Siyah Kuğu
Siyah Kuğu
2. Bölüm
600 21

2. Bölüm

 
Şarkının ritmiyle yere çömelip başımdaki kepi çevirdikten sonra diğerleriyle birlikte kalktım ve etrafımda dönüp ayağımı kaydırarak geriye çekilip durdum.

Duvarlarda yankılanıp kalbimdeki odacıklarla seken ve göğüs kafesimin içinde yankı bulan ağrılarımı susturup bana bir nefes aldıran şarkının ritmini damarlarımda hissedebiliyordum. Şu anlık tek ihtiyacım olan şey, kafama dikebileceğim bir şişe dolusu serin su ve saçlarımı toplayabilmem için bir lastikti ama her zamanki gibi bu fikrimin üzerimi değiştirdikten sonra değişeceğine emindim. Toplarsam can çekişeceklermiş gibi hissediyordum.

Ümit hoca büyük elleriyle bizi alkışlarken derin nefesler çekiyorduk içimize ve hiç durmaksızın deli gibi inip kalkıyordu göğsümüz. Adam ellerini uzun saçlarından geçirip önümüzde durdu ve bize baktı. “İşte bu, çocuklar. Ben de bundan bahsediyordum.”

Yaklaşık dört saattir neredeyse aralıksız çalışıyorduk ve artık yorulmuştuk. Deli gibi acıkmıştım, çok fazla su kaybettiğime emindim çünkü dudaklarım kurumuştu. Ümit hoca sürekli daha da hızlanmamızı istiyor, araya yeni hareketler katıyor ve feleğimizi şaşırtıyordu resmen. Diğerleri gibi başımdaki siyah kepi sepete bırakıp çantama yöneldim. Helin, Ümit hocanın eline tutuşturduğu sepetle bize küçük soğuk sular dağıtıyordu. Bana geldiğinde beni bilerek es geçti. Bilerek yaptığını biliyordum çünkü onunla yıldızımız hiç barışmamıştı.

“Hey, Helin. Beni unuttun,” diyerek yanına doğru bir adım attığında dönüp bana o ben bir kraliçeyim bakışlarından attı. “Ah, pardon… Ama sen bu değil misin? Unutulmuş.”

Bana birçok kez lakap taktığına şahit olmuştum ama bu aralarından en kırıcı olanıydı, geçen sefer ki ezik kelimesi bunun yanında çerez kalırdı. Unutulmuş. Unutulmakla ilgili sorunlarım vardı. Ailem işleri yüzünden beni unuturlardı. Tıpkı bu gece de olduğu gibi.

“Seninle uğraşamayacağım,” dedim siyah çantamdaki havluyu alıp boynuma atarak. Tam o kırmızı ruju özenle yedirdiği dolgun dudaklarını açacaktı ki, Baran’ın onu belinden tutup çekerek dudaklarını dudaklarına bastırmasıyla başka bir şeyle meşgul olmuş oldu. Kimsenin garibine gitmeyen bu durumdan birkaç saniye sonra ise vücutlarını birbirlerine bastırmış bir şekilde bu işe devam ediyorlardı. Baran, onun biricik sevgilisiydi ama ikisinin ilişkisinin bir çıkar ilişkisi olduğunu herkes bilirdi. Onların ilişkilerindeki duygular kısmı, aşktan veya hoşlantıdan fazlasıyla zevke kaçmış bir şekilde inşa edilmişti.  

Gözlerimi devirerek derin bir nefes verdim ve siyah çantamı alıp yanlarından ayrılarak duş bölümüne yürüdüm. Bunu nasıl yapabiliyorlardı? Ben birine bakmaya kıyamazken onlar birbirlerini sevmedikleri halde birbirlerini yiyebiliyor, yatıp kalkabiliyorlardı. Biz sadece 18 yaşındaydık, fazlası değil. Son sınıf öğrencisiydik, fazlası değil.

Hızlıca duş alıp üzerimi değiştirerek saçlarımı kuruttum ve çantamı da alarak dans kulübünden ayrıldım. Buraya üç senedir geliyordum ve artık profesyonelliğe adım atmış bir sınıftaydım. Dans etmek beni rahatlatıyordu ve böylelikle fark etmeden yukarıdaki işleri karıştırmıyordum. Büyük duygu patlamaları yaşadığım zamanlar hava da buna göre değişebiliyordu.

Anne ve babam bir haftadır eve gelmiyorlardı. Her ne kadar akşamları onlarla konuşsam da yeni bir proje üzerinde çalıştıkları için çok meşgul olduklarını ve projeyi yarım bırakmak istemediklerini söylüyorlardı ama burada, evde yarım kalmış bir projeleri daha vardı. O proje bendim. On yedi yaşının son haftalarında evde yalnız başına kalan bir kızları vardı ve bunu unutuyorlardı. Annemle beraber yemek yapmayı ve mutfağı birbirine katmayı özlüyordum. Babamla beraber arabayı bahçede yıkarken su savaşı yapmayı özlüyordum.

Bir taksi çevirerek okulun adresini verdim ve arkama yaslanarak derin bir nefes daha aldım. Bu sabah Ümit hoca çağırmıştı. Sabahın beşinde kalkıp dans kulübüne gitmiştik ve tabi ki eksiğimiz vardı ama çok geçmeden bunun bir sınav olduğunu anlamıştık. Gelenlerden oluşan bir grupla ülkenin liseler arası final maçında gösteri sergileyecek ve bundan ücret alacaktık. Bütün gece uyuyamamıştım ve Ümit hocanın mesajı gördüğüm an sanki bunu bekliyormuş gibi fırlamıştım yataktan. Dans etmeyi seviyordum. Piyano sesini seviyordum. Yağmurun yağmasını seviyordum. Kahveyi seviyordum… Bir de onu. Bir de onu seviyordum galiba.

Taksi okulun önünde durduğunda ücreti ödeyerek indim. Bugün her zamankinin aksine daha bir dağınıktım. Bir kere okulun gri eşofmanlarıyla gelmiştim çünkü evde ütülemeye çalışırken eteğimi yakmıştım, ikinci olarak saçlarım nemliydi ve birbirine karışmıştı, toplama isteği uyandırıyordu; üçüncü ve son olarak da uykum vardı. Dizlerim hafiften ağrıyordu ve acıkmıştım.

