1. Bölüm
Nil Han.
Adım bu. Kısa ve öz, basit bir adım var. Sanırım buna hiçbir zaman alışamayacağım fakat adımın beni tanımladığına inanıyorum, şayet daha uzun bir isme sahip olsaydım bu benim gibi sadeliğin beden bulduğu bir insana fazla efsunlu kaçardı.
Ama imkânsız gelse de, alıştığım şeyler var.
Bazen insan olduğumu ben bile düşünmüyorum. Herkes gibiyim ama kimseyim. Bende değişik bir şeyler var. Aileme yalan söylemek zorunda kaldığım, etrafıma bu yüzden çok fazla kişiyi yaklaştırmadığım bir sır… Her geçen gün beni yok eden bir sır. Varlık ve yokluk arasındaki o ince ipte cesur mu yoksa aptal mı olduğumu ayırt edemediğim bir cambaz gibiyim, her an üzerinde dans ettiğim uçurumun dibi bana gözükmüyor; zifiri karanlığın içinde görebildiğim tek şey dolunayın göz ardı edilemez afili ışıltısı… Bir de ruhumu avuçlarına teslim ettiğim, saf bir gece var fakat adı yalnızca bu olamaz; biliyorum.
“Nil, hoca sana diyor, duymuyor musun?”
Dersinde bulunduğum hocanın bana seslendiğini, en yakın –aslında tek daha iyi bir sıfat olurdu- arkadaşım Nisan’ın dürtüşüyle fark edebilmiştim. “Nil, pek iyi görünmüyorsun. Zilin çalmasına on beş dakika kaldı ama yine de biraz dışarı çıkıp hava almak ister misin?”
Zeynep Hoca’nın elindeki kitabı kapatarak yanıma gelip elinin tersini alnıma değdirerek söylenmesiyle kendimi hızla geriye çektim. Aynı anda o da çekmişti. “Nil… Çok soğuksun, üşüdün mü? Hasta falan mısın kızım?”
Bir şeyler uydurmak için beyin fırtınası yapacağım sırada Nisan’ın “Hocam, Nil’de kansızlık var,” demesiyle hızla kafamı salladım. Devam etti. “O yüzden bedeni biraz soğuk.”
“Bu sıcak havada da…”
“Zeynep hocam,” diyerek ayağa kalktım ve Nisan’a bir bakış attım. “Haklısınız, biraz midem bulanıyor. Dışarı çıkabilir miyim?”
Nisan çoktan nereye gideceğimi anlamış, bana o anlamlı bakışlarından atıyordu ama şu anda ona cevap verecek durumda değildim. Edebiyat hocamız yanımızdaydı ve bütün sınıfın dikkati bizdeydi.
“Tabii, revire uğramayı unutma. Gerçekten betin benzin atmış.”
Kafamı sallayarak sıradan kalktım ve sınıf kapısına doğru yürüdüm. Ben çıkarken Zeynep Hoca elindeki kitaptan okuduğu paragrafı başa sarmıştı bile.
Ekim ayının başlarındaydık, havanın çok da soğuk olduğu söylenemezdi. Tam olarak bir açıklama yapmam gerekirse, sebebi bendim. Ya da O’ydu. Emin değildim, sıraya sokabilsem; birçok nedeni listeleyebilirdim ama bir eylemi gerçekleştirmek, dile getirmekten her zaman daha kolaydı bu yüzden konuşmayı pek sevmezdim.
Antrenman için öğle teneffüsünden önceki derse girmeyen arkadaşları ve Koç ile birlikte, okulumuzun gurur kaynağı olan tribünlerle donatılmış büyük açık hava spor sahasında zil çalmadan önceki son alıştırmaları yapıyordu. Üç adım, muhteşem bir dönüş ve basket.
Yarın Kuzey Lisesi’nin Doğu Lisesi ile yapacağı büyük basketbol maçına hazırlanıyorlardı. Şehir, bölge ve ülke genelindeki maçlar Aralık’taydı ama bu maç da onlar için önemliydi çünkü geçen seneyi tek mağlubiyetle kapatmışlardı ve bu sene, bir olan mağlubiyet sayısını sıfıra düşürmeyi hedefliyorlardı. Böylece gerçekten iyi bir takım olduklarını kanıtlayabilecek ve üniversite için istediği o bursu alabilecekti. Birinci ağızdan duymasam da bildiklerim bunlardı.
Dersten çıkar çıkmaz bahçeye inmiş, hemen sonrasında ise tribünlerin en arkasına geçip beni zor görebileceği bir pozisyonda onları izliyordum. Nisan bunu yapacağımı biliyordu. Sadece, onu sabahtan beri görmemiştim ve onu görmeyince günüm berbat olacakmış gibi geliyordu. Şimdiden bile geç kalmış hissediyordum mesela.
Koç’un düdüğüyle çalışmaları da sonra erdiğinde, hepsi kendini çimenlerin üzerine attı. Zilin çalmasına birkaç dakika vardı. Tribünden aşağı doğru inerken arkadaşlarına “Şimdi bir de püfür püfür bir rüzgâr esse var ya…” diye söylendiğini duydum. Diğerleri de yorgunluktan onay mırıltıları çıkardığında hafifçe tebessüm ettim. Etrafta, ileride esneme hareketleri yapan amigo kızlarından başka beni görebilecek kimse yoktu, onlar da yeterince uzak mesafedeydiler zaten. Bu yüzden derin bir nefes aldım ve gözlerimi kapattım.
Birkaç saniye sonra esen serin rüzgârı hissedebiliyordum.
Yere serilmiş sporcular sevinç nidalarıyla ayaklanıp kollarını açtıklarında ve rüzgârı kucakladıklarında hızla tribünden inip okul binasına doğru yürümeye başladım. Kaan’ın “Oğlum sen seçilmiş falan mısın?” diyerek sırtına atladığı sırada dönüp onlara bakıyordum. Gülerek omuz silkmişti ve sağ yanağındaki gamzeyi bu mesafeden görebilmiştim.
Esen rüzgâr saçlarımı uçuştururken okul binasına girmemle zilin çalması da bir olmuştu. Vakit kaybetmeyerek yer tutmak için yemekhaneye indiğimde, arkalardan bir yere oturup Nisan’ı beklemeye başladım.
Lise son sınıftaydık, bu sene sondu. O gidiyordu. Küçüklüğümden beri tanıdığım, hissettiklerimi hep içimde tuttuğum o çocuk Amerika’ya gidiyordu. Soyhan’dan, kendi şehrinden ayrılıp, ülke dışına çıkıyordu. Onu bir daha göremeyecektim, onunla hiç konuşamayacaktım, hep içimde kalacaktı ona söylemem gereken şeyler. Hep içimde tutacaktım.
