzünde gezdirdiğim bakışlar, dudaklarını yalamasıyla bana çevrildiğinde kendimden utandım. Nedensizce bir ihanet duygusuna kapılmıştım. Ama sonra, kucağına atlayan bir kıza dudaklarıyla cevap veren bir adamı sevdiğimi idrak ettim ve kalbim buruk bir gülümsemeye ev sahipliği yaptı. O, bunu bana gözlerimin önünde yapabiliyordu ama ben yanlışlıkla göz göze geldiğim başka bir erkek yüzünden ona ihanet etmiş gibi hissedebiliyordum. Bu nasıl bir şeydi böyle? Kalbim beynime hükmediyordu sanki, düşünce yapıma bile hayret edebiliyordum. Üstelik o hiçbir şey bilmiyordu…
Bana hiç gelmeyen bir adama, başka tek bir erkeğe bakmakla bile ihanet etmiş gibi hissediyordum. İroninin dibi.
Buğra ortamı düzeltmek adına elini beline attığı Nisan’ı biraz daha kendine çekerek “Şu pastayı kessek mi artık sanki?” diye mırıldandı ve masadaki gözler ona çevrildi. Melih oturmuşken, Pamir hâlâ ayaktaydı ama ona bakamıyordum.
“Ben hallederim,” diyen Melih adımlarını Bar kısmına doğru atarken bir an bu kadar alkolik bir gruptan nasıl bir pasta çıkabileceğini düşündüm. İçine alkol kattıkları, bitter çikolatalı bir pasta? Öyle bir pastayı tatmak isterdim doğrusu. İlginç bir deneyim olurdu. Ya da istemezdim… Bu aralar kesin olarak ne istediğimi asla bilemiyordum.
Buğra ve Nisan yerlerine geçerken oturmadan önce istemsizce bakışlarım Pamir’e çevrildi. Sağ elini ensesini atmış, düşünceli bir şekilde yere bakıyordu. Saniyeler içinde onda takılı kalan bakışlarımı fark etti. “Bir şey mi söyleyeceksin?”
Oturdum. Dakikalar önce üzerinde sakin kalabildiğim, uslu uslu gizliden onu izlemeye çalıştığım ama dışarıya ona laf atarak vurduğum sevgim bir darbe daha alırken oturdum. Bir şey söylemem mi gerekiyordu? Hayır, içimdeki fırtına dinene kadar bir şey yapmamalıydım. Ama dudaklarına bakarsam, midemin alt üst olduğunu hissedeceğimi biliyordum. Bu tamamen psikolojikti ve eğer bu olursa, Mine ve Yaren’in peşinden gidip midemdekileri bir kez daha klozete boşaltabilecek zamanı bulamayabilirdim. Gerçi, midemde boşaltacağı bir şey de kalmamıştı. Açlıkla büzüşen midemin derdini dakikalar önce unutmuştum ama şimdi o büzülmeyi tekrar hatırlayarak pastayı düşlemek zorundaydım.
“Hayır.” Sen bana hiç gelmedin, ama ben de senden hiç gidemedim. En acısı da ne biliyor musun? Gözümün önünde etimi kemiğimden sıyırdın, yine de vazgeçemedim senden. Ve yine de bilmiyorsun beni. Hiç bilmedin. Belki de hiç bilmeyeceksin.
Bir şey söylemeden oturdu yerine. Saniyeler sonra Mine ve Yaren geldiğinde, Mine’nin dudaklarındaki kırmızı ruju tazelediğini gördüm. Gitmeden önce ruj dağılarak dudaklarından taşmıştı ama şimdi ilk zamankinden daha parlak duruyordu. Delici bakışlarını üzerimde gezdiren Mine’ye, ben senin için bir tehdit değilim, neden böyle yapıyorsun? Der gibi baktım. Ama anlamadı, bakışlarını çevireceği yerde gözlerindeki alevi fark ettim.
Nisan’a döndüğümde bakışları Buğra’dan bana döndü. Gitmek istiyordum. Gitmek istediğimi biliyordu. Tıpkı benim gibi yüzüne bir maske yerleştirmiş, güler bir yüzle Buğra’ya bakıyordu çünkü onun keyfini kaçırmak demek bugünü kökünden söküp atmak demekti. Birkaç dakika sonra Buğra’nın doğum gününe giriş yapacaktık, bunun için çok heyecanlı olduğunu ve her ne kadar görsem bile bana her şeyi anlatmak için yanıp tutuştuğunu biliyordum. Haklıydı. Dışarıdan bir kızın elini tutan bir erkek görüyordunuz. Bir cümle. Elini tutuyordu. Ama o anı kıza veya erkeğe sorduğunuzda, sayfalar dolusu cevap alıyordunuz. Çünkü gördüğünüz sahneyi size bir cümleyle beyniniz söyletiyordu, ama o anı yaşayanlar bunu kalpleriyle anlatıyordu.
Bazen hiç bitmeyen, sonu gelmeyen uçuk hayallerimin ortasına biraz umut olsun diye mum diker ve ucunu ateşe verirdim. O ateş beni hem yakar, hem de aydınlatırdı. Mutluluğa ulaşırken cayır cayır yanardım her adımda.
“Ve işte pasta geldi,” diyerek son harfini biraz uzatıp konuşan Melih kenara çekildi ve koltuğuna oturdu. Görevli olduğunu düşündüğüm çocuk pastayı dikkatli bir şekilde masaya koyduğunda, ortamdaki gerginliğin tüylerimi diken diken yaptığını hissettim ama o gerginliği, oluştuğu yerden sömüren bir çift vardı hemen çaprazımda. Buğra ve Nisan. Hiç ayrılmayın, çocuklar. Bir daha asla.
Pasta bitter çikolatalı ve ananaslıydı. Üzerine mum dikmek gibi bir çocukluk yapılmamıştı, geldiği andan sonra yine aynı çocuk tarafından kesilip dağıtılmıştı.
Birkaç dakika sonra, saat 12’yi vurduğunda bütün ışıklar birden kapandı ve ses kesildi. DJ diye tahmin ettiğim çocuk hafif ışık süzmesi gelen bar sandalyesine oturduğunda, elindeki mikrofonla Buğra’nın doğum gününü kutluyordu. Arkadaş olmalıydılar.
Ayağa kalktım. Her şey o kadar bulanıktı ki… Bu kadar karanlık, gözlerimdeki parıltıyı saklayabilir miydi? Lenslerimin altında güvende miydim? Sadece iki ince tabaka beni ucubelikten kurtarabiliyor muydu?
Kenardan sıyrılarak insanların arasından geçtim. Buradan gitmeliydim, buradan gitmeli ve Nisan’a çıktığıma dair bir mesaj atarak eve dönmeliydim. Bu yüzden adımlarımı hızlandırdım, topuklularımın zeminde çıkardığı tok ses bile midemi bulandırıyordu. İçki kokusu, sandığımdan da berbat bir şeyken insanlar bunu nasıl bardaklarca, şişelerce içebiliyordu? Asla alkol alıp sarhoş olan bir kız olmayacaktım, asla o zehiri dudaklarımla buluşturmayacaktım.
Kulübün kapısından çıktıktan hemen sonra elimde tuttuğum siyah deri ceketimi geçirdim üzerime. Kapıda izbandut gibi dikilen iki koruma yerinde dikiliyor ve sert bakışlarını etrafta gezdiriyordu. Madem böyle güvenlikli, sıkı bir kulüptü de neden böyle ücra bir köşedeydi?
Telefonumu çıkarıp Nisan’a mesaj attıktan sonra taksinin numarasını çevirdim ve kenara çekilerek duvara yaslandım. Gelmesi on dakikadan fazla sürmezdi ama etraf pek de tekin değildi. Aklıma dolan düşünceler bedenimin kaskatı kesilmesine neden olurken elim istemsizce bileğime gitti. Bugün iki defa dokunmuştu bileğime, iki defa tenini tenimde hissetmiştim. Basit aptal bir aşık profili çizerek bileğimi yıkamasa mıydım acaba? Yıkasam teninin izi geçer miydi? Hiç olmamış, hiç dokunmamış, hiç değmemiş gibi…
Kulübün hemen yan tarafındaki duvara bir bedenin yaslandığını gözlerim bir felaket fragmanıymış gibi bana sunduğunda, kalbim laf dinlemez ve iflah olmaz küçük yaramaz bir kızmış gibi atmaya başlamıştı. Tarçın ve salep kokusu alıyordum, biraz da sigara. Bu üçünün harmanlanmış hâli sanki bir yiyecekmiş gibi önüme sunulmuştu. İstemsizce kafam o tarafa çevrildiğinde, önce sigarası tüten ve uzun, ince tütünü parmaklarının arasında gevşekçe tutan bir el görüş açıma girdi. Gözlerim yavaş yavaş yukarı çıkarken, sigarayı tutuşundan bile tanıyabileceğim geldi onu aklıma. Salep ve tarçınla harmanlanmış hafif sigara. Onun kokusu buydu. Biraz tatlı, biraz acı.
Sigarasını dudaklarına götürdükten hemen sonra yanakları içe göçtü ve gözlerini kapatarak içine zehri çekti. Bu manzara yutkunmama sebep olurken kalbimden gelen bir titremeyle kafamı önüme çevirdim. Beni fark etmiş miydi? Fark etmiş olamazdı, değil mi?
Bir rüzgâr esti ondan bana doğru. Şimdi salep, tarçın ve sigara üçlüsünün keskin kokusu daha netti.
“Tarçınlı salep,” diye mırıldandım istemsizce gözlerimi kapatarak kokusunu içime çekerken. Yastığı da böyle kokuyordu. Odası da böyle kokuyordu. Acaba tarçınlı salebi çok mu seviyordu?
Bakışları bana çevrildi. Önceden fark etmemişse bile şimdi fark ettiğini biliyordum. Gözleri Ne saçmalıyorsun sen? diyordu sanki ama dudakları kıpırdamıyordu.
“Hiç,” dedim kendi kendime konuşuyormuşçasına. Omuz silkip önüne döndüğünde tekrar sigarasından bir nefes dolusu zehir çekti içine. Kendisinin de bir zehir olduğunu biliyor muydu? O da benim sigaramdı sanki ve ben bir bağımlıydım… İçime her çekişimde zehirliyordu beni.
Birkaç saniye sonra taksinin ışıkları karanlık sokağın başında göründüğünde, ona son bir kez daha olsun bakmadan taksiye yöneldim. Kapıyı açıp içine bindikten sonra, taksi hareket etmeden hemen önce ona baktım.
Kulübün kapısından çıkan Mine, bakışlarını ona çevirmiş bir şekilde duvara yaslanmış bedenine doğru ilerliyordu. Araba ileriye doğru hareket ettiğinde geçerken gözleri üzerimdeydi. Onu anlayamıyordum… On ikinci sınıftaydık ve bu lisedeki son senemdi. Lise hayatım boyunca ne kadar mükemmel ve iyiliksever biri olduğunu düşünüp durmuştum ama şimdi tanıştığım Mine, düşündüğümün tam tersiydi sanki. Ya da ona bunu yaptıran bir şey vardı ve o dışarıdan böyle göründüğünü bilmiyordu. Bu olabilir miydi? İhtimaller arasında en güçlü iki seçenekten biriydi. Diğeri ise, beni ikinci bir hayal kırıklığına sürükleyecek olandı: Mine başından beri böyleydi, sadece dışarıya iyi bir görünüm sergileyip insanların onu sevmesini sağlıyordu ve sevimli görünüyordu.