Adımımı okulun içine atarken, saçlarımı toplamak ve toplamamak arasında kalmış bir şekilde düşüncelerimle boğuşuyordum. Normalde saçlarım düz, uzun ve kahverengi olduğu için bir şey yapmama gerek kalmazdı ve hep açık bırakırdım. Küçük bir yüze sahip olduğum için de saçlarım hep gözümün önüne gelir ve yüzümü saklardı. Arada topuz yapıyordum ama pek de tercih etmezdim, saçlarımla uğraşmaya hep üşenirdim ama kestiremezdim de. Tıpkı müzik listemdeki dinlemediğim ama silmeye de kıyamadığım şarkılar gibi.

Maç olayının üzerinden tam bir hafta geçmişti ve maç ileri bir tarihe ertelenmişti. Yani bir buçuk hafta gibi bir zaman dilimi vardı ve bu sürede kapalı spor salonumuzun tadilatı da bitmiş olacaktı. Nisan’a verdiğim söz yüzünden artık onun için kullanmayacaktım güçlerimi. Geçen hafta havanın dengesiyle oynadıktan sonra akşama kadar dindirememiştim gökyüzünün çığlıklarını. Şehrin hemen girişindeki ormana bir yıldırım düştüğünü ve yangının zorla dindirilebildiğini izlemiştim haberlerden. Bazen bu iş kontrolümden çıkabiliyordu ve ben böyle küçük şeyler için birine zarar vermekten çok korkuyordum.

Nisan bugün okula gelmeyecekti, yani yalnızdım. Göz kontrolü vardı ve bu yüzden raporluydu. Yetişebilirsem öğleden sonra gelirim demişti ama yetişse bile gelmek isteyebileceğini sanmıyordum çünkü bugün ayrıca bir şeyin kesinleşeceği gündü. Pamir’in en yakın arkadaşı olan Kaan’ın kuzenini Buğra’nın okula gelip gelmeyeceğinin.

Lise birinci sınıftayken Buğra ve Nisan’ın aralarında ufak bir şeyler yaşanmıştı. Sonra büyük bir kavga etmişlerdi ve ayrılmışlardı. Onlara kızgındım çünkü imrendiğim tek çifttiler ama ayrıldıkları için ne Nisan’a, ne de Buğra’ya suç atabilirdim. Onlar sadece… Ayrılmışlardı işte. Her çiftin başına gelebileceği gibi. Buğra’nın İstanbul’a, teyzesinin yanına gideceğini öğrendiğinde dünya başına yıkılmıştı sanki. Ona havaalanına gidip o uçağı düşürerek intikamımızı almayı teklif etmiştim ama benim bu acımasız intikam planıma gülmüştü. Sonra da burnunu çekerek tam üç saatlik bir duşa girmişti. Bileklerini kestiğini sanıp banyonun kapısını kilerdeki büyük portatif merdivenle kırdığım gün hâlâ gözlerimin önünde… Hayır, bileklerini falan kesmemişti. Sadece küvette uyuyakalmıştı. Hem de kıyafetleriyle beraber. Harika.

İki gün önce okulun sitesindeki dedikodu sayfasından öğrenmiştik. Buğra’nın yeni çekilmiş bir fotoğrafını bulanıklaştırıp üzerine kocaman bir soru işareti koyarak bugün okula döneceğini ve bu okuldan mezun olmak istediğini söylediğini yazmışlardı. Nisan, gideceğini öğrenince onu bütün sosyal hesaplarından silmişti bu yüzden görünüşünün iki yılda ne kadar değiştiğini bilmiyorduk. Okulun ilk senesi, Pamir kadar olmasa da Buğra da dikkat çeken bir tipti. Hatta Pamir, Kaan ve Buğra birlikte takılırlardı hep. Buğra ve Nisan çıkmaya başlayınca Pamir’e hissettiklerim yüzünden o grupla hiç yüz yüze gelmemiştim ama Nisan’ı tanıyorlardı, yengeleri olarak. O zaman öyleydi… Sonra gel zaman git zaman, dengeler değişti.

Biri gelir, senin senelerce içine sığdıramadığını, bakmaya kıyamadığını bir anda alıp bir de üzer ya… Mine’nin bu davranışına rağmen nefret edemiyordum ondan. Ta ki, dün geceye kadar. Geçen hafta akşam sahildeki parkta Siyah Kuğu kod adıyla Pamir’le konuştuktan sonra, her akşam o parka gitmiştim ve biz yedi gün boyunca aynı bankta yan yana oturup sessizce sessizliği dinlemiştik. İkimiz de konuşmamıştık ama dün gece, bana Mine’nin yeni bir sevgilisi olduğunu söylemişti. Böylece artık vicdan azabı çekmediğini. Neyin azabını çekecekti ki? Aldatan Mine değil miydi?
Sigara içtiğini bilmiyordum mesela ama dün akşam ben giderken bir tanesini yakıyordu. Onun için yakıyordu.

Bir insan, bir insanın elindeki o nefret ettiği sigaranın duruşunu bile sever miydi? Ellerinde sigara bile hayat buluyordu sanki. Kim bilir benim ellerim, saçlarım nasıl dururdu? Bunu düşünmekten kendimi alıkoyamıyor, hemen ardından utanıyordum ama bir süre sonra geçiyordu. Burası Soyhan’dı. Burası ülkenin en karanlık şehriydi. Burada doğup büyümüş olmama rağmen, bu kadar utangaç ve saf olmak bazen kendimden nefret etmemi sağlıyordu.

Neyim ben? Düşünceleriyle hava olaylarını kontrol eden bir ucube mi?
Tam olarak öyle.

Sessiz geçen birkaç dersin ardından öğle teneffüsünde, yemek tepsimi kucaklamış bir şekilde bahçenin arka taraflarında boş bir masa arıyordum. Bu yalnızlık olayı beni tam bir görünmez yapmış gibiydi. O kadar bitkin hissediyordum ki, ayağım takılsa ve düşsem oracıkta uyuyakalırdım herhalde. Şu anlık tek moral kaynağım eve gidip sıcak bir duş alarak biraz kestirmek ve akşam saat on birde her zamanki gibi sahildeki parka gitmekti. Onu ya da onunla birlikte sessizliği dinlemek bana huzur veriyordu. Onun birkaç santimetre yanımda oturuyor olması, sanki sözleşiyormuşuz gibi her akşam geldiğimde orada oturuyor olması bana aramızda bir bağ olduğunu hissettiriyordu. Bu beni mutlu yapıyordu. Saç diplerimden parmak uçlarıma kadar mutluydum.