Ben yedi yaşındayken, oturduğumuz sokağa taşınmışlardı. Evlerimiz arasında beş dakikalık mesafe yoktu bile. Geldiği günden itibaren, dikkatimi çekmişti hep. Her gün saat 5’te sahilin yanındaki parka giderdi ama sadece banka oturup insanları izlerdi. Bazen kayalıklara çıkıp oralarda dolanır, çok geçmeden eve dönerdi. On dörtlü yaşlara gelince, gidiş tarzı da değişti. Yaşıtı arkadaşları ve birkaç kızla kaykaya binerek gitmeye başladı bu sefer. Saat hiç değişmedi. Hep öğleden sonra beş. Hep o park. Hep o sahil. Hep ben, onu izleyen.
Liseye geçtikten sonra ise basketbola merak saldı. Bazen evlerinin bahçesine babasının yaptırdığı sahada basketbol oynadığı görüyordum ama bu sefer gerçekten oynuyordu. Gerçek rakipler, gerçek bir kupa, gerçek bir oyun. Ama saat öğleden sonra beş olunca, yine park. Yine sahil.
İlk kez lise birinci sınıftayken bir kız arkadaşı olmuştu. Okulun en güzel kızlarından biriydi, ama sadece iki hafta birlikte göründüler. Yakışıyorlardı ama bundan olayın görünüşle değil, kişilikle olduğunu anlayabilirdiniz. Sonra lise ikinci sınıf olduk. Büyümüştük biraz ve ben silikleştikçe onun popülerliği artıyordu sanki. Lise üçüncü sınıfta, okuldan sonra yaptıkları antrenmanları izlemek için çıkışa kalan kızları uzaktan izliyordum. Çıkış zili çalınca hepsi lavaboya doluşup, üstlerini değiştirerek makyaj yaparlardı. Sonra doluşurlardı spor sahasına, tribünlere yerleşip antrenmanlarını, hazırlık maçlarını izlerlerdi. Bir sürü fotoğraf, video… Neyse ki, o senenin sonunda Koç, Müdür’le konuşarak bunu takımdan olmayan kişilere yasaklamıştı.
Tabi amigo kızlar vardı. Onlara izin vardı. Hepsi ileride o koreografilerini çalışırken bir yandan da takımdakilere keserlerdi. Durum böyle olunca Amigo takımının değeri artmıştı ve gruba girmek de bir o kadar zorlaşmıştı tabi. Amigoların takım kaptanı ise Mine’ydi. Lise üçüncü sınıfın başından, bundan bir ay öncesine kadar birliktelerdi.
Tam olarak bilmiyordum ama Nisan’ın anlattığına göre, Mine ve bir çocuğu bir partide uygunsuz bir vaziyette bulmuş. Mine iyi bir kızdı, güzelliğiyle okulda ve çevrede tanınıyordu hatta tıpkı onun gibi. Böyle bir şey nasıl olmuştu, olaylar nasıl böyle gelişmişti hiçbir fikrim yoktu ama durum böyleydi işte. Mine her ne kadar ona yaklaşmaya çalışsa da arkadaşları onunla görüşmesine ve konuşmasına izin vermiyordu. Mine suçunu kabul ediyordu ve sürekli özür diliyordu ama onun bu konudaki tavrı açık ve netti.
Birbirlerine âşıklardı, bunu biliyordum. Bunu herkes biliyordu. Onlar altın çiftlerdi. Okulun altın kızı ve altın çocuğu.
Amerika işi ise onlar ayrıldıktan hemen sonra ortaya çıkmıştı. Ortak üniversite hayalleri kurduklarını biliyordum ve şimdi, onun Mine’den kaçmak için tek yolu Amerika gibi görünüyordu.
Ya da bütün bunları öğrendiğim Dedikoducu Kız’ın hayal dünyası fazlasıyla genişti ve çok güzel hikâyeler uydurabiliyordu. Emin değildim.
“Bu ne hâl böyle Nil?”
“O ne demek şimdi?”
“Yani diyorum ki, karalara bağlamışsın. Oturup şuracıkta arabesk açsam eşlik edecek kıvamdasın yine. Patlatayım mı en yürek vuranından bir tane? Müzik üyeliğim daha dün başladı. Ablan çevrimdışı da müzik dinleyebiliyor artık.”
Fakat suratımdaki değişmeyen ifadeyi görmüş olmalı ki duraksadı ve suratını buruşturdu. “Yine o mu bir şey yaptı? Ne oldu? Bir şey yaptı değil mi? Bir şey oldu?”
Kaşlarımı çatıp geriye yaslandım ve kollarımı göğsümde birleştirdim. “Hiç de bile, sadece bu akşam kulüpte yeni bir koreografi deneyeceğiz, onun için heyecanlıyım.”
Kaşlarını kaldırarak sorarcasına bakmaya başladığında omuz silktim. Öyle olmadığımı biliyordu, onu düşündüğümü biliyordu. Ben hep onu düşünürdüm.
“Kafan yerine geldiyse dışarıdaki rüzgârı olayını durdurabilir misin artık? Ayrıca bu akşam dans çalışman yok, biliyorum,” diye fısıldayarak yanıma oturup eğildiğinde ilerideki camı gösterdi. Üç kız, saçlarını uçuşturan rüzgârdan önlerini göremiyordu bile. Esmer olanın başındaki bandana ve yanındakinin de gözlüğü uçtuğunda gözlerim kocaman açıldı ve göğüs kafesimde hissettiğim ağırlığın kayboluşuyla hava sakinleşti.
“Şu olayı tam olarak ne zaman kontrol altına alabileceksin, Nil?” Sorusunu sorduktan sonra sandalyeleri ileriye iterek kalktık ve yemek sırasına girdik.
“Hiçbir fikrim yok,” diye söylendim kendime bir tepsi aldıktan hemen sonra. Sırada arkama geçtiğinde yan dönüp yemek seçmeye başlamıştık bile. “Bu hava ne zaman kadar sürecek peki?”
Seslice nefes verdim. Anlamazlıktan gelmeliydim ama anlayacağını biliyordum. Biz ortaokuldan beri çok sıkı arkadaşlardık. “Ne havası? Rüzgâr durdu ya işte.”
"Hadi ama Siyah Kuğu," diye söylendi gözlerini devirerek. Bu benim lakabımdı. Sürekli siyah giyindiğim için dans kulübündekiler bana Siyah Kuğu derlerdi. Bale yapmıyordum ama esnek bir yapım olduğu için çok fazla süzülüyordum. Bir nevi, hip-hop dans türüyle baleyi harmanlıyordum; bu engel olamadığım, ne kadar çalışsam da tamamen kendi alanıma dönemediğim bir zayıflığımdı.
“Havayla oynamadım.”
“Meteoroloji merkezi Soyhan şehrindeki bu ani sıcaklıkları açıklayamıyor, Nil. Onlara göre şu an burayı sel götürmeliydi ama tek bir damla yağmur yok. Senin için bunu yapmanın ne kadar kolay olduğunu biliyoruz.”