Seçenekleri kafamdan atarak adresi taksiciyle verdiğimde geriye yaslanıp telefonumun ekranının aydınlanmasını sağladım. Nisan bana sabah konuşacağız gibisinden bir mesaj atıp iyi geceler dilemişti. İstemsizce üst dudağımı dişledim ve kafamı cama yaslayarak gözlerimi kapattım. Pamir’in sert bakışları, lavabodaki kızların onu sahiplenişi, Mine’nin onun üzerine atlaması ve Pamir’in bir anlık da olsa ona karşılık vermesi… Sahiden iyi mi geceler?
Anahtarlarımı çantamın içinden güçlükle bulduğum sırada evde yanan ışıklar dikkatimi çektiğinde geriye çekilip kapının hemen kenarındaki camdan gelen ışığın kaynağına çevirdim gözlerimi. Salonun ışıkları yanıyordu. Görüş açımı değiştirerek biraz daha yana kaydığımda annemin mutfaktan çıktığını gördüm. Üzerinde rahat bir pantolon ve tişört vardı, elindeki tabaktan bir kaşık alıp ağzına götürdüğünde göz göze geldik. Değişen ve odak noktasına beni alan bakışları, ayaklarının ilerlediği yönü değiştirdiğinde kapıya doğru yürümeye başladı ve ben de kapının önünde yerimi alarak açmasını bekledim. Beyaz ahşap kapı geriye doğru açıldığında, bu manzaraya belki de hayatımda ilk defa seyirci oluyordum. “Anne?” dedim burada olduğunu gerçekten kendime inandırmak istercesine. Bu bir rüya, halüsinasyon veya hayal miydi?
“Evet?” Tekrar bir kaşık alıp ağzına götürdüğünde, kâsenin içindekinin dondurma olduğunu anlayabilmiştim. Hem de çikolata soslu ve bitter parçacıklı bir kâse dolusu.
“Bu sen misin?” Kapının ağzında dikilmiş onu izliyordum. Annem kot pantolon giymezdi: Ya kalem etek ya da kumaş pantolon tercih ederdi. Üzerine tişört giymezdi: Daima gömlek ve gömlek tarzı şeyler giyerdi ama asıl sorun, annem çikolata veya dondurma gibi kalori aldıran yiyecekleri ağzına sürmezdi.
Boşalmış kaşığı ağzından çekerek yutkundu ve geri çekilip “Geç bakalım küçük hanım,” dedi içeriyi göstererek. Adımlarımı içeriye attıktan hemen sonra artık ağrıyan ayaklarımdaki topukluları çıkardım. Geriye çekilip beni süzdüğünde “Ooo, çok şık olmuşuz. Nereden geliyoruz böyle?” dedi gülerek. İşte şimdi, alkolün kokusunu alabiliyordum. Annem içmiş miydi? Annem içmezdi. Annem neden içmişti?
“Anne… Beni korkutuyorsun.” Tekrar gülüp geriye doğru sallandığında ağzından bir hıçkırık kaçtı. Soğuk havaya rağmen koca bir kaşık dondurmayı tekrar ağzına götürdüğünde kolundan tutup onu salona götürdüm ve normal günlerden biri olsa, zorlayıp üzerine para verseniz karşılaşamayacağım bir manzarayla karşılaştım. Babam, elindeki içki şişesiyle salondaki koltuklardan birine kurulmuş, pizza paketlerinden birinin içinden aldığı koca bir dilimi ısırıyordu, üstelik televizyonda bu akşamki maçlardan birinin tekrarı vardı ve onu izliyordu.
Annem kolumdan kurtulup babamın yanına geçtiğinde “Tatlım,” dedi alkolün verdiği cesaretle adamın kucağına otururken. Annem. Benim yanımda. Babamın. Kucağına. Oturmuştu. “Kızımız sence de çok güzel olmamış mı?”
“Anne…” Yerdeki cips paketlerine basmamaya çalışarak aralarından geçtim ve televizyonu kapatarak onlara döndüm. “Ne bu hâliniz? Ne oldu size?”
Babam da hıçkırarak gülmeye başladığında, annem sanki onun hıçkırması çok komik bir şeymiş gibi kahkahalarıyla ona katılmıştı. “Ne kadar içtiniz?” dedim ellerimi saçlarıma geçirerek etraftaki içki şişelerine bakarken. Salonun vitrininde duran ve misafir geldiğinde istek üzerine nadiren ikram edilen içki şişeleri, şimdi boş bir şekilde koltukları, masanın üzerini ve halıyı süslüyordu. Salon ağır bir şekilde içki kokuyordu. Bar gibi bir ortamdan çıkıp, yine aynı ortama gelmek… Kaderimde kusmak vardı.
“Bilmem.” Annemin sesi bir hıçkırıkla bölündüğünde tekrar gülmeye başlamıştı ki elinden düşmek üzere olan dondurma kâsesini alarak masanın üzerine yerleştirdim. “Lütfen kendinize gelir misiniz? Baba, ne oluyor?”
“Dünyanın çivisi çıkmış kızım.” Güldü ve elindeki şişeyi kafasına diktikten sonra kahkaha atarak daha sesli bir şekilde tekrar etti. “Dünyanın çivisi çıkmış!”
Derin bir nefes verdim. Ne dediklerini bile bilmiyorlar, sürekli kıkırdıyorlardı, hıçkırdıklarında ise bu kıkırdama kahkahalara dönüşüyor ve olmadıkları bir karaktere bürünüp bunu gözlerimin önünde bana sunuyorlardı. “Ne oldu ama ya…” Bıkkınlıkla nefes verdim. “Beni dinlemiyorsunuz bile, değil mi?”
Annemin gözleri elbiseme çevrildiğinde, beni baştan aşağı süzdü ve bakışları sonunda yüzümde durduğunda donmuş bakışlarını babama çevirdi. Babam kaşlarını çatmış, ne olduğunu anlamaya çalışırken ona bakmaya başladı. Annem bir anda büyük bir kahkahayı boğazından salıverdiğinde, avucumu sertçe alnıma bastırdım suratımdan aşağı kaydırdım.
“Levent…” dedi elini ağzıyla kapatmaya çalışıp kıkırdarken. “Bizim kızımız âşık oldu var ya…”
“Anne!” Kolunda tuttum ve gözlerine büyük bir ciddiyetle bakmaya başladım. Bunu nasıl babama söyleyebilirdi?
“Hem de kime biliyor musun?”
“Anne?” Büyük bir şok dalgasıyla açılan gözlerim annemi bulduğunda, tekrar hıçkırarak içki şişesine uzandı ve kafasına dikti. Elinden çekip “Anne, ne diyorsun sen?” dediğim sırada babam da kahkaha atan bakışlarını ben ve annemin üzerinde gezdiriyordu. Kaç şişe içmişlerdi? Ne zamandır içiyorlardı? Neden içiyorlardı? Sorular, tasması bırakılmış kuduz köpekler gibi saldırıya geçtiğinde çıldırmak üzereydim.
Annem ne söylediğini unutmuş gibi bir “Ha?” sesi çıkartarak hıçkırdığında, şişeyi masaya bırakıp gözlerimi kapattım ve sinirlerimin yatışması için birkaç saniye tanıdım kendime. Derin bir nefesle ciğerlerime ziyafet çektiğim söylenemezdi, zira bütün salon içkinin uğursuz kokusuyla dolmuştu. Kokuyla sarhoş olunabilir miydi? Öyle değilse neden oturup şişelerce içmişim de şimdi ağrısını çekiyormuşum gibi başım çatlıyordu?
“Ben uyumaya gidiyorum,” dedim bakışlarımı ikisinin de üzerinde gezdirerek. “Sabaha ayılmış olursunuz ve şu yaptığınız şeyleri hatırlarsınız umarım, zira burada psikolojik bulantı yaşıyorum. Biraz anne-vari olacak ama umuyorum ki geçerli bir nedeniniz vardır, anne,” Anneme döndüm. “Baba.” Ardından bakışlarımı babama çevirdim ve geri çekilerek salonun çıkışına yürüdüm. “İyi geceler.”
Daha önce hiç böyle bir şey olmamıştı. Anne ve babamın ciddi iş yemeklerinde alkol olarak en fazla şarap tükettiklerini biliyordum, onlar aklı başında, belki de bu şehirdeki en aklı başında iki ebeveynlerdi. İki bilim insanıydı onlar, alkolün onlara ne denli zarar vereceğinin bilincinde ve kesinlikle alkol alan insanları desteklemeyen. Peki ya şimdi ne olmuştu da, annem ona zorla da olsa anlattığım çok gizli sırrımı babama anlatacak kadar içmişti? Ne olmuştu da, maçları hiç de umursamayan adam televizyonun başına geçmişti? Bir şey olmuştu, bunu biliyordum. Tek bildiğim buydu zaten ama devamını da öğrenecektim. Sadece bugün değil. Onlar sarhoşken ve aşağıda hiç olmadıkları gibi davranırken değil.
Kısaca bir duş alıp siyah kalın pijama takımımı çıkardığımda, hiç olmadığım kadar üşüyordum. Hasta mı oluyordum? Sabahtan beri midem bulanıyordu ve soğuk hissetmem de soğuk aldığımın bir göstergesi olabilirdi. Tişörtümü başımdan geçirirken hapşırdığımda, burnumu çekerek tişörtü düzelttim ve alt pijamamı da giyerek yorganımı çekip yatağın içine oturdum. Bacaklarımı kendime çekerek bağdaş kurduğumda, tam olarak beynimdeki ipinin ucunu kaçırdığım soruları düşünüyordum.
Partiye gidişimiz, Buğra’nın Nisan’ı çekip öpmesi, tek kelime etmeden tekrar beraber olmaları, Melih’in ettiği iltifat, Mine’nin soğuk bakışları ve ardından gerçekleştirdiği o çirkin sahne, Pamir’in…
Tekrar hapşırdığımda bir toz bulutuymuş gibi dağıldı cümlelerim. Dikkatim uçup gittiğinde, odamı incelemeye başladım. Korkunç bir odam vardı.