Gözüme kestirdiğim masa bahçedekilerin en uzağındakiydi. Sessiz bir şekilde yemeğimi yiyebileceğim bir masa, şu an tepsimdeki yemekleri yeme düşüncesi kadar cazip geliyordu bana. Sabahki şarkının ritmi o kadar sesli ve hızlıydı ki hâlâ kulağımda çınlıyordu. Dalgın bakışlarım tepsimdeyken tepsimi sertçe masanın üzerine koydum, ama çıkan ses sadece benim tepsimden çıkmamıştı. Nisan okulda değildi ve okulun geri kalanı beni ilgilendirmiyordu, özellikle şu an başım bu kadar ağrırken kimseyi çekemezdim. Kabalığım için özür dilerim.

 “Dinle, başım ağrıyor ve başka bir çatal sesini daha kaldırabileceğimi sanmıyorum. O yüzden bahçedeki masalardan birine geç.”

Başımı kaldırmadan gözlerimi kapatarak konuştuktan sonra derin bir nefes verdim. Karşımdaki çocuk “Ne kadar da aynı fikirleri paylaştığım bir kız,” diyerek göz devirdiğinde, başımdaki ve kulağımdaki ağrının yüzlerce katını karnımda, göğüs kafesimde ve başımda hissettim. Kelebekler, demek istedim. Sakin olun. Hem sizin orada ne işiniz var? Sizi de mi yedim?

Kalp çarpıntımı bastırarak kafamı kaldırdığımda, dağınık topuzumdan çıkmış bir tutam saç gözlerimin önüne geliyordu. Üzerine siyah bir kapüşonlu geçirerek kafasını örtmüştü. Baygın ve bir şeylerden bıkmış, canı sıkılmış bir ifadeyle bana bakıyordu. Aynı benim gibi tepsisini masaya koymuş bir şekilde karşımdaydı. Park olayını ve üzerine yemek dökmemi saymazsak, ilk defa bu kadar yakınımdaydı ve benimle konuşuyordu. Sadece benimle. Siyah Kuğu’yla ya da üzerine yemek döken kızla değil, Nil Han’la. Soğuk bakışlara sahip, saçlarıyla yüzünü kapatan okulun silik siyahlar içindeki kızı.

“İlk ben geldim,” dedim her bir kelimenin üzerine basarak. Ona belli etmemeliydim. Hiçbir aşk hikâyesi kızın saplantılı bir şekilde âşık olduğu çocuğun daha ilk sahneden dibine düşmesiyle başlamazdı. Nisan haklıydı, belki de insanın yaşadıklarını veya yaşayacaklarını bir peri masalına dönüştürmesi kendi elindeydi.

“Dalgın dalgın yürüyen bendim sanki.” Gözlerini devirip bakışlarını üzerime çevirdi. “İlk ben gördüm, ilk ben geldim. Şimdi al tepsini ve def ol.”

“Hadi ya?” Tepsiyi tutmayı bırakıp ellerimi göğsümde birleştirip ona küçümseyen bakışlar attım. “Sen şu okulun altın çocuğu değil misin? Burada değil popülerler masasında olman gerekmiyor muydu senin?”

“Şşşt,” diyerek kaşlarını çattı ve etrafına baktı. “Sus. Gitmeyeceğim oraya, kafamı dinlemek istiyorum.”
“Ait olduğun yere dön.”
“Sen çok biliyorsun ya. Çok meraklıysan sen git otur yerime.”

İçimdeki siyah kız Senden ne oyuncu çıktı böyle… diyerek şaşkın gözlerle bizi izlerken beyaz olan da Acaba nereye kadar sürecek bu oyunculuk çok merak ediyorum… diye yorumluyordu bunu. İkisini de kafamdan def edip ona cevap verdim. “Basketbol takımının kaptanısın diye okulun da sahibi mi sanıyorsun kendini? Yürü git arkadaşlarının yanına.”

“Gitmiyorum,” dedi ve tepsisini tamamen bırakıp oturdu karşıma. “Hadi kaldır beni.”

Bir an, kuvvetli bir rüzgârla onu ileriye savurmak geldi içimden ama kendime engel oldum. Her ne kadar gıcık bir kişiliği olsa da ona hissettiklerimi durduramazdım. Sadece ortam onun gıcıklık yapmasına elverişliydi ve ona göre de kendimin gıcık göründüğüne emindim. Bu yüzden ne zaman yumruk yaptığımı bile fark etmediğim elimi açıp “Pekâlâ,” diye mırıldanarak karşısına oturdum. Kaşlarını kaldırarak bana Ne yapıyorsun sen? Bakışlarından attığında ise bunu umursamadan devam ettim. “Tek isteğim sessiz bir şekilde oturup yemek yemek ve sonra da kalkıp gitmek. Ses çıkarmayacaksan ben de sorun çıkarmayacağım.”

“Kabul edilmiştir,” diyerek kafasını salladığında çatalını alıp yemeğine gömüldü. Ama ben o karşımda otururken onu izlemeden nasıl yemek yiyebilirdim ki? Önceden onu hiç çekinmeden izlemeye alışmıştım çünkü o beni görmüyordu ve aramızda metreler oluyordu ama şimdi tam karşımda oturuyordu ve biz az önce konuşmuştuk.

Kafamı öne eğerek burada yalnız olduğuma inandırmaya çalıştırdım kendimi. Sessiz ve sakin bir ortam düşledim. Bahçedeki kalabalıktan uzak, huzurlu bir sessizlik.

Kendimi inandırabildiğimde çatalımı patatesime geçirdim ve tavuğu da küçük bir parçaya bölerek peşinden mideme gönderdim. İçeceğimi yudumlayacağım sırada ise başım istemsizce kalkmıştı ve ona kaymıştı bakışlarım. Gözleri yemeğine odaklanmıştı. Tavuğu seçip patatesleri yiyordu, demek ki tavuk sevmiyordu. Üstelik sağ elini kullandığını biliyordum ama yemek yerken iki elini de kullanabildiğini bilmiyordum. O yemek yemeye devam ederken ben de sanki tek işim buymuş gibi izliyordum onu.

“Buldun tabi benim gibi taş çocuğu, mideni değil gözünü mü doyuruyorsun?”

Sözlerinin ardından öyle bir irkildim ki, saniyelerdir tuttuğum içeceğimle beraber masada geriye devrilerek bir de içeceğimi üzerime döktüm. Dehşetle açılan gözlerimle düştüğümü idrak etmeye çalışırken sırtımda birkaç parça kemiğin çıtırdadığına yemin edebilirdim.

