Siyah Kuğu
Siyah Kuğu
3. Bölüm
472 29

3. Bölüm
 
Ne yapacağınızı bilmediğiniz bazı anlar olurdu. Önceden de aynı şeyi düşündüğünüzü bildikçe asıl sorunun bu seferki olduğunu söylerdiniz kendinize ama her seferinde olması gereken bir döngü gibi tekrarlanırdı bu, fark etmezdiniz. Çünkü ne istediğinden emin olmayan insanlar emin olmadığı şeyin de alakadar olduğu bir olayda hiçbir zaman ne yapacağını bilemezdi. Onlara bir labirent gibi görünürdü olay, duvarların senin bir karara varamadığın her saniye bir yer değiştirdiği ve bu işin içinden çıkamayacağını düşündüğün bir hâle getirdiği.

Evet, durumumu açıklamak gerekirse tam olarak böyleydi. Ne istediğimi biliyor muydum? Evet ama bu cevabı oldukça ironi bir soruydu. Pamir’i istiyordum ama benden uzakta mutluydu, onu yaşadığım bu karmaşanın içine çekmek bencillik olurdu. Bu neydi? Fedakârlık mı? Öyleyse şimdiye kadar yaptıklarımın en büyüğüydü.

Kolumu Nisan’ın başından kurtarıp kendime çektiğimde çoktan uyuşmuştu bile. Ona anlattıklarımdan sonra oldukça geç bir saate kadar konuşmuştu ve bir saat önce uyumuştu ama ben uyuyamıyordum. Saat beşte dans kulübüne gidip takım çalışmasına katılmam gerekiyordu, umarım Ümit Hoca bizi dün ki kadar zorlamazdı çünkü bu sefer sadece dalgınlık ve baş ağrısıyla kurtulabileceğimi zannetmiyordum. Vücudum bu aralar çok bitkindi ve bunu aşmak benim için her zaman sorun olmuştu. Sürekli yorgun hissediyordum ama çoğu zaman uyuyamıyordum. Huzurlu bir uyku çektiğim tek bir an yoktu. Şimdi bile Nisan’ın annesinin şu kapıdan içeri girip bizi kontrol etmek isteyebileceği ve beni uyanık bulup lenssiz bir şekilde yakalayarak gözlerimi görebileceği endişesiyle doluydum. Buna paranoyaklık diyebilirdiniz, ya da bunun gibi herhangi bir şey ama benim aklımda olan bundan daha fazlasıydı. Olası senaryolar, felaket anları ve mutluluk veren hayaller yerine korkunç kâbuslar her yerdeydi. Ben bir paranoyak hastasından daha fazlasıydım. Bu hissiyata amansızca kapılmış zavallı bir kızın aksine, böyle olmak zorundaydım. Hayatta böyle şeylerin de olabileceğini görmüş biriydim ve size söyleyebileceğim en huzur dolu cümle şu olurdu sanırım: Gökyüzü aydınlık diye mi üzülüyorsunuz? Teninizi yakan güneşe gülümseyin. Çünkü karanlığın içindekileri bir kez gördüğünüzde, bir daha asla eskisi gibi olamazsınız.

Topladığım saçlarımdaki lastiği çözerek Nisan’ın yatağından kalktım ve açık camdan içeri süzülen lacivert gökyüzünü gözlerimin önüne serdim. İşte bu… Bu bir hazine. Bu saate kadar beklemek, bitene kadar izlemek ve finalde kafayı vurup akşama kadar yatmak. İsteklerim arasında ilk sıralarda yer alırken planlarım arasında olmaması ne kadar da acıydı. Gökyüzünün güneşin doğmasına kendini hazırladığı, o günün ilk ışıklarını bize bahşettiği saatler var ya: İşte o saatler günün en güzel saatleriydi. İçini karanlık bürümüş bir adamın en zayıf noktasıydı o saatler, zaafıydı belki de. Ya da kendini sigara dumanına boğan, yaşamaması gereken bir şeyler yaşamış bir kızın kendini boğduğu sigara dumanını dağıtacak kadar masum zamanlardı. Emin değildim, belki de sadece günün bir saatiydi işte. Yine de benim en sevdiğim saatlerdi.