Duvarlar mat siyah duvar kâğıdıyla döşenmişti, bir duvar boylu boyunca işlemeli bir siyahtı ama. Bu fikir annemde çıkmıştı. Büyük giysi dolabım, komodinim, kenardaki çekmeceliğim, çalışma masam ve oda boş kalmasın diye kenara yerleştirdiğim aynalı masam da siyah ahşaptı. Dolabımın içi, siyah ayakkabılardan ve siyah kıyafetlerden oluşuyordu. Bilekliklerim, takmadığım yüzüklerim ve kolyelerim bile siyahtı. Nevresim takımlarım, odamdaki küçük banyo, halım, parkeler…
Hayatımdaki tek renk, okul formamdı diyebilirdim. Bir de kahverengi saçlarım. Eğer takmasam, lenslerimi çıkardığımda çıplak kalan gözlerime de renkli diyebilirdim sanırım. İnsanlar hep siyahı karanlık, beyazı saflık, masumluk olarak görmüştü ama bana göre öyle değildi. Siyah saflıktı, siyah kirlenemez bir renkti çünkü bütün renkleri sömürür, yine de kendi berraklığından ödün vermezdi ama bir kırmızı, bir yeşil öyle miydi? Değildi. Beyaz da elbet öyle değildi. Hatta beyaz en kirli renkti. Bütün renkleri içine katsanız, bir daha yüzüne bakamayacağınız bir renge dönüşürdü beyaz. O yüzden saf değildi, hiçbir zaman olmamıştı. Beyaz zayıflık demekti. Ben zayıf değildim. Ben güçlüydüm. Ben bana ne kadar zarar vermeye çalışırsanız çalışın, sizi sömürür ve atardım. Canım yansa bile bunu size asla göstermezdim, insanların içinde ağlamazdım, yalvarmazdım. Sadece… Sadece bir istisnam vardı bu konuda, kendisi de istisna olduğunu bilmediği için beni değiştiremezdi. Bu yüzden hayatıma kirli renkleri katıp berraklığımı bozamazdı insanlar. Yüzümün önündeki saçlarımı çekip de, bana hayatın berbatlığını gösteremezlerdi çünkü ben zaten o dünyayı biliyordum. O dünya kirliydi. O dünya bütün renkleri barındırıyordu ve siyahı dışlıyordu. O dünya bütün renkleri birbirine katıp kirletiyordu. İnsanlar siyahtan korkuyorlardı, kirli buluyorlardı, karanlık ve çirkin… Ama asıl saf, asıl temiz, asıl iyi siyahın ta kendisiydi.
Okulda sürekli renkli, marka ve cıvıl cıvıl giyinen bir kız düşünün. Ne kadar sevimli ve şirin değil mi? İnsanlara gülümsemese bile kimse onu yanlarına konuşmaya yaklaştığında dışlamaz. Kimse onu istemezlik yapmaz. Çünkü o renkli giyiniyordur ve iyi görünür size. Belki de asıl kötülük, asıl şeytan odur, nereden bilebilirsiniz ki? Sadece yargılayabilirsiniz.
Bir de siyah giyinen, saçlarını hep açık bırakan ve yüzünün önünden çekmeyen bir kız düşünün. Aşağıdan başlıyorum: Siyah botlar, siyah bir pantolon, siyah bir tişört, siyah bir ceket, uzun koyu renkli saçlar, siyah bir sırt çantası, siyah defterler, siyah kalemler… Gözleri lens olsa bile siyah. Her şey siyah. İşte o kız, melek olsa bile kimse ona yanaşmak istemez. Şeytan gibi, mazoşist gibi ve hatta terörist gibi görünür etrafındakilere. Dışlanır. Silikleşir. Onunla göz göze gelenler somurtur, belki korkar, hatta korktuğu için kötü duruma düşürmeye çalışır… Ama asıl iyi, asıl melek odur. Peki insanlar ne yapar? Yargılar. Sadece yargılar. Çünkü giyim tarzınızı bile değiştirmeniz beklenir sizden, sırf o önyargılı bakışları kendinizden uzak tutmak için.
Ama ben değiştirmedim. Daha bir bağlandım siyaha gün geçtikçe. Daha bir benimsedim. Daha bir istedim. Her şeyim siyah olsun istedim… Ve bunu istediğimde sadece on üç yaşındaydım. Normal bir yedinci sınıf öğrencisiydim. Sadece yedinci sınıftaydım ve biraz kilo aldığımı düşündüğüm için siyah giyiniyordum.
Zaman. Geçecek derler, zamana bırak derler ama zaman iyileştirmez. Zaman öldürür. Zaman değiştirir. Zaman sizi uçuruma sürükler ama asla iyileştirmez. Sadece bir yarayı kapatırken yenilerini açar ve siz fark etmezsiniz bile. Zaman katildir. Eli kanlı, kötü bir katil. İnsan katili. Çocuk kalmış ruhların katili. Masum düşüncelerinin arkasına saklanmış küçük çocukların, ellerindeki oyuncaklarını kendilerine bırakmalarını bekleyen ve onları kıran bir katil.
Umut. Umut et derler, umudun olsun derler. Umut bir şeyi başarabilmenin ilacıdır derler ama umut çoğu zaman ölüm sebebidir. Umut öldürür insanı bazen… Ne komik değil mi? Bize istediğimiz yolda eşlik eden umut, bazen iki dağ arasında köprü olur, bazen de iki yola arasındaki bataklık. Bazen hayat verir, bazen öldürür.
Karanlık odama yansıyan beyaz bir ışık dikkatimi çektiğinde, düşüncelerimden arınıp bakışlarımı perdesi açık kalmış pencereme çevirdim. Ayağa kalkarak perdeyi çekmek için uzandığımda, sokağın başındaki araba gözüme çarpmıştı. Siyah bir Porsche. Araba sessizce ilerlediği sokakta ait olduğu evin önünde durduğunda, sürücü kapısından kaslı ve kızların hiç de masum olmayan hayallerini süsleyebileceği yakışıklılıkta, hafif cüsseli bir erkek çıktı. Bu Pamir’di. Arabasının kapılarını kilitlemeden evinin kapısından içeriye girdiğinde, taksi beklerkenki hâlimi hatırladım, salep ve tarçın kokusunu anımsadım. Sanki buradaydı ve ben gerçekten onun kokusunu alabiliyordum ama gerçek acıydı. O burada değildi ve benim hissettiğim koku sadece bir anımsamaydı.
Gelişi güzel park ettiği arabasına doğru hareket eden bir Pamir gördüğümde kaşlarım çatıldı. Evinin ışıkları yanmıyordu, kapıyı çarpıp arabaya doğru hareket etmişti. Bu saatte nereye gidiyordu? Sabaha kadar çocuklarla içecek miydi? Endişe ve sorular, beynime giden yoldaki merak merdiveninden büyük bir hızla tırmanırken o tekrar arabasına bindi ve kıvrak bir hareketle dönüp, sokağın çıkışına doğru sürdü. Arabasına binerken eline aldığı spor çantası dikkatimi çekmişti.
Masanın üzerinde bıraktığım telefonumu alarak hızlıca Nisan’a bir mesaj yazdım.
Kime: Nisan
”Ne yapıyorsunuz?” (1.58)
Elimde telefonu döndürerek perdeyi de kapatıp yatağa oturduğumda bağdaş kurarak dirseklerimi bükülmüş dizlerime yasladım ve yüzümü ellerimin arasına alarak telefonu hemen karşıma, yatağın üzerine bırakarak gözlerimi ekranına diktim. Birkaç dakika sonra ekran aydınlandığında hemen ekran kilidini açarak mesaja tıklamıştım.
Kimden: Nisan
”Buğra’yla sahildeyiz şu an, konuşuyoruz biraz. Sen iyi misin? Öyle çekip gidince, ne olursa olsun endişelendim. Hem uyumamışsın da. Bir şey mi oldu?”(2.04)
Parmaklarımı dokunmatik ekranda kaydırarak hızlıca bir cevap yazdım.
Kime: Nisan
”Grup dağıldı mı? O gitti mi? Diğerleri ne yaptı?” (2.05)
Kimden: Nisan
”Melih kızları eve bıraktı, kendisi de eve geçecekti oradan. Kaan sızacak kadar içince ona da bir taksi çağırıp eve gönderdik. Pamir senden sonra ortada kayboldu. Bir şey mi oldu Nil? “(2.07)
Kime: Nisan
”Sadece merak ettim. Size Buğra’yla iyi eğlenceler, yarın bütün detayları istiyorum. ”(2.08)
“Siktir.” Sessizce mırıldanarak elimle yüzümü sıvazladığımda gerçekten pot kırdığımı anlamıştım. Ben karşımdaki Nisan da olsa kimseyle özel hayatı hakkında konuşmak istemez, bütün detayları istiyorum gibi bir cümle kurmazdım. Birkaç dakika sonra ekran tekrar aydınlandığında açıp mesajı okudum.
Kimden: Nisan
”Yarın ne boklar yediğini anlatacaksın, büyük pot kırdın Siyah Kuğu.”
Dudaklarımı birbirine bastırarak telefonu komodinin üzerine bıraktıktan sonra loş bir ışık yayan gece lambamı kapattım ve başımı yastığa koyarak gözlerimi kapattım. Nereye gidiyordu? Elindeki çantada ne vardı?
Ben taksi beklerken duvara yaslanmış sigara içiyordu, demek ki o kısımdan sonra Duru’yu reddedip gitmiş ve içeriye girmemişti.
Bu dudaklarıma bir gülümseme için izin verirken onu düşündüm. Bugün çok dolu bir gün olmuştu. Sabahki fotoğraflar yüzünden çıldırıp yukarıdaki işleri karıştırmıştım, onunla merdivenlerde bir kavganın eşiğinden dönmüştüm, bileğimi tutmuştu, bana Şarlatan demişti, partide aynı masaya oturmuştuk, bana laf sokma çabasına girmişti, lavaboya giderken uzun ve biçimli parmaklarımı aynı gün içerisinde bir kere daha bileğime sarıp beni uyarmıştı. Ayrıca ışıklar kapandığında, onunla aynı anda dışarıya çıkmış olmalıydık. O benden önce davranarak dışarıya çıkmış ve bir sigara yakmış olabilirdi, ben de ondan birkaç saniye sonra gelip bir taksi çağırmıştım… Sonra, sonra kokusu… Gerisi salep ve tarçın. Biraz da sigara dumanı.
Aşağıdan yükselen bir kahkaha odak noktamı alt üst ederken yorganı üzerime çekerek arkamı döndüm ve elimi yastığın altına sokarak derin bir nefesi ciğerlerime çektim. Nisan, yeniden Buğra’yla birlikte olduğuna göre onların grubuyla takılmam gerekebilirdi ve bu durum benim için başa çıkılamaz bir hâle gelebilirdi ama her şeyden önce, onunla aynı ortama girmenin düşüncesi bile kalbimi deli gibi çarptırmaya yetiyordu. Bazen, o küçücük organı göğüs kafesimden dışarı fırlatıp kanatlanarak uçacağını düşünmüyor değildim. Sadece onunla birlikteyken kendimi o kadar sıkıyordum ki, düşünmüyordum bile.
Nazım Hikmet’in bir sözü vardı: Öleceğini bile bile nasıl yaşar insan? Ya çıldırır, ya da unutur bir gün öleceğini. Ben de onu sevdiğimi bile bile nasıl onun yanında durabilirdim? Çıldırmamak için, onu sevdiğimi onun yanındayken kalbimin kapalı kapıları ardına zincirliyordum. Böylece saçma sapan hareketler yapmıyor ve ona belli etmiyordum.
Kâbuslarla dolu, ara ara uyandığım bir geceyi geride bırakarak uyku mahmuru bir şekilde sabaha uyandığımda lacivert gökyüzü penceremden taşıyordu. Perdemin aralığından odama sızan ışık süzmesi gözlerime nüfuz ettiğinde, alarmımın çalmasına yalnızca on beş dakika kalmıştı. Bu işkenceye daha fazla dayanamayacağımı düşünerek kalktım ve banyoya geçerek yüzümü yıkadım. Çoğu gece böyle oluyordu ve ben uyuyamıyordum.