“Yalnız o ayranı kapüşonlunun değil senin içmen gerekiyordu.”

Elimle yüzümü silip masadan çıkarak ayağa kalktığımda, hiçbir şey olmamış gibi yemeğine devam ettiğini gördüm. Derin nefeslerimin ardından “Oha ama ya!” diye bağırdım. “Hani sessizce yemek yiyecektik? Senin sessiz anlayışın bu mu?”

Yüzümü ve tişörtümü gösterdi. “Senin de yemek anlayışın bu mu?”

Sinirden kahkaha atarak uzanıp kolasını aldım ve başından aşağıya döktüm. Ben dökerken o da kollarını kaldırarak ayağa kalkıyordu. “Sanırım bu konuda hemfikiriz,” diyerek yemek yeme anlayışımızı kast ettim ve onu taklit ederek umursamazlığımı suratıma takındım. Senelerce uzaktan izleyip sevdiğim, geceleri gizlice dertlerine ortak olduğum, ayağı sakat maça çıkamaz diye fırtınalar kopardığım çocuk karşımdaydı ve ben onun üzerine kolasını dökmüştüm!

“Ne yaptın sen ya?” Islanmış kapüşonlusunu tutup baktığında dehşet içinde açılmış gözleri bana döndü. Ben de kocaman gözlerle ona baktığımda “Hatırladım seni,” dedi. “Bu kaçıncı kızım ya? Geçen gün de tepsini üzerime devirmiştin sen.”

Cevap vermek yerine kahkaha attım. Bu sefer ki sinirden değildi… O şaşkın ve yavaş yavaş öfkeye dönüşen ifadesiyle o kadar tatlıydı ki… Ve yüzü yakından daha da yakışıklıydı. Aptaldım. Delirmiştim. Bu kişinin ben olduğuma inanamıyordum. Kendim olmak istemiyordum.

“Bilerek yapıyorsun değil mi?” dedi küçümseyici bakışlarını üzerime çevirerek. “O gün de bilerek yaptın. Ama tebrik etmek gerek, iyi oyuncusun.  Yalnız bu şekilde aramıza girebileceğini ya da başka bir şey yapabileceğini sanıyorsan çok yanılıyorsun.”

Ellerimin titrediğini hissettim. Duygularıma hâkim olamıyordum. Kontrol edemiyordum. Sahip çıkamıyordum. Hayır… Hayır…
Sakin ol, Nil. Sakin ol. Nefes al, nefes ver. Nefes al, nefes ver. Sadece çek şu lanet oksijeni içine ve geri ver!

Olmadı. Bir şimşek hemen üzerimizde çığlık attığında ve gökyüzünü esir aldığında deli gibi nefes alıyordum, göğsüm daralıyordu sanki. Göğüs kafesimdeki o organ, kan pompalamak olan görevinin dışına çıktığında işler hep karışıyordu. Sıkıştırıyordu göğsümü işte. Nefes alamıyordum.

Gök şiddetli bir şekilde gürlediğinde rüzgâr o kadar şiddetli esti ki tepsilerimizi devirdi, kuvvetine dayanamayan saçlarım lastikten kurtuldu ve savruldu o rüzgârda. O dehşet içinde açılmış gözlerle bana bakarken daha fazla burada duramayacağımı anlayarak yutkundum ve “Tam bir pisliksin,” dedim. Senin gibi pisliklere böyle görünüşler verilmemeliydi. Keşke insanın içi, dışına yansısaydı da kimin ne olduğunu ilk bakışta anlayabilseydik.

Saniyeler içinde koşarak terk ettim orayı. Gözyaşlarım göz pınarlarımda tek bir göz kırpışımla aşağı inmeyi beklerken koşa koşa okulun bahçesine çıktım. Rüzgâr yüzünden dışarıdakiler içeriye doluşmaya çalışıyordu, bu yüzden bekçi onları dizginliyordu. Kapalı kapıya tırmanıp üste çıktım ve aşağı atladım. Koştum. Koştum. Koştum. Sanki koşsam beni sevecekmiş gibi. Sanki daha hızlı koşsam az önceki sahne hiç yaşanmamış olacakmış gibi koştum.

Bence en büyük hayal kırıklığı, senelerce gözlemleyip ne kadar iyi biri olduğu kanısına vardığınız kişinin pisliğin teki çıkmasıydı. Doğru bildiğiniz, yanlışa dönüşüyordu ve ilerleyebildiğiniz bütün merdivenler kıvrılarak sizi aşağıya düşürüyordu çünkü verdiğiniz cevap yanlıştı. Testi geçememiştim. Yalnızlığma ortak olamazdı o…

Kendimi dizginleyebildiğimde çıkış saatini bir iki saat geçirmiştim. Çantamı almak için geri döndüğümde okulda kimse yoktu. Öfkem gibi rüzgâr da dinmişti, dakikalar boyunca kendimi dizginlemeye çalıştığım anlarda deli gibi çakan şimşekten ve yarılırcasına gürleyen gökten hiç haber yoktu şimdi. Tatlı bir rüzgâr esiyordu sadece o kadar. Ama eve gitmek istemiyordum. Çünkü gitsem, yine o yalnızlık çalacaktı kapımı. Belki bu sefer aramazdı annemler, bir not bırakmış olurlardı sadece. Ya da hiç gelmemiş… Yarın da gelmezlerse onları ziyaret etmek için Tornado laboratuarlarına gidecektim. Beni daha ne kadar uzaklaştırabilirlerdi ki kendilerinden?

Eve dönmeden önce ise okul formamızın satıldığı mağazaya girerek bir etek almıştım. Evde yaktığım eteğin kokusunun hala duvarlarda olduğunu biliyordum ve annem eteğimin o halini görüp kızabilirdi. Ya da kızmazdı. Çünkü ortalıkta yoktu.

Çantamı alıp eve döndüğümde beklediğim gibi bir sessizlikle karşılaştım. Kapıyı açıp anahtarımı anahtarlığa fırlatırken “Merhaba, anahtarlık.” Diyerek selamladım onu. “Merhaba halı, merhaba kolon. Merhaba salon, merhaba merdivenler…”

Odama girip “Merhaba odam,” dedikten sonra dolabımdan temiz iç çamaşırları ve siyah bir eşofman takımı çıkardım. “Bir hoş geldin bile yok mu?”
Banyoya girmeden önce “Orada mısın?” dedim ama ağlamak üzereydim. “Anne… Sana anlatacağım o kadar çok şey var ki… Ama yoksun.”