Koca bir saati sadece pencereden gökyüzünü seyrederek geçirdikten sonra Nisan’ın alarmının sesiyle yuvarlanarak yataktan düşmesini keyifle izledim. Saçları birbirine dolanmıştı ve yeşil gözleri hiç olmadığı kadar koyu bir tondaydı. Üzerindeki ayıcık desenli pijamalar onda kendimi görmemi sağlıyordu ama yine de üzerimde her zamanki siyah pijama takımlarımdan vardı. Siyah, siyah, siyah. İşte benim olayım bu.

İnleyerek başını tuttuğunda elleriyle yerden destek alarak ayaklanmıştı bile. “Of, bu alarmın sesi beynimi kızarttı. Bir ara sesini kısmalıyım.”

“Bence gayet kısık sesliydi.” Omuz silktim. “Hem sen de diye bu saate alarm kurdun ki?”

Yumruk yaptığı elleriyle gözlerini ovalayarak esnedi. “Seninle kulübe geleceğim, şu özel takımı merak ediyorum.”

Gözlerimi devirerek çantama yöneldim. “Hiç de özel değil.”

“İçinde Helin de var mı?”
“Sence kaçırır mı?”
“Gerçekten hiç de özel değilmiş.”

Nisan’ın kısa bir duş almak için odadan çıkmasından sonra dolabına yönelip siyah taytını çıkardım. Üzerine de siyah, bol bir tişört alıp üzerimi değiştirdim ve artık at kuyruğu olmaktan çıkmış saçlarımı açıp hafif ıslatarak taradım. Bir yandan da aklım annemlerdeydi tabi… Orada ne yapıyorlardı da eve gelmiyorlardı? Bazen o koca evde yalnız kalmanın kaderimde olduğunu ve bunun için doğduğumu düşünüyordum. Bugün de eve gelmezlerse Nisan’ın odasına taşınacaktım artık. Yalnız kalmak çoğu zaman tercihim olsa da, şimdi beni rahatsız ediyordu çünkü pençelerini boğazıma geçirip sürekli Sen zaten hep yalnızdın, diyen sesi durduramıyordum. Hayır, yalnız değildim. Nisan vardı. Olmasa bile Pamir vardı… Bazen okuduğum kitaplara özenip, aynada saçlarımı tararken beni kapı pervazına yaslanarak izlediğini hayal ederdim. Öyle olmaz mıydı hep? Klişenin daniskasıydı ama kabul edelim ki hepimizin hoşuna giderdi bu sahne. Sonra yanıma gelip, tarağı aldığını ve saçlarımı tarayarak ördüğünü. Hemen ardından ne olurdu biliyor musunuz? Gözlerim dolardı. Çünkü içimdeki kötü kız uyanır, bana acıdığını ve bu hayalin bir acizlik olduğunu söylerdi. İyi kız ise susardı çünkü artık o da anlamıştı hayallerimin acıttığını. Hayaller acır mıydı? Benimkiler acıyordu.

Nisan duştan çıkıp saçlarını kuruttuğunda ben de saçlarımı örüyordum. Beceriksizliğim öyle bir boyut atlamıştı ki, bol örmek terimi en koyusundan saçlarımda can bulmuştu sanki. Saçlarımı tutup uzunu bağlasam da bir şey değişmeyecek bir şekilde örmüştüm resmen.
Dakikalar sonra odadan çıktığımızda eve uğrayıp da dans kulübüne geçmiştik. Sabahın bu saatinde yollar boş olduğu için yürümek daha kolayımıza gelmişti ancak birkaç sokaktan sonra yorulup bir taksi çevirmiştik.

Nisan saçlarını geriye atarak cebindeki telefonu çıkardığında ekranı aydınlandı, birkaç saniye ekrana boş boş bakarken bakışlarımı gözlerine çevirdiğimde onların dolu dolu olduğunu gördüm. 27 Ekim. Bu tarihin ondaki önemi neydi peki?

“Nisan?” dedim inatla tekrar önüne düşmüş saçları iterek. Burnunu çekip kafasını kaldırdı. “O burada, değil mi?” dedi. “Yarın onun doğum günü.”
28 Ekim. İşte bunun bir anlamı vardı… En azından onun için.

Onu aradan bu kadar zaman geçmesine rağmen unutmaması gerçeğinden nefret ediyordum.