“Neden yapayım ki?” Sıranın sonuna geldiğimde ise çatal, kaşık, bıçak ve peçete de alarak masaya doğru ilerlemeye başladık.
“Yarınki maç açık havada oynanacağı için olmasın?”
İşte anahtar cümle. Yarınki maç açık havada oynanacağı için. Kapalı spor salonumuz tadilattaydı ve eğer normal hava şartlarına izin verirsem onların burada çalışamayacağını, çalışmak için başka bir okuldan izin alıp da onların kapalı spor salonunu kullanacaklarını biliyordum ama en son bu olduğunda o okulun öğrencileriyle aralarında kavga çıkmıştı. Üstelik o okulun müdürü izin verene kadar maç günü yaklaşırdı ve doğru düzgün antrenman yapamazlardı bile. Maç sahası önceliği de bizim okuldaydı, tek şansımız açık hava spor sahamızdı. Bu Ahmet amca için de iyi bir şeydi hem. Maçtayken gezinip su, içecek ve yiyecek bir şeyler dağıtıp kazancını arttırabilirdi. Zararsız bir hava oyunuydu sadece benim yaptığım. Maçtan sonra her şeyi düzeltecektim.
“Ve şu rüzgâr da, sıcaktan bunalmış Basketbol takımımız için olmasın?”
Seslice nefes verdim, beni çok iyi tanıyordu. “Pekâlâ, tamam, ben yaptım.” Ve ben de suçumu kabul ettim. Şimdiye kadar bana bunun hakkında soru sorup gerçeği öğrenmemesi garipti zaten. Nisan her şeyimi bilirdi. Ben de onun her şeyini bilirdim.
“Şu maçı kesin kazanacaklar,” diyerek başka bir konuşma başlattığında çorbamı kaşıklayıp kafamı salladım. “Okulun puanının her aktivite başarısında daha da arttığını biliyor muydun? Bu maçı kazanırsak, puan daha da yükselir ve üniversitede daha iyi bir yer edinebiliriz. Müdür dedi ki, bu dönemki şampiyonayı alırsalar sınav stresini azaltmak adına bir kamp düzenleyeceklermiş. Tamamen eğlence adına ve sadece son sınıflar için. Basketbol takımına yine çok iş düşüyor.”
“Ne güzel.” Çatalımı mayoneze buladığım makarnama daldırdım.
“Sen beni dinliyor musun?” diyerek elini önümde salladığında, tam olarak kafamı kaldırıyordum ve aynı anda da, o ve arkadaşları tam olarak yemekhaneye girmişlerdi; duş almış, formalarını giymiş bir şekilde. Bunu hep düşünüyordum, bazen bazı şeyler olmazdı sadece size öyle gelirdi ama etraftaki azalan gürültü ve kızların bakışlarının ona dönmesi… İşte bu, eğer bir yanılgıysa sadece bana öyle gelmediğinden emindim çünkü Nisan’ın da bakışları o gruba çevrilmişti. “Zaten burunları havada, bir de sen rüzgârı estirip keyiflerine keyif katıyorsun şunların. Hiç anlamıyorum seni Nil.”
“O öyle biri değil,” dedim. Bu cümleyi onun için kaç milyonuncu kez kurmuştum hatırlamıyordum bile. Sadece bunu biliyordum işte. O öyle biri değil.
O öyle biri olsaydı, kalbim onu seçmezdi. O öyle biri olsaydı, milyonlarca kişinin arasından onda takılı kalmazdım. O öyle biri olsaydı, bunu bunca sene fark ederdim her defasına onun için düşerken.
“Gerçekçi olalım, Nil.” Geriye yaslandı ve benimle göz teması kurdu. Gözlerimi her zamanki masalarına oturmuş muhabbet eden o ve arkadaşlarından ayırarak Nisan’a döndüğümde devam etti. “Kaç kere onunla konuştun?”
“Yedi yaşından beri bütün doğum günü partilerine katıldım,” diyerek başka bir şey öne sürdüğümde “Ve hiçbirinde de onunla konuşmadın,” diye karşılık verdi. “Lise bitiyor, Nil… Son sınıfız artık. Sence de bunu ona söyleme vakti gelmedi mi?”
“Hayır.” İtiraz ettim. “Bu benim içimde başladı, sessizce. Ve aynı şekilde de bitecek. Kimseler duymadan. O gidecek, Nisan… Amerika’ya gidecek. Üstelik ona söylesem de bu bir şeyi değiştirmez. Bunları milyon kere konuştuk zaten, kelimeleri tekrarlayıp ziyan etmeye gerek yok.”
“Ama artık aşmalısın bunu, yeter artık şu çocuğa tıkılıp kaldığın. Onun diğerlerinden bir farkı yok.”
Seslice nefes verip elimi saçlarımdan geçirdim. “Bilmiyorum, sanırım… Sanırım haklısın.”
“Tabi ki de öyleyim,” diyerek güldüğünde tebessüm ettim. Bu ego değildi, onun sadece her insanda olması gerektiği kadar bir özgüveni vardı ama ben yalnızca konuyu dağıtmak, geçiştirmek, kapatmak için böyle bir cevap vermiştim.
“Her neyse,” diyerek ayağa kalktım ve tepsimi de aldım. “Bütün öğle arasını yemekhanede harcamayacağım. Bahçeye gidelim mi? Orada yeriz. Hava çok güzel.” Göz kırptım.
“Delisin sen, deli…” Mırıldanarak ayağa kalktığında arkamdan geliyordu. Aynı anda o da arkadaşlarıyla oturduğu masadan kalkıp aniden bu tarafa döndüğünde, kenardan sıyrılıp geçecektim ki Nisan’ın ayağıma çelme takmasıyla ona doğru itildim ve elimdeki tepsi, beyaz okul formasının üzerine döküldü.
İşte, tam olarak bu anı geriye sarmak istiyordum. Keşke böyle bir gücüm olsaydı.
Bütün yemekhane bize dönmüş ve sesler kesilmişken gözlerim kocaman açılmış, kenarda iri ela gözlerle ellerini kaldırarak ben suçsuzum bakışları atan Nisan ve karşımda tişörtünü batırdığım çocuk arasında mekik dokuyordu.
“Ah, hayır…” Mırıldanmalarım arasında ellerimle yüzümü kapattıktan hemen sonra bunun bir rüyâ olmasını diledim ama ayaklarımın dibine düşen metal tepsinin bütün yemekhanede yankılanan sesi kulaklarımı deşmişti bile. “Ben… Çok özür dilerim, kahretsin. Ne diyeceğimi bilmiyorum.”
Bir küfür mırıldanarak parmaklarıyla mahvolmuş tişörtünü, yapıştığı göğsünden ayırdığında kafasını eğdiği için görebildiğim tek şey saçlarıydı. Şampuan kokuyordu ama belli bir aroması yok gibiydi. Bunu dışında alabildiğim bir koku daha vardı: Salep ve tarçın? Hayır. Bu bir çeşit illüzyon muydu?