Kapıyı açıp içeri girerken “Ah, doğru ya, ben yalnızım,” dedim kendi kendime gülerek. Kendimi hemen sıcak suyla doldurduğum küvetin içine bırakıp duş kabinini es geçtim. Tek istediğim ılık suyun içine gömülmekti. Saatlerce.

Aklıma lenslerimi unuttuğum geldiğinde ise çıkıp dolaptan lens kaplarımı çıkardım. Gözlerim… Hayır, onlarla bir sorunum yoktu. Ama dünyanın olabilirdi. Gözlerim uzay rengindeydi. Sanki uzaydaki yıldızların parlayarak aldığı o rengârenk fotoğraflardaki gibi… Ve benim bunu saklamam için her sabah o lensleri takıp, her gece de yatmadan çıkarmam gerekiyordu. Öyle parlıyorlardı ki, simsiyah bir lens almak zorunda kalmıştım. Ancak böyle kapatabiliyordum çünkü. Önceden de koyu kahverengi gözlerim olduğu için pek dikkat çekmiyordu. Gerçi, dikkatini çekeceği biri de yoktu ya… Nisan mı? O zaten biliyordu. Anne ve babamın eve geldiği bile yoktu. Pamir mi? O… Ah!

Kendime kızıp tırnaklarımı avuç içlerime geçirerek aynaya bakıp mırıldandım. “Salaksın kızım, çok salaksın hem de. O kadar salaksın ki bunu tek seferde açıklayabilecek bir kelime yok hiçbir dilde! Sadece bu… Salaklığın doruk noktasısın.”
Ve tekrar suyun içine gömüldüm.

Unutur muydum onu? Unutur muydum sahi? Bir gün gerçekten de unutur muydum? Onun kalbimde açtığı yara geçse, iyileşse, izi kalmaz mıydı? Hiç olmamış gibi… Öyle yapabilir miydik? Hiç olmamış gibi? Hiç olmamış gibi yaşayabilir miydik bir gün? Yapar mıydık sahi…

Yaklaşık bir saat o şekilde kaldıktan sonra yetmiş yaşında bir babaanneye dönüşme potansiyelini buruşan parmak uçlarımda görerek çıktım ve kurulanarak temiz kıyafetleri üzerime geçirdim.

Düşünmemek istiyordum ama o sahnenin fotoğraf kareleri teker teker doluyordu aklıma. Küçümseyici bakışlar ve o sözler…
Aynanın buğusunu silerek dolmuş gözlerime baktım. Burnum sızlıyordu. Yüreğim sızlıyordu. Canım çok yanıyordu çünkü o hiçbir şey bilmiyordu. Bilmeden de ne güzel beceriyordu ama canımı yakmayı… Kim bilir bilse ne kadar acıtabilirdi?

Beni ona oyun oynayan, bilerek etrafında dolanan popülerlik meraklısı bir kız olarak görmüştü. Ne kadar da aptaldım. Sessizce beraber yemek yemeyi teklif etmiştim bir de. O an o masadan kalkmalıydım. Tuvalette de olsa başka bir yerde yemeliydim yemeğimi, ya da sabahtan beri aç gezmemi yok sayarak yememeliydim hiçbir şey. O zaman bembeyaz kalırdı her şey. O zaman acıtmazdı bu kadar.

Ama o zaman bu saf hallerime devam ederdim. Onu iyilik meleği olarak görmeye ve ona her gün daha fazla bağlanmaya devam ederdim ve belki de yıkımım bundan daha büyük olurdu. Beyazdan nefret ediyordum. Siyahın kirli insanları, kötüleri temsil ettiği söylenirdi hep ama bu yalanın daniskasıydı. Siyah, tozpembe gözlüklerini çıkartıp dünyaya yalın gözlerle bakarak gerçekleri görebilenlerin simgesiydi ve gerçekler, benim lügatımda acı kelimesinin saltanatıyla açıklanabiliyordu sadece. Acı seni insan yapardı. Acı seni değiştirirdi. Her şeyin bir bedeli vardı. Hiçbir şey öylesine verilmiş bir hediye değildi.

Eşofman takımının kapüşonlusunu da üzerime geçirdikten sonra banyodan çıktım ve ıslak saçlarımı topuz yaparak mutfağa geçtim. Sabahtan beri resmen aç dolanıyordum ortalıkta. Büyük bir tost yapıp portakal suyuyla birlikte yedikten sonra, saat neredeyse 11’e geliyordu. Acaba parkta mıydı? Bugün ki olaydan sonra yanına gidip onu dinleyebileceğimi sanmıyordum. Yapamazdım. Sessiz kalsa, konuşmasa bile yapamazdım. Bu yüzden daha fazla düşünmeyi bırakarak cep telefonumu çıkartıp Nisan’ı aradım. Birkaç saniye içinde açtığında “Biliyordum!” diye cırladı hemen. “Ne oldu? Hemen anlat!”

“Neyden bahsediyorsun sen?” Şaşkınlıkla açılmış gözlerimle sanki görebiliyormuş gibi onu düşünüyordum. Muhtemelen telefonun diğer ucundan bağırırken o da gözlerini kocaman açmış bir şekilde zıplamıştı. Bu hareketini biliyordum.

“Pamir’e çarptın, seni hatırladı ve sana baş belası demeye başladı. Böylelikle sizin de hikâyeniz başlamış oldu. Değil mi? Nil? Bana öyle olduğunu söyle. Bu saatte aramanın başka bir açıklaması olamaz, yarın da anlatabilirdin. Çok değerli uykumu böldün çünkü.”

Gülsem mi ağlasam mı bilemeyerek mutfaktaki bar sandalyelerinden birine oturup dirseğimi masaya, çenemi de avuç içime yasladım. “Bir nevi öyle bir şey oldu ama bunun iyi bir yanı yok… Eğer masal falan sanıyorsan da çok yanılıyorsun çünkü bugün olanlar bir kâbustan ibaretti. Yani… En azından ben öyle olmasını diliyorum.”

Derin bir nefes aldım ve olanların hepsini beş dakikaya sığdırarak ona anlattım. İyice gerildiğimi fark ettiğimde ise kalkıp dolabı açtım ve bir çikolata çıkardım. Gergin olduğumda çikolata yerdim.