İçimdeki kötü kız uyanıp gözlerini kırpıştırarak bana baktığında kocaman bir kahkaha attı. Söyleyene de bakın hele?

Tüylerim diken diken oldu. Saatin sabah beş olmasından içeri sızan soğuk yüzünden mi, yoksa içimdeki kötü kızın gözlerini devirip mırıldandığı şeylerden miydi bilemiyordum. Ama bu sefer iyi kız da ona katılıp, Dinime laf eden Müslüman olsa, diyerek onu savunduğunda yumruklarını tokuşturdular. Gözlerimi devirerek alnımı ovuşturdum. “Kutlarsa gidecek misin?”

Güldü. Histerik bir gülüştü bu. “Tabi ki gideceğim.” Birden enerjik dolu bir sesle cevap verdiğinde pençelerini çıkarmış bir kedi gibiydi. Gözlerini açıp kapatarak derin bir nefesi ciğerlerine bahşetti ve güldü. “Onu, oradaki kızlara bir kez daha kendi ellerimle teslim edeceğini sanıyorsa çok yanılıyor. Son birkaç yıldır yaptığı bu değil mi zaten? Bir daha olmayacak.”

“İşte benim kızım.” Mırıldandıktan sonra yumruklarımızı tokuşturduğumuzda, çoktan dans kulübüne gelmiştik bile. Ücreti ödeyip taksiden indik ve kulübün kapısından içeri girerek asansöre bindik. Dakikalar sonra dört bir yanı boydan boya ayna kaplı salonun içindeydik, Ümit Hoca etrafta yoktu ve diğerleri ısınma hareketleri yapıyorlardı.

Nisan’dan bir “Iyk!” sesi duyduğumda çantamı kenara bıraktıktan hemen sonra ona döndüm. Helin bacaklarını açmış, kendini esnetirken, Baran hemen arkasındaydı ve elleri beline sarılı bir şekilde vücutlarını birbirlerine yaslamışlardı. “Başka bir çift yapsa normal bile görebilirim ama başkarakterler Helin ve Baran olunca işler değişiyor.”

Gülerek gözlerimi devirdikten sonra bacaklarımı açarak yere oturdum ve yukarı uzanarak esneme hareketlerine başladım. Nisan da karşıma oturup bağdaş kurduğunda beni izlemeye başladı. “Pamir’in doğum günü de yaklaşıyor.”
5 Kasım.

“Ya da düzeltiyorum, iki haftadan az kaldı.”
“On dokuz olacak…” diye mırıldandım derin bir nefes vererek. Son sınıflardan bir yaş büyüktü, normalde hazırlık olmadan Üniversite ikinci sınıfa gitmesi gerekiyordu hatta.

“Bence on dokuz bitiyor, ama yine de sen bilirsin tabi.” Güldü. “Bunu nasıl öğrendiğin hakkında hâlâ hiçbir fikrim yok. Yakında Müge Anlı’nın kayıp kızı olduğunu söylersen hiç şaşırmayacağım.” Biraz düşündükten sonra tekrar güldü. “Aslında, ne söylersen hiç şaşırmayacağım. Ne diyorum ben? Hava olaylarını kontrol eden medyum bir arkadaşım var.”

Hemen arkamdaki kızlardan bir kıkırtı geldiğinde bizi m dinliyorlar diyerek onlara döndüm, ama ellerindeki cep telefonuyla uğraşıyorlardı. Boş verip önüme dönecektim ki, “Bu dedikoducu kız da az değil,” lafını duymamla istemeden de olsa kulak verdim. “Böyle fotoğrafları hangi ara çekiyor? Pamir’in bile henüz haberinin olmadığına eminim. Bu kıza bayılıyorum, sayesinde gözümüz bayram ediyor. Hem şu son fotoğraflardan sonra bizim için en azından bir gecelik umut var bence.”