“Eh be kızım, dikkatli olsana biraz…” diye mırıldanıp suratıma bakarak ofladığında ilerideki masadan kalkmak ve kalkmamak arasında kalmış Mine’yi görebiliyordum. Arkadaşlarından biri elini tutup onu durdurduğunda kafasını çevirip oturmuştu.
Ne diyeceğimi bilemeyerek tepsisini kenara bırakmış Nisan’ın kolundan yakaladım ve aceleyle Nisan’ı çekip oradan sıyrılarak hızla yemekhaneden çıktım. Koridorda şaşkın bakışlarla izleyenleri geçerek kızlar tuvaletine girdiğimde ise kolunu tuttuğum Nisan’ı duvar kenarına çekiştirdim. “Az önceki hareketinle ne halt yaptığını sanıyorsun sen?”
Kolunu çekti ve bir insan fısıltıyla konuşarak nasıl bağırabiliyorsa o kadar bağırdı. “Ne mi yaptığımı sanıyorum? Muhtemelen bunları söyleyeceğim için bana çok film izliyorsun diyeceksin ama bana o filmlerin gerçek olduğunu sen gösterdin,” dedi elleriyle beni işaret ederek. “Yıllarca bir çocuğa takılı kalmanı izlemek nasıl bir şey biliyor musun sen? Bir şekilde başlasın istedim, Nil. Filmlerde de böyle olmaz mı? Sadece ne olacaksa olsun artık çünkü artık lise son sınıftayız ve sen böyle uzaktan ona destek olup hayatını kolaylaştırmaya devam ettikçe benim sinirim tepeme çıkıyor. Hiçbirini bilmiyor, Nil. Onun için yaptığın hiçbir şeyi bilmiyor ve ben en yakın arkadaşın olarak bunu izlemeye dayanamıyorum. Ne ondan gidebiliyorsun, ne de ona gidebiliyorsun. Orada durup sadece uzaktan onu izliyorsun. Diğer kızlarla konuşmasını, flörtleşmesini… Buna nasıl dayanabiliyorsun? Sana çelme taktım ve tepsini onun tişörtüne döktün, bu sayede yüzünü gördü ve artık biri ona senin fotoğrafını gösterip ‘Bu kız sizin okulda mı?’ diye sorarsa ‘Onu hiç görmedim, muhtemelen bizim okuldan değil,’ diyemeyecek.”
İşte bu, tam olarak bir insanın içine attığı tüm o çığlıkların ve isyanların taştığı noktaydı. Bir kısmı… Sadece bir kısmı. Çünkü ne kadar çok konuşursanız konuşun, her zaman bir kısmı içinizde kalacaktır.
“Bekle, bekle,” diyerek onu durdurdum bir konuya açıklık getirmek için. “Kim benim fotoğrafımı ona gösterdi ve ondan bu cevabı aldı?” Böyle konuşabilmesi için birinin bunu yapmış olması ve onun da buna şahit olması gerekirdi. Ya da… “Ona fotoğrafımı gösterdin ve ‘Bu kız sizin okuldan mı?’ diye mi sordun Nisan?”
“Ben…” Gözlerini kapatıp duvara yaslandı ve ellerini saçlarından geçirdi. “Evet. Ama bunun için bana kızma, sürekli ‘Fotoğrafımı göstersek okuldan olmadığıma yemin edebilir, o kadar bilmiyor beni,’ diye söyleniyordun…”
“Ve sen de gidip bunu denedin?” Öfkemi bastırarak geri çekildikten sonra suyu açıp eğilerek kendime gelmek için ellerimi ve yüzümü yıkadım. Sessiz saniyelerin ardından yüzümü kurulayıp onun gibi karşısındaki duvara yaslandım ve eğilip derin bir nefes aldım. “Ne zaman oldu bu?”
“Birkaç ay önce, yaz tatilindeyken. Ben sizin sokakta yürürken o da evinden çıkmış elindeki basketbol topuyla sahil yoluna doğru gidiyordu. Cüzdanımdan resmini çıkarttım ve yanına gidip sordum.”
“Başka bir şey dedi mi?”
“Hayır, cevap verdikten sonra teşekkür edip oradan ayrıldım.”
Seslice nefesimi verdim ve kafamı kaldırarak gözlerimi gözlerine diktim. “Şimdi neden onunla konuşmadığımı anlıyor musun? Benimle ilgilenmiyor, Nisan. Yedi yaşından beri bütün doğum günü partilerine katıldım, annelerimiz senelerdir arkadaş, evlerimiz aynı sokakta, aynı okuldayız ve matematik derslerimiz ortak. Ama beni görmüyor işte. Adımı bilmiyor. Fotoğrafımı gösterip aynı okulda olup olmadığımızı sorduğunda bile kurguladığım cevabın gerçeğini bizzat kendi kulaklarınla duymuşsun. İşte sessiz kalmamın sebebi bu. Peki neden ona karşılıksız yardım edip o bilmese bile yanında olduğumu mu soruyorsun? Çünkü yapamıyorum, bunun bir ismi var mı ya da varsa ne bilmiyorum ama yapamıyorum işte. İhtiyacı olduğunda yanında olmadan duramıyorum.”
Ellerimle yüzümü kapatıp yere çöktüğümde ayakkabısının zeminde bıraktığı o tok sesi dinledim. Birkaç saniye sonra o da yanıma çöktüğünde ellerini bileklerime sardı ve ellerimi yüzümden çekti. “Nil Han,” dedi. “Sen hayatımda tanıdığım en özel insansın.”
Gülmeye çalıştım. “Evet, biliyorum, ben bir süper kahramanım.”
“Hayır,” dedi o da gülerek ama gözlerindeki o bakışı anlayabiliyordum. “Ondan bahsetmiyorum…” Kafasını eğdi. “Anladın işte.” Ve kollarını bana sardı. Beklemeden ben de ona sarıldım ve başımı omzuna koyarak gözlerimi kapattım.
"Bundan sonra o yok, tamam mı? Onu umursamayı, önemsemeyi bırak. Unutmaya çalış. Daha fazla incitemesin kalbini bilmeden de olsa."
"Tamam," dedim gözlerim hala kapalıyken gözkapaklarımı sıkı daha da birbirine bastırarak. Sanki gözlerimi kapatabildiğim kadar kapatsaydım, unutabilecekmişim gibi.
"Söz mü?"
"Söz."
Öğle arası boyunca orada, o pozisyonda sarılarak kaldık.