“Paketin sesini duyabiliyorum,” dedi telefonun diğer ucundan. “Belli ki gerçekten canın sıkkın. Nil, annenler evde yok değil mi? Onlara bir mesaj at ve bize gel. Bu gece bizde kalırsın, sabah da beraber gideriz okula. Çantana doldur eşyalarını.”

“Bilmem ki…” Bakışlarımı büyük ve boş eve çevirince hiç tereddüt etmeden bir “Tamam,” çıktı ağzımdan. “Geleceğim. Orada görüşürüz.”

“Görüşürüz.”

Ekran kilidini kapayıp yukarı çıktım ve büyük bir çantanın içine pijama ve okul kıyafetimi yerleştirdim. Birkaç bir şey daha koyduktan sonra altıma siyah bir pantolon, üzerime de bol siyah bir kapüşonlu geçirdim. Siyah ayakkabılarımı da ayağıma geçirdikten sonra hazırdım.

Lenslerimi de takarak çantamı alıp evden çıktığımda, kapıyı kilitledikten hemen sonra bahçe kapısından çıktım. İki yol vardı: Biri sahilden gidiyordu, diğeri de şehrin içindeki sokaklardan. Eğer sahilden gidersem onu görecektim… Bunun bana ne hissettireceğini bilmiyordum, yeniden sinirlenebilirdim. Göğsümün içindeki organ kan pompalamak olan görevinin dışına çıktığında, beynim ve mantıklı düşüncelerim devre dışı kaldı ve ayaklarım istemsizce sahil yoluna adımladı. İşte böyle oluyordu. Konu o olunca dünya duruyordu sanki ve biliyordum ki dünyayı durduran o salak da bizzat bendim. Kendi kuyumu kendim kazıyordum resmen, bunun bilincinde olup hiçbir şey yapamamak berbattı.

Parkın önüne geldiğinde önce adımlarım yavaşladı, sonra tamamen durdum. Saat gece yarısını geçiyordu ve o oradaydı. Yanına gidip, oturduğu banka, hemen yanına oturmak istedim. O fark etmesin ama ben başımı omzuna yaslayayım istedim. O sabahları beni incitsin, kırsın, parçalasın ama akşamları yine ona sığınayım istedim.

Yanından hızlı adımlarla geçerek ağaçların gölgesinde yürümeye başladım. Bu saatte buradan ilerisi çok tehlikeli oluyordu ama taksiye binmek istemiyordum, bunun yerine yürümek daha cazipti. Yürümek, beni yorardı ve böylelikle düşünmeye vaktim kalmazdı: Ya da daha fazla düşünürdüm. Bilmiyorum. Bu aralar hiçbir şey bilmiyorum.

Soyhan şehri bir nevi terk edilmişliklerin şehriydi, ama buna rağmen ülkenin kalan kısmına göre ormanlık alanı daha büyük ve geniş bir şehirdi. Annemlerin Tornado’yu buraya kurmalarındaki asıl amacı şimdi daha iyi anlıyordum. Nüfusu çok kalabalık sayılmazdı ama az da değildi, ormanlık bölge çok olduğu için araştırmalar ve gözlemleme üsleri için uygundu. Ayrıca buradaki insanlar bunu umursamazdı çünkü şehir karanlığa bulanmıştı. Kötü çocukları veya şuursuz kızları saymazsak, ben vardım bir de. Şehrin doğasıyla oynayıp dengeleri bozuyordum resmen. Bunun bir bedeli yok muydu yani? İzlediğim filmlerde ve okuduğum kitaplarla böyle şeylerle uğraşmanın hep bir bedeli olurdu. Canıma susamış değildim ama sadece daha fazla bilmeden bir şeyler yapmak istemiyor gibiydim. Şu üç yıl beni çok tüketmişti. Şu üç yılda hepimiz normalden daha hızlı bir şekilde büyümüş ve değişmiştik. O böyle biri değildi… O aynı masada yemek yediği bir kıza tanımıyor olsa da böyle bir muamele yapacak bir çocuk değildi. Bende neyin değiştiği belliydi… Peki, ya onda neler değişmişti?

Barlar sokağından geçerken kulaklığımı çıkartıp kulaklarıma taktım. Korkmuyordum. Gecenin bir yarısı böyle yerlerden geçmekten korkmuyordum çünkü kimse bana zarar veremezdi. Böyle aptal bir özgüvenim vardı işte ama sadece yalnızken, kendi kendime yaşayabiliyordum.

Sokağın sonuna doğu loş sokak lambasından yansıyan ışık, arkamdaki iki gölgenin varlığını belli ettiğinde titredim ama bozuntuya vermedim. Yürürken hafifçe kafamı çevirip baktığımda, başlarından siyah bir bere olan iki içkili arkadaş tam olarak bakışlarını bana çevirmişti. Gülmek istedim. Haberlerde izlediğim kadarıyla, bunlar iki puşttan başka bir şey değildi. İşimi halletmem için yapmam gereken tek şey, onları kuytu bir köşeye çekmek olabilirdi ancak.

Korkuyormuş gibi tekrar arkama dönüp baktıktan sonra hızlı adımlarımı ıssız bir sokak köşesine çevirdim. Kahkahalarını kulaklığımdan sızan şarkı eşliğinde duyabiliyordum, içki kokan nefesleri bende kusma isteği uyandırıyordu. Biraz daha midemi bulandırabilseler, gökten kusmuk yağdırabilir miydim acaba üzerlerine? İlginç bir deneyim olurdu ama gerçekliği sorgulanabilecek bir olaydı.

Sokağa girerken çevirdiğim kafamdan gözlerimin görebildiği kadarıyla sokağın başından başka bir adam daha hızlı adımlarıyla bu tarafa doğru yürüyordu. O gelmeden bu işi bitirmeliydim.

Adımlarımı yavaşlatırken durdum. Kapüşonlumu kafama geçirerek yavaşça onlara doğru döndüğümde ikisi de yüzlerine yerleştirebilecekleri en pislikçe sırıtışı yerleştirmişlerdi. Hatta birinin eli kemerine gitmişti bile.

“Siz şimdi beni buraya sıkıştırıp tecavüz edeceğinizi falan sanıyorsunuz,” dedim içimdeki gülme isteğini bastırarak. İğrençlerdi. Böyle insanlar için idam cezası geri gelmeliydi. “Hatta sizi bu ıssız sokağa çektiğim için buraları pek bilmediğimi de düşünmüşsünüzdür eminim. Ve hatta belki de buraya girdiğim için benim de istediğimi? Mahkemeye çıksak aynen böyle söyleyip ceza indirimi de isterdiniz kesin…”

Diğerine göre daha iri yapılı olan kahkaha atıp “Ne akıllı şeysin sen öyle,” dedi. “Dudaklarının böyle tahrik edici büzülüşünü başka şeylerin üzerinde de görmek isterim.”