Gördüğüm rüyaları hatırlayamıyordum da ama bilinçsiz bir şekilde korkuyordum. Güvende hissetmiyordum. Uykusuzluğum dayanılmaz bir raddeye geldiğinde ise erkenden yatağa giriyor, o an bayılıyor gibi oluyordum ve sabaha kadar uyanmıyordum. Gecelerim bu şekilde geçiyordu ve buna bir çözüm bulmak istediğim tek şeydi.
Bir keresinde evlerinin bahçesindeki ağaçtan penceresine tırmanıp, yatağındaki yastıklardan birini âdeta çalmıştım Pamir’in. Yokluğu hiç anlaşılmamıştı. Hafiften salep ve tarçın kokan yastık bir hafta boyunca kollarımdaydı ve o hafta o kadar huzurlu uykular çekmiştim ki… Huzurlu ve güvende hissetmem için kendisine bile ihtiyacım yoktu, bunu anlamıştım o zaman. Kokusu yeterdi, tenine değdiğini bildiğim ve onun gibi kokan bir yastık yeterdi.
Salebi sevdim söylenemezdi ama üzerine tarçın döküp içsem, huzurlu bir şekilde uyuyabilir miydim? Çünkü yastıktaki koku bir hafta sonra kaybolmuştu ve ben yıkayıp onun odasına geri bırakmıştım. Keşke kokusunu bir kavanoza saklayabilseydim… Anne ve babamın bilim insanı olmalarını kullanıp, bir parfüm oluşturmalarını isteyebilirdim ve yastığıma sıkıp huzurla uyuyabilirdim o zaman. Onunki gibi olur muydu? Onun tarçınlı salep kokusu biraz ağır ve acıydı ama. Çok fark edilmiyordu, ama yine de çok hafif bir sigara sinmişliği vardı. Çok mu içiyordu acaba? İçmese olmaz mıydı? Sigara içen insanların daha az yaşadığını ve akciğer kanserine yakalanma ihtimallerinin daha yüksek olduğunu biliyordum. Dün gece dudağındaki yara için bile çok üzülmüştüm, onu zehirleyen sigara için de üzülmem normal miydi?
Gittikçe saplantılaşıyor, dedi içimde dikilip yeni uyandığını belli ederek gözlerini ovuşturan kötü kız. İyi olana dönmek istedim ama onun uyuduğunu biliyordum. Birkaç saniye sonra kulaklarını dikmiş bana baygın bakışlar atan kötü kız da kafasını devirip uyuduğunda, derin bir nefes verip dişlerimi fırçaladım. Bu sabah dans antrenmanı yoktu, bu yüzden çok şanslıydım. Bedenimi iyi hissetmiyordum, dans edecek gücüm olduğu söylenemezdi. Üstelik gecenin bir yarısı uyutmayan kötü rüyalar sonucunda anne ve babamın o hâllerini kafama takmış ve başımı ağrıtmayı başarmıştım.
Düz saçlarım omuzlarımdan sarkarken, dolabımı açıp kışlık formayı çıkardım. İşte buydu. En sevdiğim. Havalar soğumaya başladığı için bir hafta içinde tüm öğrencilerin bu formaya geçeceğini biliyordum, o yüzden şimdi giysem kimse bir şey diyemezdi. Okulun iki forması vardı: Biri yaz ve ilkbahar döneminde giydiğimiz, krem etek ve beyaz lakostan oluşan takımdı. Diğeri ise siyah bir pantolon ve beyaz tişört üzerine siyah hırkadan oluşuyordu. Siyah pantolonumu giyip siyah bir atleti kafamdan geçirdikten sonra okulun armasının basılı olduğu beyaz tişörtü boş verip okulun hırkasını da yanına atarak başka siyah, kapüşonlu bir hırka giydim. Siyah çoraplarımı ayağıma geçirdikten sonra bileğimin biraz daha üzerine gelen siyah botlarımı giydim ve bağcıklarını bağlayıp fırlamamaları için sıkıştırdım. Siyah ceketimi de üzerine giyip siyah sırt çantamı alarak odamdan çıktım. Merdivenden inerken telefonuma kulaklığımı takmaya çalışıyordum.
Salon aynı vaziyetteydi, anne ve babam odalarında olmalılardı. Koku burnuma gelir gelmez hırkamın kapüşonlusunu kafama geçirip saçlarımı iki yandan saldım ve sonunda kulaklıklarımı kulağıma geçirerek telefonumu ellerimle birlikte ceketimin cebine soktum. Yavaş yürürsem, erken çıktığım için normalde okulda olduğum aynı zamana denk getirebilirdim ama her ne kadar dişlerimi fırçalamış olsam da, dün geceden kalan mide büzüşmesini hâlâ hissedebiliyordum. Midem resmen açlığını ilan etmiş, oraya bir şeyler göndermem için yukarıya sinyaller yolluyordu. Bu yüzden adımlarımı hızlandırarak sokağın çıkışına yürüdüm ve caddeye çıkarak bir pastaneye girdim. Zeytinli bir poğaça ve şeftali suyu aldıktan sonra tekrar sokağa çıktım. Hava durgundu, hafif esiyordu ve bu saçlarımı uçuşturuyordu. Bulutlar gökyüzünü kaplamıştı. Gökyüzü sanki aldatılmış bir kadındı da, az sonra ağlayacakmış gibi bir sinyal veriyordu. Bunu düzeltebilirdim ama o kadar yorgundum ki kontrol altına alabileceğimi sanmıyordum. Okulun olduğu sokağa girdiğimde, elimdeki boş pastane paketini ve ben hepsini bitirmeden önce şeftali suyunu barındıran cam şişeyi çöp kutusuna atmak için karşıya geçecektim ki, sokağa hızlı bir giriş yapan siyah Porsche bana çarpmadan hemen önce önümde durdu. Ani bir korkuyla elimdeki cam şişe ve pastane paketi yeri boylarken tiz bir kırılma sesi kulaklarımı doldurmuştu. Çıldırmaya yüz tutmuş yerinde debelenerek bu onun arabası! diye çığlıklar atan kalbimi mi, yoksa ayaklarımın dibine şiddetli bir şekilde düşmüş cam şişesini mi düşüneyim bilmiyordum. Zira fırlayan bir cam parçası hemen bileğime saplanmıştı. Dudağımı ısırarak bileğimdeki sızıyı unutmaya çalıştım ama deli gibi acıyordu.
Arabanın sürücü kapısı açılırken, bileğime dönen bakışlarımı kaldırdım ve oraya çevirdim. O da kışlık formayı tercih etmişti. Siyah bir pantolon giymişti. Siyah bir kapüşonlu ve siyah bir ceket. Okul kışları, yaz ve ilkbahar döneminde sıkı tuttuğu forma anlayışını gevşetiyordu. Sade giyinirsek, hiçbir şekilde karışmıyorlardı bu yüzden altımızda siyah pantolon olması ve çok renkli giyinmemek şartıyla serbest gelebiliyorduk.
“Önüme atlayacak başka zaman bulamadın mı?”
Öfkeyi hissedebiliyordum. Hislerimi kalbimin kapalı kapıları ardına zincirlerken öfkemi bütün vücuduma saldığımı da öyle. Hâlâ onunla görülebilmek ve gruplarına katılabilmek, kısacası popüler olabilmek içi bunları bilerek yaptığımı düşünüyordu. İstemsizce içeride, kalbimde bir şeylerin paramparça olduğunu hissettim. Tıpkı avuçlarımdan kayarak yere düşen boş şeftali suyu şişesi gibi, parçalara ayrılmıştı bir şeyler ama bu sefer cam bileğime değil, doğrudan kalbime batmıştı.
Sinirle ona döndüğümde bileğimin sızlamasıyla acı ile inledim. Sağ kalan elimi kolumun etrafına sararak yukarı kaldırdığımda ne kadar kötü olduğuna bakıyordum. Aslında çok da kötü değildi, birkaç kılcal damarımı kestiği kesindi ama.
Bileğime çevirdiği bakışları koyulaşırken yaralandığımı fark etti. Salak. Ruhuma batırdığı cam parçaları içeride bundan daha fazla kan akıtıyor ve canımı yakıyordu ama onun görebildiği, şimdilik sadece bileğime saplanmış bu cam parçasıydı.
“Yaralandın mı?”
Bunu öyle bir sesle söylemişti ki, o an bileğimin acısını bırakıp kollarımı ona dolayabileceğimi hissettim. Yine de sert görüntüsünü ve bakışlarının keskinliğini koruyordu, değişen tek şey koyu kahvelerinin yoğunluğuydu.
“Önüne atlamak için böyle bir zamanı seçmiş bir kız için gayet ideal bir ceza,” diye mırıldanarak acıyla çattığım kaşlarımı bileğime çevirdim. Ah, siktir. Az falan acımıyordu, deli gibi acıyordu. Bileğimden akan kan asfalta damladığında sertçe yutkundum. Bir özür için bakışlarımı ona çevirdiğimde sadece bileğime bakan boş bakışlarını fark ettim ve tekrar mırıldandım. “Neyse ya, boş versene.”
“Dur, dur, dur,” dedi hızlıca tek elini kaldırıp gözlerime bakarak. O ana kadar yüzünün hâlini fark etmemiştim. Gözaltları hafif çökmüştü ama dikkatli bakmayınca belli olmuyordu, dudağındaki minik yara varlığını hâlâ belli ederken uykusuz kaldığı her hâlinden belli oluyordu. Gecenin ikisinde bir yere gittiğini biliyordum, acaba oradan geri dönmüş müydü? Uyuyabilmiş miydi orada ya da uyuyabileceği bir yere gitmiş miydi? Bütün gece bir kızla birlikte yatakta olmasını ve bir iki saat de olsa gözlerini kapatabilmiş olmasını, bütün gece ayakta olmasına ve direksiyon kullanmasına tercih ederdim. Benim ne kadar canımın yandığı önemli değildi, canım hep yanardı benim. Hep yakardı bilmese de. Önemli olan oydu benim için… Uyuyabilmiş olması, öncesinde ne yapmış olursa olsun bir iki saat gözlerini dinlendirebilmesi, kokusunu başının altına yasladığı yastığına geçirmesi…
“Atla arabaya, okul yukarıda. Aynı yere gidiyoruz zaten.”
Gözlerimi kısarak onu süzdüm. “Sen karşılıksız bir şey yapmazsın.”
Bir elini ensesine atarak “Doğru,” dedi ve nefes verdi. “Ama bileğine girmiş cama bir nevi ben sebep oldum, seni okula götürüp revire en kısa sürede bırakmakla da karşılığını ödemiş olacağım.”
Sadece karşılık için, diye fısıldadı çoktan uyanmış iyi kız. Sadece karşılık için onun arabasına bineceksin ve seni götürecek. Yerinde başkası olsaydı, ona da aynısını yapardı. Onu da alırdı arabasına. Kendini kandırırsan, sonunda üzülen yine en olursun.
Gözlerini devirdikten sonra kafasını sallayan kötü kız da ellerini beline atmış bir şekilde Pamir’i süzüyordu. Bir özelliğin yok, Nil. Ona baksana… Sen ve o, imkânsızsınız.
İmkânsız.