Küçüklüğümden beri yalnız bir kızdım. Ne yaparsam yapayım yalnız olmayı seviyordum. Babamla beraber yaptığımız bir ağaç evimiz vardı ve zamanımın çoğunu orada geçirirdim zaten. Yazları bazı geceler orada bile kalırdım… Gökyüzünü izlemeyi seviyordum, yıldızları izlemeyi ve onlara isimler vermeyi. Onlarla konuşmayı. Babam bir Astronomi Mühendisiydi, bir çeşit bilim adamı. Eskiden bana daha çok zaman ayırabiliyordu ama birkaç sene önce işleri iyice büyütmüşlerdi, bu yüzden çok çalışıyorlardı annemle beraber. Annem şirketin meteoroloji uzmanıydı. Gökyüzüyle ilgili ciddi olaylar olduğunda eve hiç gelmeyebiliyorlardı ve o zamanlar onu televizyonu açıp canlı olarak görebiliyordum çünkü resmi televizyon kanalında bunu sunuyor oluyordu. Bir keresinde tam üç gün eve gelmemişlerdi ve sırf annemi televizyonda görebilmek için, neredeyse evlerin çatılarını uçuruyordum. Bazen yaptıklarımı kontrol edemiyordum –aslında çoğunlukla kontrolden çıkıyorlardı- ve bunu çok geç fark ediyordum. Gökyüzü ve hava olayları, oynamak isteyebileceğiniz son şeydi. Bunu yüzde yüz emin olarak söyleyebilirdim.
On dördümü bitirmek üzereydim ve Haziran ayındaydık. Bir Perşembe gecesi annem ve babam evde yoktu yine; her zamanki gibi sürekli arayıp kapıların kilitli olduğundan emin oluyorlar, dışarı çıkmamamı tembihliyorlardı. Televizyonda annemi izliyordum. O zamanlar normal bir kızdım.
Bir kuyruklu yıldız etkisinden söz ediyordu haberde. Dünyanın çok yakınından bir kuyruklu yıldız geçecekti ve bunun gökyüzündeki işlerin birbirine girebileceğinden bahsediliyordu. Ayrıca büyük bir akım oluşturabileceğinden, bir fırtınaya dönüşebileceğinden… Tehlikeliydi. Ekranın üzerinde parlayan koca ve kırmızı harflerle yazıyordu hem de bu kelime. Tehlikeli.
O gece uyumayıp babamın odasındaki büyük teleskopla gökyüzünü izliyordum. Gece olmasına rağmen gökyüzü yeşil ve mavi renklerine bulanmış, parıl parıl parlıyordu; daha önce hiç görmediğim bir görüntüydü ve normal olmadığını algılayamamıştım. Büyüsüne kapılmıştım ama bu yeterli değildi. Ben de odamdaki teleskopu alarak bahçeye çıkmış ve oradan izlemeye karar vermiştim. Sokaklar o kadar sessizdi ki kendimi korku filmlerinde gibi hissetmiştim ama hiç korkmuyordum. Gökyüzünün renkleri kırmızının tonlarına döndüğü zaman kuyruklu yıldızın parıltısı da tüm gökyüzünü kaplamıştı. Bahçeye açılan teras kapısından, içeride son ses açık bıraktığım haber kanalındaki annemin sesini duyabiliyordum. “Ölüm tehlikesi var,” diyordu. “Tekrar ediyorum, bu bir tatbikat değildir. Lütfen kapalı alanlarda kalın ve gökyüzüyle iletişiminizi kesin. Perdelerinizi kapatın ve mümkünse dışarıya camları olmayan kiler, banyo gibi yerleri tercih edin. Kuyruklu yıldızın etkisi en az dört saat sürecek ve insanlar için tehlike arz etmekte.”
Ama dinlememiştim. Gökyüzünü izlemeye devam ettiğim sırada, simsiyah bulutlar aniden gökyüzünü kaplamıştı ve her yer zifiri karanlık olmuştu, elektrikler kesilmişti. Teleskopumun ayaklarını topladığım sırada ise çok güçlü bir şimşek çakıp bir saniyeliğine her tarafı bembeyaz görmemi sağlamıştı. Teleskopum babamın profesyonel koleksiyonunun en küçük boyutu olsa da yine de büyüktü ve ben ayaklarıyla beraber onu dikine havaya kaldırıp eve yönlendiğim sırada ise, bir anda karanlığın içine gömülmüştüm.
Küçük bir kızın renkli ve ışıltılı dünyası, bir anda geceye esir düşüvermişti. O soğuk zindanların ürpertisi bugün bile üşütüyordu düşlerimi… Ölümcül bir hastalığın pençesinde zar zor nefes alabiliyordum.
İki ay sonra, Tornado’da uyandığımda ise beni kuyruklu yıldızın tamamen kendi enerjisinden oluşturduğu binlerce wattlık elektrikle çarptığını öğrenmiştim. Tornado, anne ve babamın kurduğu bilim şirketinin adıydı ve o zamanlar daha yeni büyümeye, ismi popülerleşmeye başlamıştı. Beni kuyruklu yıldızın çarpmış olması etraftakilerden gizli tutulmuştu ve komşularımızın hepsi bizi tatilde sanıyordu. Yaşamam, oradaki bilim insanlarına göre yüzde yüz bir mucizeydi. O güçte bir enerjiyle parçalarımı bile bulamamaları gerekiyormuş ama beni bulduklarında tam olarak bahçede, çimenlerin üzerinde uzanıyormuşum. Beni Tornado’ya getirdiklerinde kalbim atmıyormuş. Olayın üzerinde kırk sekiz saat geçtikten sonra ve anne ve babam ölümüm için cenaze işlemlerini başlatacakları sırada tam olarak morga götürülüyormuşum ve parmaklarımın kıpırdadıklarını görmüşler. Nefes almaya başlamışım, kalbim yeniden atmaya başlamış. İki gün boyunca hiçbir yaşamsal faaliyet göstermemişim, kalbim atmamış bile ve ben iki gün sonra sanki normalmiş gibi uyanmışım. Bunlar benden gizli tutuluyordu tabi, ta ki babamın dosyalarını karıştırana kadar.
Yan etkileri ise, vücudumun normal insan vücudu sıcaklığından her zaman daha soğuk olmasıydı. Ama üşümüyordum, sorun değildi.
Öteki bir yan etkisini daha öğrenene kadar, sanki o olay daha önce yaşanmamış gibiydi. Kendimi kötü hissettiğim zamanlar yazın ortasında sular seller götürecek kadar yağmur yağabiliyordu veya kışın ortasında otuz derecelik bir sıcak ve güneşle uyanabiliyordu bu şehrin insanları. Bunun benimle ilgili olduğunu fark etmek benden bir yılımı götürmüştü fakat sonunda, sahilde Nisan ile konuşurken fark edebilmiştik. Havada tek bulut yokken sadece içimden yağmur yağmasını dilemiştim ve bulutların gökyüzünü sarıp yağmuru başlatması bir dakika bile sürmemişti. O zamandan beri böyleydim. Tam dört senedir. Zamanla bunu kontrol altına almayı öğrenmiştim tabi; en azından bir nebze.