Ve işte beni çileden çıkartan düşünce. Parmak uçlarımda hissettiğim hava akımıyla ikisini de aynı anda duvara yapıştırdığımda gözleri kocaman açılmıştı. “Havanın kaldırma kuvvetini göz ardı etmeyin,” diyerek vücutlarına uyguladığım ağırlığı daha da canlarını yakacak bir hale getirerek göğüs kafeslerini sıkıştırdım. “Sizi paramparça edebilirim.”

“D-dur,” lafı çıktı az önce konuşanın yanındakinden. Ondan daha küçüktü sanırım, benim yaşlarımda duruyordu. “N-ne yapıyorsun? Nesin sen?”

“Nesin lan sen!”

Az önce konuşup midemi alt üst eden adam tekrar ağzını açtığında “Konuşma orospu çocuğu!” diyerek kafasını duvara çarpmasını sağladım. “Ecelinizim. Çok yanlış bir zamanda, çok yanlış bir kıza denk geldiniz!”

Elimi öyle sıkmıştım ki tırnaklarımın avuç içlerime bastığını hissedebiliyordum. “Sizden iğreniyorum,” dedim. “Sizin her bir hücrenizden, iğreniyorum. Nefes almanızdan, iğreniyorum. Canımı sıkıyorsunuz!”

Sabahki olayların üzerine eklenen bir sahne canımı daha çok yakabilirmiş gibi acıttığında “Buradan gidecek ve bir daha içkiyi ağzınıza sürmeyeceksiniz,” dedim. “Sizi izleyeceğim. En ufak kötü bir davranışınızda tepenizde olacağım. Ve geldiğimde, sadece canınızı almayacağım. Duydunuz mu beni!” Sesimi daha da yükselttim. “Üzerinize asit yağdıracağım. Çığlıklarınızı dinleyecek, can çekişmenizi izleyeceğim. Tıpkı sizin biraz önce bana yapmayı düşündüğünüz gibi!”

“Abla yapma ne olursun…”

İkisi de ağlamaya başladığında büyük bir çığlıkla yumruk yaptığım ellerimi duvara çarptım ve boğazıma dizilen hıçkırıklarımı teker teker serbest bıraktım. Daha fazla tutamazdım kendimi. “Hepiniz aynı mısınız?” Sesim o kadar çaresizdi ki… “Hepiniz mi aynısınız ulan, cevap verin bana!”

Ellerim yavaşça duvarda kayarken sessizce yere çömelip deli gibi ağlamaya başladım. Onlara uyguladığım hava kuvvetini yitirdiğinde, ikisi de ayaklarından asılı kaldıkları duvardan indi ve bir “Koş oğlum koş!” cümlesiyle birlikte kaçmaya başladılar.
Ben ise, bu ıssız sokakta çömelmiş deli gibi ağlıyordum…

Nefret ediyordum erkeklerden. Hiç bir kadın ıssız sokaklardan birinde bir erkeği takip edip ona tecavüz ediyor muydu? Peki neden bizim yapmadığımız bir şey, onların bir güç göstergesi olarak gösteriliyordu? Tecavüz, adam öldürmekle eş değerdi. Sen tecavüz etmiyordun, sen bir can alıyordun. Hem de alabileceğin en berbat, en canice, en şerefsizce ve en adi şekilde.

“Sen iyi misin?”
Salep ve tarçın.

Bir rüyâ sandım. Bir rüyânın içindeyim, orada ağlarken başım düşmüş ve uyuyakalmışım sandım ama öyle değildi. Sokağın başında, aramızda birkaç metre varken dikilmiş, nefes nefese kalmış bir şekilde duruyordu. “Sana bir şey yaptılar mı?”

Kapüşonlumu iyice indirip ses tonumu hafif kalınlaştırarak boğazımı temizledim ve “Hayır,” dedim. “Ben iyiyim.”

“Seni takip ettiklerini gördüğüm için peşinizden geldim ama az önce ters yöne doğru koşuyorlardı, bir şey onları çok korkutmuş gibiydi.”

Gözlerimi üzerine çevirdiğimde, dağılmış saçlarını ve gözlerini gördüm. Siyah bir kapüşonlu ve koyu renk bir kot giymişti. Bakışları her zamanki gibi kendinden emin ama sabahki olaya nazaran daha sakindi.

Beni tanımasını istemediğim için “Bir ara tekvando kursuna gitmiştim, kendim savunmayı biliyorum. Birinin kafasını çok sert çarptım galiba duvara,” diyerek ayağa kalktım ve sokağın ortasına bıraktığım çantamı alıp yanından geçmek için yürüdüm. “Yine de iki erkeğin bir kızı böyle bir yerde kıstırıp kirli düşüncelerini harekete geçireceğini düşünerek peşimizden geldiğin için teşekkürler.” Yutkundum. “İyi geceler.”

“Bekle,” dedi kolumu tutup beni geri çektikten hemen sonra. Başımı eğmiş, kapüşonlumun kafamla beraber yüzümü de kapatmış olmasını umuyordum ama çenemden tutup yüzümü kaldırdığında kapüşonlu sanki bunu bekliyormuş gibi arkaya düştü. “Seni hatırlıyorum,” dedi. “Sen sabah tartıştığım kızsın.”

Gözlerimi devirerek elini çenemden çektim. Dokunuşunun bende yarattığı duyguları kelimelere dökebilecek gücüm yoktu, buna cesaret edemezdim. Önce bir soğukluk, sonra buzun üzerine tutulmuş bir kibrit ateşi gibi… Sonra buz eriyip suya dönüşüyor ve buharlaşıp atmosfere karışıyor. Bu sadece bir örnek.

“Gözüne kestirdiğin masaya seninle birlikte oturup beraber yemeyi teklif ederek aranıza girebilmeyi ve sevgilin olabilmeyi planlayan ve bunda çok yanılan bir kızı hatırlayabildiğine sevindim,” dedim sertçe bakarak. “Çünkü hani ben siliğim ya, hani hep silik kalacağım?”

Seslice nefes verip elini ensesine attı. “Ne kadar sinir bozucu olduğunu unutmuşum.”