“Hayır, gerek yok.” Yolun ortasında durmaktan vazgeçip karşı kaldırıma geçtiğimde teklifini reddetmeme şaşırmış gibi bir hâli vardı. “Emin misin?” dedi afallamış bir şekilde ama tavrımı bozmadan cevap verdim. “Eminim, istemiyorum.” Emin değilim, istemiyorum.
Gece neredeydi?
“Sen bilirsin.” Omuz silkerek arabasına geri bindiğinde öküz, dedim kendi kendime. Bileğimde bir cam parçası vardı, bilmem farkında mıydı? Ve bunun tek sebebi o ve dalgın aptal davranışıydı.
Dalgın aptal davranış.
Dalgın.
Uyumamıştı. Bütün gece ayakta kaldığının veya uyumadığının göstergesi buydu, dalgındı. Onu tanıyanların bilmesi gereken şeylerden biri de Pamir Yelkıran asla dalgın olmazdı. O her zaman mükemmel davranışlar sergileyen olmuştu. Üstelik bir gecelik uykusuzluğun onu raddeye getirmeyeceğini de biliyordum, en az iki üç gecedir uyumuyor olmalıydı. O da benim gibi kâbuslar mı görüyordu yoksa?
Derin bir gök gürültüsüyle adımlarımı hızlandırdım. Bunu durdurabilirdim ama yapabilecek gücü kendimde bulmuyordum, artı olarak durdurmak istediğim de söylenemezdi. Ayrıca sokakta birkaç kişi daha vardı ve ben ne zaman havayla oynasam hafiften güçsüzleşiyordum, toparlamam birkaç saatimi alıyordu. Bu yorgunluk ve uykusuzlukla yere yığılabilirdim.
Siyah Porsche havalı bir şekilde yukarı çıkıp okulun bahçesine döndüğünde derin bir nefesi ciğerlerime çekip sık sık attığım adımlarımı bahçe kapısına yönlendirdim. Okuldan içeriye girerek binaya yürüdüğümde, o da otoparka kolay bir şekilde park ettiği arabasından çıkıyordu. Etraftaki kızların ona ağızlarının sularını akıtarak bakmalarına dayanamıyordum ama buna karışabilecek bir konuma değildim, ben onun fotoğrafımı gösterip “Aynı okulda mısınız?” diye sorsalar “Sanmıyorum, onu hiç görmedim.” diyeceği hiç kimsesiydim sadece. Silik basit, hayalet bir kızdım. Saçları yüzünü gizleyen, siyah giyinen ve ortalıkta ruh gibi dolanan o kız.
Bakışları bana ve elimin arasına alarak havada tuttuğum bileğime kaydığında gözlerimi ondan çekip binanın içine girerek alt kata indim. Revire doğru yürüyerek kapıyı açıp içeri girdiğimde, Gözde Hemşire’nin kahvesini yudumlayıp gazetesini okuduğunu gördüm.
Birkaç dakika sonra ise bileğimdeki cam kırığı çıkmıştı, bileğim kalın bir sargı beziyle sarılmış ve temizlenmişti. Acı yerini hafif bir sızıya bırakmıştı ve artık o kadar da çok acımıyordu canım. Dikişe gerek kalmadığı için şanslı sayabilirdim sanırım kendimi.
Üçüncü teneffüste sevgilisinin özlemine dayanamayan Nisan’la öğle teneffüsünü bekleyemeyen Buğra’nın yanına iniyorduk. Daha doğrusu bahçeye, her zaman oturdukları çardağa doğru ilerliyorduk. İlk üç ders boyunca uyuklamış, onun anlattıklarını tam olarak dinleyememiştim ama ana fikrin o ve Buğra olduğuna yemin edebilirdim. Sadece, kafamı koyup uyumak geliyordu içimden ama onların yanındayken de uyuklayacak değildim.
Bahçede beni de peşinden sürüklerken hızla esen korkunç soğuklukta bir rüzgârla yerime çakıldım. “Ceketimi de mi alsaydım? Bu hırkayla üşüyorum sanırım.”
“Sen zaten hep üşüyorsun,” dedi gözlerini devirip bir saniye bekledikten sonra yürümeye devam ederken.
“Hadi ya? Buldun tabi sevgiliyi, sat arkadaşını sat sen.”
“Ya öyle değil…” Durup bana dönerek beklediğinde sıkıntıyla nefes verdi. “Tamam, tamam,” dedim onun bu hâline gülerek. “Hadi yürü. Beklemeyelim. Teneffüs kaç dakika ki zaten?”
Adımlarımız tekrar o çardağa yöneldiğinde, etraftaki kızların da oraya bakıp gülüştüklerini fark ettim. Yine. Yeniden. Ya da her zamanki gibi mi demeliydim? Pamir onların rahatça izleyebileceği bir pozisyona oturuyor, bir şey düşünüyor gibiydi. Kaan ve Melih telefonlarında bir şeye bakıyor, Yaren’le bir şey tartışıyorlardı. Duru orada tapu mankeni gibi Pamir’i izliyordu Buğra da uzaktan geldiği gördüğü sevgilisine doğru bakarak sırıtıyordu.
Çardağa geldiğimizde kenara oturup somurtmaya başladım. Nisan “Selam millet,” diyerek gayet samimi bir şekilde Buğra’nın yanına oturduğunda konuştukları şeyi dinlemedim.
“N’aber güzellik?” sesiyle Melih’e döndüğümde, bundan rahatsız olmuştum. Bana iltifat etmesini istemiyordum. Kendimi berbat hissetmeme neden oluyordu. Mümkünse hiç kimse bana iltifat etmesindi. “Külkedisine dönmüşüz bakıyorum yine.”
Aptal değildim. Melih’in ilgisini çektiğimin farkındaydım ama sadece bunu gerçekten istemediğimden dillendirmek zor geliyordu. Veya aptal olan bendim, Melih sadece öylesine takılıyordu. Onun diğerleri gibi kızlar konusunda rahat bir kişilik olduğunu biliyordum bu yüzden ona bunlar normal geliyor olabilirdi ama benim kitabımda buna düpedüz asılmak, flörtleşmek deniyordu ve ben karşılık vermek istemiyordum. Hele de Pamir’in yanında…
“Her zamanki hâlim.” Ona sahte bir gülüş gönderdikten sonra önüme dönecektim ki Pamir’in bileğime inen bakışları altında donakaldım. Kendini suçluyor olabilir miydi?
“Koluna ne oldu?” dedi bakışlarını yüzüme çıkartmadan. Mine’nin dikkati hemen bana kesildiğinde gözlerinin de koyulaştığını hissedebilmiştim.
Diğerlerinin dikkati de bana çekildiğinde Nisan kaşlarını çatarak hırkamın açık bıraktığı sargılı bileğime çevirdi bakışlarını. Muhtemelen Ben bunu nasıl fark edemedim? düşüncesindeydi ama öyle yorgundum ki, unutuvermiştim. O da neler olduğu hakkında sıkıştırmadığı için bir şey anlatmamıştım tabi. Şimdi ise onun da merakı bakışları gözlerime çevrilmişti.
“Dengesiz hıyarın teki sabah az kalsın bana çarpıyordu,” dedim keyifli solgun bakışlarımı yüzüne çevirerek. “Ayyaşın tekiydi. Tam bana çarpacakken durunca panik oldum ve elimdeki meyve suyu şişesi sertçe yere düştü. Düşüp paramparça olan cam kırıklarından biri bileğime saplandı.”
Mine kışlıklarını giymediği için eteğinin örtebildiği kadar kalan bacaklarını birbirine geçirip bacak bacak üzerine attı. Bana cüretkâr bir bakış attığında bakışlarımı kaçırdım.
Pamir tam “Dengesiz hıyar mı?” diyerek karşı çıkacakken etraftan ve Melih’le Kaan’ın da telefonundan yükselen mesaj sesiyle sustu. Mine hızlıca cep telefonunu çıkardıktan birkaç saniye sonra ekrana bakarak güldü. “Meyve suyu şişesi mi? Zaten hiç inanmamıştım. Sen şuna ilgi çekmek istiyorum, ergenliğimi yaşayamadım desene.”
Kaskatı kesildim. Etraftaki bakışlar birer birer bana dönerken Pamir de telefonunu çıkarmış, bir şey okuyordu. Cep telefonumu çıkartarak herhangi bir mesaj aradım ama bulamadım. Nisan’ın bakışları bana döndüğünde kafamı kaldırarak ona doğru bakıyordum. “Nil…” dedi ama dudağını ısırarak kafasını telefona eğdikten hemen sonra sustu ve gözlerini kapattı.
“Ben bu dedikoducu sürtüğün anasını, avradını…”
Buğra’nın küfürü yarıda kesildiğinde uzanıp Nisan’ın telefonunu aldım ve ekranda açık kalan mesaja baktım. Az önce çekilmiş bir fotoğraf süslüyordu ekranı ve hemen altında da bir link vardı. Linke tıklayıp açılmasını bekledim ama etrafı korkunç bir sessizlik kaplamıştı. Link açılırken fısıltılar ve konuşmaların da arttığını hissetmiştim.
Dün geceden bir fotoğrafla başlıyordu yazı. Boydan bir fotoğrafım vardı ve bunun Buğra’yla Nisan’a gülümserken çekildiğine yemin edebilirdim. Altında Silik kızın hazin değişimi, yazıyordu. Hemen alta indiğimde, lavaboya gitmeden önce Pamir’i kolumu çektiği sahne yer alıyordu. Yoksa yeni bir aşk mı?
Parmaklarım aşağıya kaydığında Mine’nin Pamir’in kucağına oturduğu an vardı. Ya da sadece bir eğlence, yazıyordu altında ve kenara da özellikle benim tepkim kırpılmıştı. Ama asıl sorun bunlar değildi…
Az önce çekilmiş bir fotoğraf yüzümdeki bütün kanın çekilmesine neden olurken, sargılı bileğimi net bir şekilde gözler önüne seren fotoğrafın altına çevrildi gözlerim. Yoksa okulda mazoşist bir delimiz mi var? Ah, bu günlerde insanlara hiç güvenilmiyor! Bir dahaki sefere tavsiye: Bileğini dikine kesmeyi dene. Direkt morga gidersin güzelim.
Midem bulanıyordu. Sabah yediğim zeytinli poğaça ve şeftalili meyve suyunun boğazımı tırmandığını hissedebiliyordum. Böyle iğrenç bir yalanı kim uydurmuştu? Bu iftirayı benim gibi sessiz bir kıza atacak kadar alçak olabilir miydi bir insan?
“Bu…” diye mırıldandım ama devamını getiremedim.
“Yalan.”
Gözlerimi kaldırabildiğim kadar kaldırdığımda, karşımda oturmuş gözlerini bana çeviren Pamir’le göz göze geldim. Kokusuna ihtiyacım vardı ama ona sarılamazdım. Sarılamazsam hemen burada ağlayabilirdim. Bu yüzden ondan bana doğru ılık bir esinti gönderdim. Salep ve tarçın kokusu burnuma dolduğunda biraz olsun rahatlayabilmiştim. Melih, Kaan ve Buğra bu tarafa meraklı ve önyargılı bakışlar atan insanlara kesin sesinizi tarzından bir bakış attığında herkes kafasını başka bir tarafa çevirmişti.