Okul çıkışı direkt olarak eve geçerek odama yöneldiğimde, bir saat kadar dinlenip biraz test çözerek kafamı dağıtmış, hemen ardından ise ikişer saatlik iki film izleyerek zaman geçirmiştim. Kafamı dağıtmam gerekiyordu, böylece onu düşünmeyebilirdim ama annem ve babam eve gelmediği için onlarla vakit geçirme planım suya düşmüştü. Saat gece yarısına yaklaşırken beklediğim mesaj, Tornado’da sabahlayacaklarını ve bir proje üzerinde çalıştıklarını belirten bir açıklamayla geldiğinde ise bu düşüncem tam olarak suya düşmüşe benziyordu.
Daha fazla evde kalmaya dayanamayarak üzerime bir siyah pantolon ve kapüşonlu geçirdim. Saat gece yarısına yaklaşıyordu, evet ama kendimi nerede olursam olayım güvende hissediyordum. Hava olaylarını değiştirebilmek, havayı ve suyu bükebilmek benim için bir hediyeydi. Hala silik, hayalet bir kız olabilirdim ama yine de bu bendeki o kendime duyduğum güvensizliği götürmüştü. Ben ayakları üzerinde dimdik duran, güçlü bir kızdım. Tek zaafım ise sevdiğim kişilerdi.
Boynuma geçirdiğim kulaklıklarımı telefonuma takarak bir müzik listesini açtım ve kulaklıkları kulağıma geçirdim. Her zamanki gibi baştan aşağıya siyahtım. Bu benim için bir lanet gibiydi, ne alışverişteyken ne de dolabımdan giysi seçerken hiçbir şekilde siyahtan başka giyinemiyordum. Bazen grinin tonlarına bulaştığım oluyordu ama sadece o kadar.
Ellerimi ceplerime soktuğumda tam önümden arkama doğru bir rüzgâr esti ve derin bir nefesi ciğerlerime çekerek sahil yoluna girdim. Uzun, düz kahverengi saçlarım omuzlarımın hemen arkasından belimden aşağı doğru süzülüyordu. Bunu seviyordum… Saçlarımı uzatmayı. Bazen istemsizce elim saçlarıma gidiyordu ve dakikalarca oynuyordum fark etmeden.
Şarkının akustik ritmiyle bütünleşen ayaklarım uçmuş gibi beni sahile getirdiğinde, kayalıklara çıkmayı planlıyordum ki parkta oturan, aynı benim gibi bir kapüşonlu giymiş ama kapüşonu kafasına geçirmiş birini fark ettim. Etraf sessizdi, sahilde çok kişi yoktu. Belki başka birisiydi ama bu birinin o olduğuna yemin edebilirdim. Sadece, hissediyordum işte. Aynı bank, aynı pozisyon. Yıllarca aynı sessizlik…
Nisan’ın sözleri kulaklarımda çınlıyordu şimdi. “Yıllarca bir çocuğa takılı kalmanı izlemek nasıl bir şey biliyor musun sen? Bir şekilde başlasın istedim, Nil. Filmlerde de böyle olmaz mı? Sadece ne olacaksa olsun artık… Çünkü artık lise son sınıftayız ve sen böyle uzaktan uzaktan ona destek olup hayatını kolaylaştırmaya devam ettikçe beni sinirim tepeme çıkıyor. Hiçbirini bilmiyor, Nil. Onun için yaptığın hiçbir şeyi bilmiyor ve ben en yakın ve tek arkadaşın olarak bunu izlemeye dayanamıyorum. Ne ondan gidebiliyorsun, ne de ona gidebiliyorsun. Orada durup sadece uzaktan onu izliyorsun. Diğer kızlarla konuşmasını, flörtleşmesini… Buna nasıl dayanabiliyorsun? Sana çelme taktım ve tepsini onun tişörtüne döktün, bu sayede yüzünü gördü ve artık biri ona senin fotoğrafını gösterip ‘Bu kız sizin okulda mı?’ diye sorarsa ‘Onu hiç görmedim, muhtemelen bizim okuldan değil,’ diyemeyecek.”
Haklıydı. Hem de sonuna kadar haklıydı. Ani gelen cesaretle saçlarımı iki yanıma alarak kapüşonlumu yüzüm görünmeyecek şekilde kafama geçirdim. Adımlarım banka doğru ilerlerken arkasından yürüyüp yanında bıraktığı boş yere oturdum ellerimi ceplerimden çıkarmayarak. Bu sene, on birinci senemdi. Onu tanıdığım, ona nedensizce bağlandığım, yine de hala tek kelime konuşmadığım… Bugün, Nisan’ı bana çelme takması ve tepsiyi üzerine devirmem sayesinde bir iki cümle konuşabilmiştik sadece ve bu kaydedebildiğim en büyük ilerlemeydi. Önceden neden onunla tanışmamıştım? Belki de kendimi onu izlemeye alıştırıp bu imkânsızlığa çok kaptırmıştım, belki de bu senenin son senemiz olması ve Amerika’ya gidecek olması beni artık harekete geçmeye itiyordur ama hiçbir zaman, o istediği erkeği elde eden kızlardan olamayacağım. Bunu damarlarımda akan kandan, neredeyse 18 yıllık hayat tecrübemden anlayabiliyorum.
Kaşları çatık bir şekilde uzun bacaklarını uzatmış, ellerini kapüşonlusunun ceplerine sokmuş, düz bir şekilde ileriye bakıyordu.
“Merhaba,” dedim. Cevap vermesi için bir dakikayı aşkın bir süre bekledim ama cevap vermedi. Bu bile deli gibi acıyordu canımı. “Anlatmak ister misin?” Bir şeyler olmuştu. Biliyordum. Önceden buraya gelip oturduğunda suratı ifadesiz olurdu, ya da bazen kalkıp çocuklara pamuk şeker alıp dağıtırdı ama şimdi, bir şeyler olduğunu hissedebiliyordum. Yüzündeki ifadeden açıkça anlayabiliyordum bunu.
Konuşmadı. Dakikalarca bekledim bir şey söylemesini ama konuşmadı. Bu kadar mı umursamıyordu beni? Bu kadar mı önemsizdim? Haklıydı da, tanışmıyorduk bile… Hakkımda hiçbir şey bilmiyordu. Onun için bir hiçtim.
Burada daha fazla oturmanın bir anlamı olmadığı için kalkıp ona arkamı döndüğüm sırada “Ben…” dedi ve durmamı sağladı. Dudaklarımı birbirine bastırıp konuşması için bekledim.
"Ona karşı hiçbir şey hissetmiyorum, tekrar onunla birlikte olursam bu onu kandırmak olur."