“Her neyse.” Seslice nefes verdim. “Görüşmemek üzere.” Ona asker selamı verip kaşlarımı kaldırdım ve keyifsizce bakarak yanından geçtim. Yanından geçtikten hemen sonra ise elim kalbimin olduğu yere, göğsüme gitmişti. Deli gibi çarpıyordu. Oyunculukta sertifikam olmalıydı, bu nasıl bir şeydi böyle? Plaket falan hak ediyordum herhalde. Oyuncu olmayı bir düşünmeliydim.

“Bir dakika,” cümlesiyle ayaklarım yere çakılı kaldığında gözlerimi sıkıca kapatıp sertçe yutkundum ve geri açtım. Her akşam saat 11’de parkta yanındaki banka oturduğum kız olup olmadığımı anlamamalıydı. Buna izin veremezdim. Ama ya anladıysa? Ya birazdan sen Siyah Kuğu’sun, gibi bir şey söylerse?

“Bu saatte dışarıda ne işin var?” dedi. “Biriyle mi buluşacaktın?” Bir yandan da üzerimdekileri süzüyordu.

Evet, aptal. Seninle, demek istedim ama sabah ki davranışı yüzünden bugün onunla buluşmayacaktım. Sadece… Merak etmiştim işte. Düz, basit bir merak. Ona hâlâ sinirliydim oysaki. Hem Nisan’a gidiyordum ben, sadece yolum buradan geçiyordu… “Sana ne?” dedim dönerek gayet gıcık bir şekilde. Madem beni sinir bozucu buluyordu, ben de sinir bozucu olacaktım.

Gözü kapüşonluma ve kafamın üzerindeki ıslak topuzuma kaydığında, onunla buluşurken hep siyah kapüşonlu giydiğimi ve saçlarımı açık bırakarak önüme aldığımı hatırladım; bu yüzden cevap vermeliydim. “Bir arkadaşıma gidiyorum, bu gece onda kalacağım. Normalde bu saatlerde çoktan kafayı devirip uyumuş olurdum ama bu gece uyku tutmadı işte.”

İçimdeki kötü kız dişlerini göstererek yalanıma gülümserken, iyi olan sadece üzgün bir ifadeyle bakıyor ve kendimi belli etmemi istiyordu ama özellikle bu sabah olanlardan sonra kendimi belli etmeye meraklı değildim. Onu seviyor olabilirdim ama bu davranışlarından hoşlanmamıştım. Üstelik şu an, ona karşı sinirliydim ama kendimi bastırmam gerekiyordu. Ayrıca o iki çocuğun niyetini anlayıp peşimizden gelmişti. Eğer onlara bir şey yapmasaydım, onları dayak manyağına çevireceğine emindim. On sekiz yaşında olmasına rağmen hayvan gibi kasları vardı herifin. Bir de basketbol oynuyordu, zaten tipinden bahsetmeyelim, eh zengin de… Bir kızın sahip olmayı isteyeceği erkek modeli tam olarak karşımda duruyordu. Benim o kaslardan, basketbol kaptanlığından çok önce fark etmeden vurulduğum, yüreğini sevdiğim çocuk karşımda duruyordu ama artık fiziksel özelliklerinden yüreği görünmez olmuştu.

Rüyâlarımda görürdüm onu hep… Bir keresinde, omzumda uyuduğunu görmüştüm. Hissetmiştim, rüyâ olması imkânsız gibiydi, yemin ederim. Ama rüyâydı işte. Basit, aptal bir rüyâ. Omzumda uyuduğunu gördüğüm saniyeler boyunca hayatıma hiç olmadığım kadar huzurluydum. Sonra ise uyanmış, okula gitmiş ve onunla beraber el ele okula giren sevgilisini görmüştüm. İmkânsızlık ne demek işte o zaman anlamıştım. Biz imkânsızdık. O benim gibi birine fazlaydı, ben de ona yetmezdim. Çünkü o her yönden artılarla doluyken ben hep eksiktim.

“Oldu mu?” dedim kafamı eğip kaşlarımı kaldırarak ondan cevap beklerken. Kapüşonlumu ve saçlarımı süzmeyi bırakıp kendine gelmek istercesine kafasını salladı ve dalgınca “Oldu,” dedi. Sonra ise hızla yanımdan geçip adımlarını büyülttü. Peşinden sokaktan çıkarak “Ne bu acele? Bir şey mi unuttun?” diye seslendim ona. Koşarken bana dönüp “Birini bekliyordum, gelmiş olabilir!” diye cevapladığında önüne dönüp koşmaya devam etti ve beni orada öylece buz kesmiş bir şekilde bıraktı.

Onu o parkta dinleyen kızdan bahsediyordu… Siyah Kuğu’dan. Onun ben olduğumu bilmiyordu, hiçbir şey bilmiyordu. O kızın neden bu gece gelip yanına oturmadığını da merak ediyor olmalıydı. Bugün ki olaydan sonra yanına gitmezsem, bunu anlayabilir miydi? Anlayabilirdi. İhtimaller söz konusuydu ve ben hiçbir zaman anlamayacağından, bilip bilmeyeceğinden emin olamazdım. Yarın onun yanına gittiğimde, iyi bir bahanem olmalıydı bu yüzden. Bugün kendimi daha fazla riske atamazdım.

Yüzümdeki gözyaşları çoktan kurumuştu, hafif tuz tabakasını ve gözlerimin altında gerdiği tenimi hissedebiliyordum. Bir an önce Nisan’lara varıp yüzümü yıkasam iyi olurdu. Belki bana bir kahve yapardı ve bende olanları anlatırdım ona.

Çantamı daha sıkı kavrayıp yoluma devam ederken istemsizce güldüm. Ne ironiydi ama… Sabahki umursamaz, ego yığını, kötü çocuk, gece kim olduğunu bile bilmediği bir kızı koruyabiliyordu. Bununla ilgili bir yarası vardı da, gocunuyor muydu yoksa?

Yine de söküp atamıyordum onu içimden. Beni öldürüyordu, göğsümün içinde açtığı yaraya tuz basıyordu. Sanki ben yanıyorum dedikçe o benzin döküyordu üstüme. Bir kanser gibiydi, önce yüreğime dokunan bir kanser; oysaki tenime bile değebilmiş değildi. Dokunmadan sevmek mümkünse, paralel evrendeki ben kitabını yazmış olmalıydı.

Yorumlar

2. Bölüm

Yorum yapmak için giriş yapmalısın.