“Çok mantıklı bir yalan öyleyse,” diye devam etti Mine ama onunla ne uğraşmak istiyordum ne de uğraşabilecek gücüm vardı şu an. Çünkü benim doğruma inanmaktansa benim aleyhimde bir yalana inanabileceğini hissetmiştim.
Zilin sesiyle bahçedeki nöbetçi öğretmen de banklardakileri binanın içine çağırarak içeriye doğru hareket ettiğinde sertçe yutkundum. “Kim bu Dedikoducu Kız?” dedim sertçe. Sanki bu ses benim değildi, tanıyamamıştım bile. “Bilen var mı aranızda?”
Kaan ve Melih ateş ediyormuşçasına ellerini havaya kaldırdıklarında, Buğra da bilmiyorum dercesine omuz silkti. Yaren ve Mine’nin bakışlarından da bilmediklerini anlamıştım ama Pamir yere doğru boş bakıyordu. Beni duyduğunu bile zannetmiyordum.
“İçeri girelim,” dedi Buğra. “Bu konuyu sonra konuşuruz.”
Masadakiler teker teker kalkarken yanıma gelen Nisan’a “Siz gidin,” dedim keyifsizce. “Ben girmeyeceğim bu derse. Burada kalayım biraz, temiz hava alırım.” Sessizce kafasını salladığında o da gitmişti. Ayaklarımı kırıp dirseklerimi bacaklarıma yaslayarak çenemi avuçlarım arasına aldığımda, gözlerimi kapattım.
Bu okuldaki kimseye zarar vermemiştim, aslına bakarsanız yaşayan veya yaşamayan herhangi birine de zarar verdiğimi düşünmüyordum. Neden bunu bana yapmıştı? O kız kimdi? Bu fotoğrafları fark ettirmeden böylesine nasıl çekebilmişti?
Küçükken bir yavru köpek sahibi olmuştum. On yedi yaşıma kadar onunla yakın olmuştum hep, Nisan akşamları evine gittiğinde gece boyunca bahçede onunla oynar, onuna yatıp yıldızları izlerdim. Adı Kara’ydı. Nadir bulunan bir türdü, normal; sizinle yaz günlerinde oyun oynayabilecek irilikteydi ama siyahtı. Onu edindiğimde sadece on bir yaşındaydım ve şimdi ilk geldiğindeki hâlinden eser yoktu. O öyle, dost canlısıydı ki… Bazen insanlardan tamamen soyutlanıp sadece hep onunla kalmak istiyordum. Hayatın bir gün bana böyle bir kazık atacağını biliyordum, üstelik bunun son olmayacağının da farkındaydım ama böyle olacağını hiç düşünmemiştim. Böylesine ani, böylesine nefes kesici… Çıkmaz bir sokakta gibiydim. Güçlerimi kullanamayacak kadar yorgun ve hastaydım sanki ve birkaç tane kötü niyetli çocuk beni sıkıştırmıştı. Geçen sene hasta olduğu ve buranın havası onu çok etkilediği için kuzenimle İstanbul’a göndermiştik. Onu çok özlüyordum.
Kalın ve biçimli parmaklar alnımdan aşağıya doğru yamuk bir iniş sergileyerek yüzümün önündeki saçları çektiğinde tam olarak önümdeki siyah gölgeyi nasıl fark edemediğimi düşünüyordum. Saçlarımı omzumdan aşağı, arkaya attıktan sonra ellerini çekti. “İnsanların düşüncelerine bu kadar kulak asarsan sonunda ya çıldırırsın ya da gerçekten intihar edersin.”
Titreyen bakışlarımı yukarı kaldırarak doğrulduğumda ağlamak istiyordum. Kenara kapanıp, deli gibi ağlamak ve hıçkırmak. Bana dokumuştu. Defalarca kez hayal ettiğim sahnelerden biri gerçekleşmişti. Kalın ve biçimli güzel parmakları yüzümde aşağı kayarak saçlarımı çekmişti ve yüzümü açığa çıkarmıştı. Saçlarım yüzümü örtmüyor, onu saklamıyordu artık.
“Yapamam,” dedim sesim açıkça titrerken ve ayağa kalkarak önünde dikildim. “Çünkü umursuyorum. Lanet olsun ki her ne kadar tam tersi olarak gözükse de umursuyorum. Deli gibi.”
Bakışları bir süre artık tamamı ortada olan yüzümü incelediğinde utanmıştım. Son olarak gözlerimde oyalanan bakışlar aşağı indiğinde ellerini pantolonunun ön ceplerine sıkıştırarak okul binasına döndü. “Tüm dertleri sikik bir üniversite sınavı olmuş bu ön yargılı bakışların sahiplerine acıyorum,” dedi derin bir nefes vererek. “Asıl sınavın insanlık namına verildiğini bilmiyorlar. En acısı da ne biliyor musun? Hepsi o sınavdan kalacak.”
Ve gitti. Cümlesinin sonuna noktasını koyduktan sonra adımlarını okul binasının içine doğru atarak bir süre sonra gözden kayboldu ve beni, boş bahçede, o çardakta yalnız bıraktı. Ya da yalnız olan ben değildim, düşüncelerimdi… Bilmiyorum. Sadece orada durması, parmaklarını kullanarak saçlarımı geriye itmesi ve bana birkaç cümle söylemesi o kadar iyi hissettirmişti ki, attıkları bu iğrenç iftiranın izlerini birkaç saniye içinde silebilmişti.
Sevmek bu muydu? Seni gecelerce uyutmayan, kokusuna bağımlı kılan, vazgeçmen gerektiğini bildiğin hâlde vazgeçemediğin bir uyuşturucu muydu? Seni zehirliyordu, seni öldürüyordu… Kollarına atladığında tutacağını bilsen ölüm döşeğindeki tırtıl kelebeğe dönüşebilirdi ama daha nice iyi kötü anıları tehlikeye atamıyordun çünkü ne olursa olsun o vardı. O yaşıyordu ve sen de yaşamak istiyordun.
Ne kadar acıtsa da, boğulsan da, ruhunu keskin tırnaklarıyla kazıyıp seni ateşe atıp üzerine benzin dökse de bırakamıyordun.
Ve o bunu bilmiyordu bile.
Saçlarımı tekrar önüme atıp hırkamın kapüşonlusunu başıma geçirdim ve yağmaya başlayan yağmurlar beraber yavaş adımlarımı okul binasına çevirdim. Etraf sessizdi. Sanki az önceki sahne hiç yaşanmamış gibi. Binanın içine girerek lavaboya yöneldikten sonra hızla merdivenlerden çıktım ve içeriye girdiğimde suratıma soğuk suyu çarptım.
Okul çıkışı, Nisan beni Buğra’yla buluşacaklarını söyleyerek ektiğinde, eve dönüş yolunu sabahki gibi tek başıma yürümüştüm. Hava bozuktu ve caddeden çıkıp ara sokaklardan birine girdiğinizde yağmurun sesinden başka hiçbir şey duyamıyordunuz. Islak bir köpek yavrusu gibi eve adımlarken sadece birkaç ev kalmıştı önünden geçeceğim ve sonra, gidip ılık bir duş alarak film izleyebilirdim. Belki bir pizza sipariş ederdim ve sessizliğin tadını çıkarırdım. Ya da anne ve babam evde olurdu ve bana dün gecenin açıklamasını yaparlardı.
Yol kenarına park edilmiş mavi bir arabanın altından çaresiz bir miyavlama sesi geldiğinde, adımlarımı durdurarak başımı eğdim ve elimi yüzüme siper ettim. Gözlerimi etrafta gezdirirken aynı ses tekrar ettiğinde, yerlerin ıslaklığına rağmen diz çökmüş, arabanın altına bakıyordum. “Hey?”
Oradaydı. Arabanın tekerleğinin altına sıkışmıştı ve simsiyah olduğu için görünmüyordu bile. Ona uzanmaya çalıştığımda ise geriye kaçıyordu, ürkmüş olmalıydı. Bir saniye. Sadece bir saniyeliğine beynimi kullanarak gücümü ne kadar da salakça şeyler için kullandığımı kendime hatırlattım. Şimdi bu küçük, yavru ve ürkmüş kedi için kullansam belki de önceden kullandıklarımdan daha yararlı olurdu. Bu yüzden etrafı kolaçan ettikten sonra yine de kimse göremesin diye etrafımıza sisten bir duvar ördüm ve kediciğe baktım tekrar.
Zifir.
Onu gördüğümde aklıma gelen ilk kelime buydu.
Havanın kaldırma kuvvetini kullanarak onu incitmeden kendime doğru ittiğimde deli gibi miyavlıyordu. Onu arabanın altıdan çekip çıkardığım an sisin de dağılmasına izin verdim ve ayağa kalkarak kediyi kucağıma aldım. “Çok tatlısın ama sen…” Miyavladı. “Korktun mu Zifir?”
Sanırım adını da bulmuştum. “Seni eve götürüp beslemem gerek.” Kaldırıma çıkıp adımlarımı eve atarken onu kollarımın arasında tutuyor ve kafamı eğerek daha fazla ıslanmasına engel oluyordum. Sonunda eve ulaştığımda bahçe kapısını aralayıp içeri girdim ve anahtarlarımı çıkartarak kapıyı açtım. Görünürde kimse yoktu. Salon temizlenmiş ve havalandırılmıştı, içki kokusu yerine kahve kokuyordu ev. Kahveye dayanamazdım. Bu yüzden kucağımdaki kedicikle birlikte mutfağa yöneldim.
Anne ve babam, karşılıklı oturmuşlar bir şey konuşuyor ve kahve içiyorlardı. Mutfağın ortasındaki tezgâhın üzeri kâğıtlarla doluydu ve babam dinlendirici gözlüklerini takmıştı. Sanırım bir iş üzerindeydiler. “Ayık olmanıza sevindim,” dedim onları süzerek. Annem dudaklarına götürdüğü kahve fincanını durdurup “Nil?” dedi sessizce. Babamın bakışları da bana döndüğünde, kedi korkuyla kafasını kollarıma gömdü ve sessizce miyavladı.
“Onu sokakta buldum ve evde besleyebileceğimi düşünüyorum.” Minnacık ve korunmaya muhtaçtı. Yeni doğmuş olduğu her hâlinden belli oluyordu. Onu sokağa bıraksam bir arabanın altında kalabileceği düşüncesiyle hareket etmiş ve eve getirmiştim, bundan zerre pişmanlık duymuyordum. İzin vermeseler bile onu odamda tutabilirdim çünkü anne ve babamın eve çok da uğradığı söylenemezdi.
“Tabi, tabi,” dedi babam kafasını sallayarak ve gözleri kucağımdaki küçücük bedenini süzdüğünde, dudakları şefkatle tebessüm etti.
“Nil.” Tekrar anneme döndüm. “Dün gece hakkında…”
O an, aslında ihtiyacım olanın bir açıklama olmadığını fark ettim. Onlar iki yetişkindi ve neye içerseler içerlerdi, ben onlara karışamazdım. “Açıklama yapmanıza gerek yok,” dedim. “Ben odamdayım. Bugün dışarı çıkacak mısınız?”