Ruhu güzel adam, diye düşündüm istemeden. Ruhunun güzelliği yüzüne yansımış bir adam. Kız arkadaşını bir partide uygunsuz bir şekilde basıyordu ve hala ona saygılı davranıyordu, ona karşı hiçbir şey hissetmediğini ve eğer onunla birlikte olursa bunun onu kandırmak olacağını düşünüyordu. Kim yapardı ki bunu?
Ne iğrençlikler görmüştüm şu lisede. Her şey birbirine karışmış, insanlar yollarından sapmışlardı sanki. Sırayla bütün erkeklerle çıkmak için çetele tutan kızları bile biliyordum koridordaki dolaplarında. Sınıfımızın olduğu ikini kattaki kızlar tuvaleti ise tam bir cehennemdi. Dedikodu makinesi gibi durmadan birileri bir şeyler uyduruyor veya olan şeyleri çarpıtarak anlatıp insanların hayatlarına karışıyor, yorum yapıyorlardı. Öyle ki, dizilerden özenilmiş bir Dedikoducu Kız sayfası bile vardı okulun sitesinde. Okulda kim var, kim yok herkesin cep telefonu numarası o kızda vardı ve Mine'yle onun ayrıldığının haberini herkes bu yolla almıştı.
Boğazımı temizleyip yutkunduktan sonra "Ona bunu söylemelisin," dedim. "Anlayacaktır."
Ona arkam dönük bir şekilde ilerlerken tekrar sesini duydum, bu sefer uzakta olduğum için sesini yükseltmek zorunda kalmıştı. "Peki ya sen kimsin?"
Tebessüm ettim ve o anki şokla, dudaklarımdan dökülecek en mantıklı isme izin verdim. ”Siyah Kuğu.”
Ona lakabımı söyleyişimin hemen ardından ise eve doğru hızlı adımlarla yönlenmiş, boyuma taktığım kulaklıklarımı tekrar kulağıma yerleştirerek bu sefer yüzümdeki aptal gülümsemeyle yürümüştüm.
Bütün gece Nisan'la neler olduğuna dair mesajlaşmış, hemen ardından huzurlu bir uykuyla kapanışı yapmıştım.
Sabah olduğunda bu sefer kendime özenmek ister bir şekilde uyanıp duş aldım. Krem rengi şort eteğimi altıma geçirip beyaz formamı da üzerime giydikten sonra saçlarımı tarayıp düzelterek salık bıraktım. Yüzümü yıkayıp çantamı hazırlayarak kahvaltı için aşağı indikten sonra hızla önceden hazırlayıp paketlere sararak buzdolabına attığım hazır tostlardan alıp tost makinesine koydum ve bir bardağa süt doldurdum. Enerji doluydum, mutluydum bu sabah. Bir an önce okula gidip Nisan'la beraber öğle arasından önceki iki ders boyunca oynanacak maçı izlemek istiyordum. Bu yüzden tostumu neredeyse hiç soğumadan sıcak sıcak yedim ve sütümü kafama dikerek hızla evden çıktım. Okul eve yakın olduğu için tek yapmam gereken sahil yolunun tam tersi yöne doğru on dakikalık bir yürüyüştü. On dakika beklediğimden daha hızlı bir şekilde geçtiğinde ise okula alt kapıdan girerek direkt olarak sınıfa yöneldim.
Dakikalar sonra, dün akşam olanları analiz edip tekrar bir üzerinden geçmiştik ve Nisan'ın tek yaptığı şey dudağını ısırıp gözlerini kısarak kafasını sağa sola çevirmek ve "Bu çocuk kesin sana âşık," demek olmuştu.
Masanın üzerine çıkardığım kitabı kafasına vurup gözlerimi devirdim. Dalga geçiyordu tabii ki de. "Komik değil, Nisan. Bu kaydedebildiğim en büyük gelişme."
"Siyah Kuğu, ha? Yakında kendine kostüm ayarlayıp dışarıda işlenen suçlar için bu kod adıyla savaşırsın da sen."
"Nisan!" dedim üzerine basarak. "Komik değil."
"Peki, peki," diyerek kafasını salladıktan sonra dirseğini masaya yaslayarak avucunun içine çenesini yerleştirdi. "Ama yüzünü göstermemişsin ki be kızım, nasıl anlayacak şimdi sen olduğunu?"
"Boş ver." Omuz silktim. "Anlamasına gerek yok. Bunca zaman yanındayken ruhu duymadı, bunu da bilmeyiversin."
"Ah be koca yürekli kız..." Diğer elini omzuma koyup acı bir tebessümle yavaşça vurduğunda omuz silktim tekrardan. "Ama bir daha onun için şu doğaüstü güçlerden kullanmak yok, tamam mı?" dedi onayımı almak istercesine gözlerini kocaman açarken. "Maç bitince sen de havayı normale çevireceksin. Ekim'in sonuna geldik ama Mayıs'ın sonundaymışız gibi sıcak."
"Tamam," dedim kafamı sallayarak.
İlk iki dersin Fizik olması dolayısıyla dikkatimi maç olayından tamamen uzak tutarak bütün dersi dinledim. Bilime ilgiliydim; Fizik, Matematik, Biyoloji, Kimya... Bu derslere çalışmayı seviyordum. Hem kafamı dağıtıyorlardı hem de daha iyi hissediyordum.
İkinci teneffüs zili çaldığında ise, dersten lavabo bahanesiyle erken çıkan kızar tribünlerdeki en iyi yerleri kapmışlardı bile ama sorun değildi. Tribünlerde arka koltuklara oturmaya alışmıştım, beni göremeyeceği bir yere... Hep oraya otururdum.
Karşı takımdakiler ve bizimkiler sahada alıştırma hareketleri yaparken o ve Kaan'ın olmadığını fark ettim. Kaan onun en yakın arkadaşlarında biriydi, çoğu şeyi beraber yaparlardı. Bazen bahçede salıncakta sallanıp kitap okurken görüyordum onlara geldiğini.
"O ve Kaan yok," dedim Nisan'a dönüp fısıldayarak. Her taraf yeni bir dedikodu isteyen kızlarla doluydu ve bu konuda biraz dikkatli olmam gerektiğini biliyordum. En ufak bir şeyde kızlar tuvaletinin ve Dedikoducu Kız'ın diline düşerdim ve bunu kaldıramazdım bile. Bazen dillerinden dökülen aşırı abartı ve yalan cümleler insanların hayatlarında büyük bir etki yaratabiliyordu.
"Lavabodadırlar," dedi beni rahatlatmak istercesine. "Onun takım kaptanı olduğunu biliyorsun, Kaan'la bir strateji geliştiriyorlardır."
"Bu bir takım oyunu, Nisan. Bir strateji geliştireceklerse bunu maçtan önce yapmaları gerekirdi ve bütün takımla konuşmaları. Böyle maça on dakika kala sahadan ayrılmazlardı. Umarım lavabodadırlar."