“Hayır,” dedi babam gözlerini Zifir’in küçücük bedeninden ayırıp bana çevirerek. “Hayır, kızım. Birkaç gün evde olacağız, seni ve evi çok boşladığımızı fark ettik. Kendini yalnız hissetmene sebebiyet verdiysek annen de ben de, çok özür dileriz.” Bunu söylerken annemin belinden tutmuş mahcup bakışlarını yüzümde gezdiriyordu. Annemin ve babamın gözlerindeki merhameti gördükten sonra onlara daha fazla dayanabileceğimi düşünmüyordum zaten. Sadece… Yorulmuştum. Yorulmuştum ve yukarı çıkıp Zifir’i temizleyip besledikten sonra uyumak istiyordum. “Affedildiniz,” dedim onlara gülümseyerek ve hemen ardından anneme döndüm. “Anne, ben Zifir’i yıkayıp temizleyeceğim. Sen de onun için sıcak süt hazırlayabilir misin? Henüz çok küçük.”
Annem babamın kollarından çıkıp dolaba yöneldiğinde onlara bu kadar anlayışlı davrandığım için şaşırmış gibiydi. “Tabi Nil, tabi kızım.” Gülümsüyordu. “Ah, kilerde biberon olması lâzım. Senin küçüklüğünden kalmıştı, saklamıştım. Sütü ısıtıp biberona koyarak sana getiririm.”
Kafamı sallayarak babama başımda selam verip “Kolay gelsin,” dedim önündeki kâğıtları göstererek.
“Sana da.” Beni cevaplarken gözleri de Zifir’e çevrilmişti. Kollarımda mayışıp uyuyakalan Zifir’e bakıp gülümseyerek mutfaktan çıktım ve merdivenlere yönelerek odama geçtim. Zifir’i yatağımın üzerine bırakarak üzerimdekileri çıkardım ve siyah eşofman takımımı giyerek saçlarımı kulaklarımın arkasına sıkıştırdım. Zifir’i kucağıma alıp banyoya geçtiğimde, musluğu ılık sıya ayarlayarak onu iki elimle kavradım ve vücudunu temizledim. Gözleri açılmıştı ama bana bakıyor ve tepki vermiyordu. “Hoşuna mı gitti bakalım?” Onaylayan birkaç mırıltı çıkartıp miyavladığında gülümsüyordum. Garipti, kediler duyu sevmez diye biliyordum ama görünüşe göre o çok sevmişti. Çok tatlı, çok küçük ve simsiyahtı. Gözleri de tüyleri gibi siyahtı ve tüyleri yumuşacıktı. Onu temizledikten sonra kurulayarak siyah, küçük bir havlu içerisinde odama geri döndüm ve dolaptan yumuşak siyah bir battaniye çıkartıp katlayarak yatağımın ucuna koydum. Zifir’i de üzerine bıraktığımda, lacivert gözleri etrafı süzüyordu. Minik patilerini tüylerinin içine gizlemiş, yumuşak siyah battaniyeyle âdeta bir bütün olmuş bir şekilde oturmuştu. Birkaç dakika karşısında oturup onu izledikten sonra kapının tıkırtısı dikkatimi oraya vermeme neden oldu. Siyah, ahşap kapım tekrar tıklandığında “Gir,” dedim düz bir sesle. Annem elinde küçük bir biberonla geldiğinde, içindeki sütü görebiliyordum. İçeri girip kapıyı kapattıktan sonra yanıma gelip oturdu ve biberonun ucunu bileğine dayayıp hafifçe sıktı. “Çok sıcak değil, içebileceği ılıklıkta. Ona sen mi içireceksin?”
Kafamı sallayıp Zifir’i tekrar kucağıma aldım ve miyavlamaya başladıktan hemen sonra annem gözlerini onun altına dikti. “Bu bir kız,” dedi gülerek. “Yeni doğmuş bir kız.”
Ona gülümseyip elindeki biberonu aldığımda Zifir’in dudaklarına dayadım. Minik ağzı aralandıktan sonra biberonun içindeki sütü büyük bir açlıkla içmeye başladı. Garip bir duyguya kapılmıştım, sanki anne olmuşum gibi hissediyordum. Onun sorumluluğu artık benim üzerimeydi. Benim küçük, tatlı Zifir’im… Yalnızlığıma ortak olmaya hazır mısın?
Yatakta bir kez daha döndükten sonra sıcak bastığını hissederek yorganı yataktan aşağıya attım. Bu gece 5 Kasım, Pamir’in doğum günüydü. Zifir’i bulduğum günün üzerinden tam bir hafta geçmişti ve saat gece yarısını vurduğunda onun doğum günü olacaktı. Hem bu yüzden, hem de huzursuzluktan uyuyamıyordum. Geri uyusam bile kâbuslardan hemen uyanmayacağımın garantisini veremezdim kendime.
Okuldan sonra hafta sonunu evde Zifir’le geçirmiştim. Pazar gecesi Nisan beni arayıp Buğra’yla olanları anlatmıştı. Anlatırken telefonun diğer ucundan deli gibi gülümsediğini hissetmiştim ve en azından birinin mutlu olmasına sevinmiştim. Pazartesi Pamir okula gelmemişti, insanlar bana bulaşıcı bir hastalıkmışım gibi bakıyor ve her zamankinden daha da uzak duruyorlardı. Melih bulduğu her fırsatta benimle konuşuyordu ve Kaan da etraftakilerin bakışlarını gördükten sonra bana tavsiye vermişti. Yaren’i biraz daha çözmüştüm… Gotik bir tipti, ama tam olarak öyle de denilemezdi. Baygın bakışlı, sessiz bir kızdı. Mine, Pamir gelmediği için çok fazla konuşmamıştı ama Yaren ve Kaan’la iyi anlaştıklarını görebiliyordum, sanırım sorunu sadece benimleydi çünkü Nisan’a bile iyi davrandığına şahit olmuştum. Buğra ise utanmasa kızlar tuvaletine bile Nisan’la gidecekti.
Salı günü Pamir geldiğinde çok dinçti, uykusunu iyi almış gibiydi ve morali yerindeydi. Öğle teneffüsünden önceki iki derse girmeyip basketbol antrenmanına katılmışlardı ve öğle yemeğini bahçede hep beraber yemiştik. Onlar sohbet ediyorlardı ve ben bana bir şey sorulmadıkça konuşmuyordum. Bugüne kadar da bu şekilde devam etmişti. Hiçbir şekilde temas, konuşma veya başka herhangi bir şey olmamıştı ve bu beni üzüyordu. Onun yanında, onun dibindeydim ve hiçbir şey oluyordu. Sadece çenemi kapayıp yemeğimi yiyor, telefonumla oynuyor, müzik dinliyor veya onları izliyordum. Nisan mutluydu. Buğra’yla beraber olduğu için eskisi kadar sık takılamıyorduk ama bunu sorun etmiyordum, benimle birlikte mutsuz olacağına Buğra ile birlikte mutlu olmasını tercih ederdim.
Gözlerimi saate çevirdiğimde, henüz saatin sadece on buçuk olduğunu gördüm. Yatakta oturarak etrafı süzdüğümde kendime gelmeye çalışıyordum. Ne uyuyabiliyordum, ne de kendime gelebiliyordum. Tam bir dengesizlik abidesiydim doğrusu.
Zifir’e aldığım hasır sepet kenarda duruyordu, içindeki yumuşak siyah yastığın üzerinde de Zifir uyuyordu. Onu eve alalı sadece bir hafta olmuştu ama şimdiden çok çabuk bağlanmıştım, o çok sevimli ve şekerdi. Simsiyah görüntüsüne rağmen masum bir minikti.
Dolaptan sessizce temiz kıyafetler çıkartarak banyoya geçtim ve kısa bir duş aldıktan sonra nemli saçlarımı kurutup taradım. Daha fazla duramayacaktım, ya gidip Pamir’in odasından bir yastığını çalacaktım yine ya da uykusuzluğa mahkûm olup yarın sabah okula şiş ve kan kırmızısı gözlerle gidecektim. Her zamanki siyah dar pantolonlarımdan birini altıma geçirdikten sonra siyah bir kapüşonlu ve siyah bir deri ceket giydim. Temiz siyah çoraplarımdan da bir çift çıkartıp ayağıma geçirdikten sonra botlarımı da ayaklarıma giyip sımsıkı bağlayarak son kez Zifir’i kontrol ettim. Uyuyordu.
Anne ve babam bu akşam gelmeyeceklerini bir mesajla belirtmiş ve her zamanki gibi Tornado’ya kapatmışlardı kendilerini. Onlara kızmıyordum, işleri buydu ve bilime âşıktılar. Bıraksalar ben de Pamir’in dibinden ayrılmazdım.
Odamdan çıkıp merdivenlerden inerek kapı kilitleyip evi terk ettiğimde temkinliydim. Odasında olabilirdi ve o odasındayken içeri savunmasız bir şekilde öylece girmek onu ne yaptığıma dair şüpheye düşürebilirdi, öylece yastığını isteyemezdim… Mutlaka başka bir şey düşünürdü.
Nemli saçlarımı tek omzumda toplayarak onların bahçesinin çitlerinden atladığımda arka tarafa doğru yürüdüm ve etrafı kolaçan ederek ağaca tırmandım. Yalnızca birkaç dakika sonra penceresinin önündeydim ve içerisini ışığı yanıyordu ama kimse yoktu.
Kendimi biraz aşağı çektiğimde açık bahçe kapısından mutfağın ışığının yandığını gördüm. Anne veya babası olabilir miydi? Babasının çok çalıştığını ve annesinin de sürekli seyahatte olduğunu biliyordum ama evde olup olmadıkları yine de bir gizemdi. Uyku akan gözlerimi yukarıya çevirerek tehlikeyi göze aldım ve açık penceresinden içeri süzüldüm. Odasını ilk defa tamamen aydınlık bir şekilde görebiliyordum. Büyük, siyah bir dolabı vardı. Duvarlar duvar kâğıdıyla bezenmişti ve lacivert ile gümüş renklerinin uyumu harikaydı. Yatağının lacivert çarşafı dağınıktı ve dört yastıktan ikisi yatakta, biri yerde, diğeri de dolabın önündeydi. Çalışma masasının toplu olduğunu söyleyemezdim, kenardaki gitarı görebiliyordum ve odasındaki kişisel banyosunun kapısı da açıktı. Bir an içimden dolaba saklanıp onu izlemek geçse de bir an önce yastıklardan birini kapıp şimşek hızında terk etmeliydim burayı. Ama yapamıyordum. Oda baştan aşağı salep ve tarçın kokuyordu. Bu koku beni öyle mayıştırmıştı ki, yatağına kıvrılıp yastıklara sarılarak uyumamak için zor tutuyordum kendimi.
Adımlarımı yatağın kenarındaki yastığa doğru atarken koridordan gelen adım seslerini işittim. Yastığı alıp pencereden fırlamam ve o beni görmeden gitmem imkânsızdı. Bedenimde yükselen adrenalin kalp atışlarımı hızlandırdığında hızlı düşünerek ve girmeyeceğini umarak kendimi karanlık banyosunun kapısından içeri attım.
Hemen ardından odasının kapısı da açılmıştı.
“Oğlum, iki dakika sus lan, sabahtan beri başımın etini yedin be! Anladık, tamam, geliyoruz işte bir sus.”
Odanın kapısı sertçe kapandığında sıçrayarak nefes alışverişlerimi sessizleştirmek için elimi ağzıma kapadım. Banyonun aralık kapısından yatağının başucundaki çekmecelikten bir şey baktığını görebiliyordum. Üzerinde siyah bir pantolon, mavi bir tişört vardı. Ceketini üzerine giyip arabanın anahtarlarını ve cüzdanını aldıktan sonra aniden arkasını döndüğünde dehşetle hızlanan kalbimi yatıştırmak adına kendimi geri çektim ve sakinleşmeye çalıştım.
Birkaç saniye sonra tekrar kapı aralığından onu izlemeye döndüğümde, dolabının sürgüsünü çekti ve geçen hafta onu gördüğümde elinde olan siyah spor çantasını aldı. Telefonunu da alarak ışığı kapatıp odayı terk ettiğinde, korkudan bayılacak durumdaydım. Sesini özlemiştim bir kere, okulda çok konuşmuyordu. Telefonda konuştuğu her kimse onu bile kıskanmıştım…
Yavaş ve temkinli hareketlerle banyodan çıkarak odasının ortasında durduğumda, aşağıdan sertçe kapanan kapının sesi kulaklarımı doldurmuştu. Pencereden garaja doğru gittiğini gördüğümde yastığı bırakıp beklemeden pencereden ağaca, ağaçtan da bahçeye atladım ve ona görünmeden sokağın sonuna doğru koştum. Nereye gittiğini, ne yaptığını ve o çantada ne olduğunu öylesine merak ediyordum ki, onu takip edebilecek kadar cesurluk nüfuz etmişti kanıma. Caddeye çıkar çıkmaz bir taksi durdurup sokağa girmesini ve kenarda beklemesini rica ettiğimde, nefesimi düzene sokmaya çalışıyordum.
Ve siyah Porsche garajdan çıkarak sokağın sonuna doğru ilerlemeye başladı. Taksiciye hitaben “Öndeki arabayı fark ettirmeden takip edin lütfen,” dedim ve arkama yaslanarak arabayı izlemeye başladım. Taksici adam tek kelime etmeden Porsche’yi uzaktan takip aldığında, soluksuz bir şekilde etrafı izliyordum. Soyhan sokakları bomboş ve sessizdi, Pamir her nereye gidiyorduysa caddeye çıkmamıştı ve ara sokaklarda ilerliyordu. O sokaktan çıktığında biz giriyorduk ve böylece fark etmiyordu.
Kırk dakikalık bir takibin sonunda Pamir arabasını yıkık dökük evlerin olduğu bir sokağın girişine park ettiğinde, “Burada inebilirim abi,” dedim ve taksimetrede yazan ücreti ödeyerek arabadan indim. Taksi sessizce ara sokaklardan birine dalarak ortalıktan kaybolduğunda, Pamir de ıssız sokakta ilerliyordu ve elinde o çanta vardı. Hava soğuktu ve şimdiden üşümeye başlamıştım, hapşıracağı hissediyordum ama kendimi sıktığım için olası bir ihtimalde ses çıkarmadan içime hapsedebilirdim gibi geliyordu. Bu yüzden elimi ağzıma kapatıp kısık nefesler alarak sokağın başında kalıp onu izledim. Bir süre yürüdükten sonra camları kırık bir evin bahçesine girdiğinde harekete geçtim ve sessiz ama hızlı adımlarla eve ulaştım. Bahçede gezinirken etrafta hiç kimse yoktu. Onun böyle bir yerde ne işi vardı?
Evin arka kapısının açık olduğunu gördüğümde beklemeden içeri daldım ve sessizce duvarlardan tutunarak ilerlemeye başladım. Evin salonunun ortasındaki kolonlardan birinde bir kapı vardı. Onun dışında etraf sessizdi ve başka bir yer görmüyordum. Yavaşça kapıya doğru ilerlerken yerdeki kırık tahtaların çıkardığı ses kulaklarımı tırmalıyordu ama sonunda kapıya ulaşarak koluna dokundum. Ve kapı açıldı.
Karanlık merdivenlerin başı gözüme korkunç göründüğünde geriye dönmek için çok geçti, ayağımın kaymasıyla kapıya tutundum ama kapı kapandıktan sonra kolu ellerimden kaydı ve merdivenlerden yuvarlanırken korkunç ağrılar kaburgalarımda ve bacaklarımda belirdi.
Onu takip etmiş, sonra kaybetmiş, sonra da bulma çabasına girerek merdivenlerden yuvarlanmıştım. İçimdeki kötü kız kahkahalarını sıralarken, iyi kız da İyi bok yedin! Diyerek kötü kıza bakıp somurtuyordu. Kafamı sallayıp düşüncelerimin dağılmasına izin vererek dirseklerimin üzerinde kalkmaya çalıştım ama ağzımdan ufak bir inleme kaçtı. Sabaha kadar burada böyle yatsam, sonunda gelip beni bulur ve hiçbir şey olmamış gibi hastaneye götürür müydü?
Seslice oflayarak doğrulmaya çalıştım, sonunda çabalarım sonuç vermeye başladığında hangisini ovuşturacağımdan emin değildim, ayak bileğimi mi yoksa bileğimdeki yarası yeni kapanmaya başlamış cam yarasını mı? Çünkü midem alt üst olmuştu ve üç metrelik bir merdivenden tepe takla yuvarlanmıştım, beynimin düzgün çalışmadığı gerçeği benim suçum değildi. Sadece ayağım kaymıştı ve şimdi o her nereye kaybolduysa onu arayacak güçte bile değildim… Peki buraya kadar gelmişken geri mi dönmeliydim?
Tabi ki hayır, dönmeyecektim.
Yavaş adımlarla bileğimi tutarak hırkamın ve pantolonumun üzerindeki tozları silkeledim ve dar koridorda yürüdüm. Koridorun sonunda iki tane kapı vardı: Biri düz siyahtı, diğerinin üzerinde ise bir çizik işareti vardı. Dürtülerim ve düz siyah kapıya yönlendirdiğinde beklemeden kapıyı açtım ve içeriye girdim. Kapı sessizce arkamdan kapanırken kendimi askılıkların arasında bulmuştum. “Ne?” dedim kısık bir sesle yüzüme değen tişörtleri çekerek. Ama sonra bir şey fark ettim. Tişörtlerden birkaçı yeni yıkanmış gibi, birkaçı da salep ve tarçın kokuyordu. Hafif bir sigara kokusu da vardı.
Arkamdaki kapıya bir göz atıp bu taraftan nasıl da profesyonelce kamufle edildiğine hayranlıkla baktım. Bir dolabın içindeydim. Bir dolabın içindeydim ve hafif aralık kapağından içeriden sızan ışığı görebiliyordum.
“Kaan son kez söylüyorum, bir kere daha o sikik çeneni açarsan yumruğu suratının ortasına yersin.”
“Vov, vov, vov, sinirini ringe sakla kardeşim.” Birkaç çıtırtı duyuldu. “Ben sadece tavsiye veriyorum sana. Bu seferki adamın kolay lokma olmadığını bilmen gerekiyor, bayağı iri bir şey.”
Tişörtleri önümden çekerek aralık dolap kapısından bakışlarımı içeri çevirdiğimde, kanımın donduğunu hissettim. Pamir üzerindeki ceketi çıkarıyordu ve çantasını kenara bırakmıştı. Burası lacivert ve beyazın ön plana çıktığı bir odaydı. Kenarda kapısı açık bir oda vardı, banyo olmalıydı çünkü buradan klozeti görebiliyordum. Diğer kapı ise tam tersi taraftaydı ve kapalıydı. Hemen karşımdaki masanın üzerinde duvara monte bir ayna vardı, kenarda tekli bir koltuk, onun yanında siyah çarşaflı tek kişilik bir yatak… Kaan tekli koltuğun kenarına hafifçe oturmuş, bacaklarını açmış bir şekilde elindeki elmayı havaya atıp tekrar elleri arasına alıyordu. Üzerinde koyu yeşil bir deri ceket ve koyu lacivert bir pantolon vardı. Ceketinin açık fermuarından içindeki v yaka siyah tişörtü görebiliyordum. Pamir ise üzerini değiştirecekmiş gibi duruyordu, ceketini yatağın üzerine bırakmıştı ve kaslarını geriye doğru germişti.
Tekrar onlara kulak verdiğimde yutkundum.
“O Malik piçi de burada mı?” dedi Pamir banyonun karşısındaki kapıyı göstererek. Sanırım orası birazdan gideceği yere açılıyordu.
“Hem de başköşede.” Kaan’ın cevabı kısa ve kışkırtıcıydı. Elindeki elmayı çevirmeyi bırakıp ayağa kalktığında “Ben yerime geçiyorum,” dedi. “Çok oyalanmadan gel bak, işi de kısa kes. Sabah okula gitmek zorundayız, yarın senin doğum günün.”
Bakışlarımı istemsizce duvardaki saate çevirdim. On ikiye sadece bir iki dakika kalmıştı, sonra 5 Kasım’a girecektik.
Kaan etrafı süzüp Pamir’e son bir bakış attıktan sonra gitmek istedikleri yere açıldığını tahmin ettiğim kapıyı açtı ve dışarıya çıktı. Kapı ardından kapanırken Pamir de üzerindeki tişörtü sıyırıyordu. Koyu mavi tişörtü çıkartıp dolabın önüne doğru attığında hafifçe geri sıçradım. Bakışlarımı tekrar ona çevirdiğimde, kenarda yeni fark ettiğim mini buzdolabından bir şişe su çıkartmış kafasına dikiyordu.
Suyu kenara bırakmasıyla eli pantolonunun düğmesine gitti. Gözlerim dehşetle açılırken gözkapaklarımı zorlayarak gözlerimi sımsıkı yumdum ve ne zaman ağzıma dayadığımı bilmediğim elimi geri çektim.
“Artık çıkacak mısın yoksa manzarayı izlemeye devam mı edeceksin?”
Kanım dondu. Gözlerimi yavaşça aralarken bu sefer, sert bakışlarının odağının ben olduğumu fark etmiştim. Tek kaşını kaldırarak gayet sakin bir şekilde bunu söylemesi hem korkmama yol açmıştı hem de içimden bir şeyleri koparmıştı. Yine de gerçekler korkunçtu.
Dolapta olduğumu biliyordu.
Adımlarını dolaba doğru atıp iki kapağını da sertçe kendine doğru çekerek açtığında, titreyen ve ağrıyan bacaklarımı zorlayarak ayağa kalktım. Beni süzen bakışları gözlerimde durduğunda “Beni mi takip ettin?” dedi her bir kelimenin üzerinde sertçe durarak. Gözlerimi ondan çekip başka bir şeye odaklamaya çalıştım. Olmuyordu, bu sefer hislerimi zincirli kapılar ardına kilitleyemiyordum sanki. Bu yüzden gözlerim tam on ikiyi vuran saatte takılı kaldı ve çaresizce mırıldandım.
“Doğum günün…” Sertçe yutkundum. “Kutlu olsun?”
Onun Şeytanları ©2019 Epsilon Yayınevi
Telif hakları sebebiyle yalnızca 3 bölüm yüklüdür.
Yorumlar
Yorum yapmak için giriş yapmalısın.