İleride tribünlerin altındaki soyunma odalarından çıkan endişeli ve kızgın Koç'u gördüğümde Nisan'ı dürttüm tekrar. "Ya kesin bir şey oldu... Baksana Koç'a, nasıl sinirli."
"Sabahtan beri antrenman yapıyorlar, bunlardan birine bir şey olmuş olmasın?" diyerek aklımda felaket senaryoları kurmamı sağladığında gözlerimi kırpıştırıp ellerimi endişeli bir şekilde saçlarımdan geçirdim. "Ben gidip bir bakacağım."
"Erkeklerin soyunma odasına giremezsin, seni görürler. Saçmalama. Hava olaylarıyla ilgili olabilirsin ama görünmez olamıyorsun maalesef."
Dayanamayıp ayağa kalktım. "Koç'la bir konuşayım öyleyse. Hemen dönerim."
Bir şey söylemesine kalmadan tribün merdivenlerine yönelip hızla indiğimde sahayı dolaşıp Koç'un yanına yürüdüm. Gerçekten çok gergin görünüyordu, alnındaki ter damlacıklarını görebiliyordum. Onun için yapabileceğim tek şey hafif bir rüzgâr estirmekti ki bunu onun yanına ulaşmadan hemen önce yaptım. "Koç, takım kaptanı ve Kaan Vuslat sahada değil. Nerede biliyor musunuz acaba?"
Kafasını kaldırıp ensesindeki elini azalmış saçlarından geçirdi ve sıkıntılı bir şekilde ofladı. "Takım kaptanı antrenmanda ayak bileğini burkmuş, revirdeki hemşire yumuşak doku zedelenmesi diyor. Ayağa kalkıp yürüyebiliyor ve maça çıkmakta ısrar ediyor ama hemşire eğer maça çıkarsa ayağında kalıcı bir hasar oluşabileceğini söylüyor." Öfkeyle önündeki direğe ayağını geçirdikten sonra sessizce bir küfür mırıldandı. "Bu maça çıkmak zorundayız, ama takım kaptanı olmadan olmaz! Yedeklerin hepsini toplasak bir o etmiyor."
"Maçı iptal edemez misiniz?" En yumuşak ses tonumla nazikçe mırıldandığımda "Keşke!" diyerek ellerini açtı. "Ama kurallar bu konuda çok açık. Yani bir mucize olmadığı sürece maç iptal olmaz."
Karşı tarafın takım Koç'u bu tarafa doğru iğrenç bir gülümsemeyle yürümeye başladığında onları yalnız bırakıp yavaşça tribüne doğru yürümeye başladım ama sonra durdum. Gözlerim Nisan'ı bulduğunda yüzümdeki ifadeden neler olduğunu anlayabildiğini biliyordum. Ne yapacağımı da anlamış gibiydi.
Ama kıyamazdım ki ben ona... Ayak bileğini incitmişti, böyle maça çıkamazdı. Çıksa bile ona zarar gelmesine, böylesine tutkuyla bağlı olduğu bir şeyden kopmasına dayanamazdım. Böyle giderse istediği bursu da alamazdı...
Bu yüzden durdum. Nisan'ın gözlerinin içine baka baka durdum. Tribündekiler pankart açmış, Amigo Kızlar çoktan gösteriye başlamıştı ve hemen ardından da maç başlayacaktı. Dayanamadım. Ayaklarım istemsizce okul binasına doğru koşmaya başladı ve ben de akışına bıraktım. Sessiz okul bahçesine geldiğimde, kameraların göremeyeceği kör bir noktaya yerleşerek gözlerimi kapattım. Gözlerimin dolu olduğunu bilmiyordum bile... Hemencecik bir yaş süzülmüştü yanaklarımdan aşağı. Yağmur gibiydi sanki. Gözyaşına karşılık yağmur. Onun için. Değer miydi? Bunca zaman değmiş miydi? Nedense her zaman bu sorgulama kısmını atlıyordum.
Yavaş yavaş gökyüzünü kaplayan bulutların ardından küçük buz taneleriyle gizlenmiş yağmur hızlı bir şekilde yeryüzüne düşmeye başladığında orada kaç dakika durduğumu hatırlamıyorum bile. Sadece yağıyordu, buz taneleri çıplak teninize değdiğinde canınızı yakıyordu ve... Yağıyordu işte. Ama bu kadarı yeterli değilmiş gibi maçın iptal olması duyurusunun hâlâ gelmediğini fark ettiğimde bütün yorgunluğuma rağmen göğüs kafesimde beliren sancıya kulak verdim; o sancı, kalbime giden damarları düğüm düğüm etti ve nefes almam zorlaştı. Görüşüm bulanıklaşmıştı, başım dönüyordu ve ellerim titriyordu ama bunu birçok defa yaşamıştım, geçici olduğunu biliyordum.
Birkaç saniye sonra "Maç şiddetli yağmur ve fırtına nedeniyle iptal edilmiştir, herkesin okul binasından içeriye girmesi rica olunur!" duyurusunu duyduğumda, kollarımı aşağı indirerek sarsılan bedenime ayakta durma emri verdim. Sırılsıklam olmuş uzun saçlarım deli gibi esen rüzgârda savruluyor, yüzüme ve boynuma yapışıyordu.
Ve ben sözümü tutmamıştım.
Beklediğim gibi Nisan'ı biraz uzağımda aynı benim gibi dururken gördüğümde elindeki şemsiyeyi düz tutmaya çalışıyordu ama çok geçmeden şemsiye parçalandı.
"O şemsiyeye kırk lira vermiştim ben!" diyerek sesini duyurmak amacıyla bağırdığında acı bir tebessüm yerleştirdim yüzüme. Tam önümde durup omuzlarını düşürerek aynı acıyla bana baktığında burkulan dudaklarımı oynatarak "Özür dilerim," dedim. "O…"
O kim miydi?
O, çocukluğumdan beri takıntılı olduğum çocuktu. Her zaman etrafında olmama rağmen beni fark etmeyen, adımı bile bilmeye çocuktu. O, arkadaşım ona fotoğrafımı gösterip "Bu kız sizin okuldan mı?" diye sorduğunda "Onu hiç görmedim, muhtemelen bizim okuldan değil," cevabını veren çocuktu. O uğruna fırtınalar kopardığım çocuktu. O Pamir Yelkıran'dı. O, tebessüm ederek kafasını yere eğerken sağ yanağındaki gamzesini çıkartan ve küçük çaplı kalp krizlerime zemin hazırlayan çocuktu. O benim ilk kalp ağrımdı, tutunmak isteyip; tutunamadığımdı. Yarım kaldığım, yanına kalamadığımdı. İmkânsızımdı. Bilinmezimdi. Katilimdi. Kıyamadığımdı.
"Nil..."
"Kıyamadım, Nisan... Kıyamadım."
Yorumlar
Yorum yapmak için giriş yapmalısın.