Nisan’a çevirdim bakışlarımı. Uzanıp kenara yığdığımız çantaların içinden kendi telefonunu çıkardı ve birkaç saniye sonra gözleri pörtlemiş bir şekilde bana gösterdi. “Oha,” dedi. “Oha.” Ve kafasını kaldırıp endişeli gözlerle bana baktı. “Nil…”

Uzanıp kıvrak bir hareketle elinden telefonu aldım ve bakışlarımı ondan yavaşça çekerek telefona indirdim. Bu yeni eklenmiş bir albümdü. On tane fotoğraf vardı. İlkinde sabah koşuya çıkmış gibi bir hâli vardı, eve girerken kafasındaki kapüşonluyu sıyırıyordu ve bütün kasları gözler önündeydi. İkinci resimde arkadaşlarıyla basketbol oynuyordu ama resmî bir maç olmadığı her hallerinden belliydi, ondan başka tanıdık olarak sadece Kaan vardı. Üçüncü fotoğrafta bir grup toplanmasındalar gibiydi, evinin bahçesinden çekildiğine yemin edebilirdim. Salonun bahçeye açılan büyük cam duvarının perdeleri çekilmemişti ve içeride beş kişi sayılıyordu. Pamir, Kaan, Mine ve Yaren. Aslında biraz daha dikkat bakınca salona giren birini daha fark edebiliyordunuz. Saçına ters olarak taktığı kepten, bunun Melih olduğunu söyleyebilirdim. Yani grup tamdı. Dördüncü fotoğrafta yine üstü yoktu, spor salonundan çıktığını ve arabasına yürüdüğünü görebiliyordum. Ah, Porsche. Bu arabasına bayılıyordum.
Beşinci fotoğraf ise tam bir fiyaskoydu. Gece kulübündeydi ve kucağından yüzü tanıdık gelen, ama tanıyamadığım esmer bir kız oturuyordu. Altıncı fotoğrafta yüzündeki sırıtışla kızın yüzüne eğiliyordu ve…

Telefonu elimden atıp gözlerimi hızla kırpıştırdığımda, Nisan fırlattığım telefonu havada yakalamıştı. Nefeslerimin hızlandığını ve boğazımın kuruduğunu hissedebiliyordum.

“Nil…” dedi tekrar. “Bunu yaptığını biliyordum,” dedim. “Bunu yaptığını biliyordum. Bunu yaptığını biliyordum ama kabul etmek istemedim, tamam mı? Hayır.”

Ellerimi yere dayayıp yutkunmaya çalıştığımda olmadı.
Güçlü bir şimşek tüm heybetiyle gökyüzünü adeta yardığında, kesik kesik gelen ışıklar bir anda kapandı.
Nisan koluma yapışıp “Nil,” dedi. “Nil. Sakin ol, tamam mı? Sakin ol. Yavaşla.”

Etrafımdakilerin endişeyle odadan çıkıp koridordaki pencereye yöneldiklerini ayak seslerinden anlayabiliyordum ama tepki veremiyordum. Beni de ezip geçebilirlerdi, gıkım çıkmazdı. Hatta ezip geçmeliydiler de.

Büyük bir gök gürültüsüyle çığlık attığımda ellerimin üzerine kapandım. Kontrol edemiyordum. Kontrol edemiyordu. Kontrol bende değildi. Nisan ağzını oynatıyordu ama onu duyamıyordum Kontrol edemiyordum. Kontrol edemiyordum. Hayır. Olmuyordu.

Bakmaya kıyamadığım gözler son beş fotoğrafta da başka kızların gözlerine bakıyordu, gözlerine bakabilsem bakışlarımı indiremediğim dudakları onların üzerinde dans ediyordu.

Çığlık attım. Sarsıldım. Gök durmadı. Ben durmadım. Hızlı nefeslerim yavaşlamadı. Durmadım. Onun nasıl değiştiğini, bu kadar kısa süre içinde nasıl da değişebildiğini kalbime tırnaklarımla kazımak istiyordum. Onun artık eski Pamir olmadığını beynimin başköşesine yerleştirmek, onun tanıdığım kişi olmadığını kabullenmek istiyordum.

“Ne oluyor lan?!”

Sonra durdum. Buğulanmış gözlerim durdu, yavaşça gözkapaklarımı kaldırdım. Nisan’ın “İşte böyle bebeğim, işte böyle. Yavaşça nefes al ve ver,” seslerini duyabiliyordum artık. “Sakin ol.”

Hayal mi görmüştüm? Sesi hayal miydi?

Kenardan tutunarak ayağa kalktım ve gözlerimi silerek örgümün açılarak bambaşka bir boyut kazandırdığı saçlarımı parmaklarımdan geçirerek geriye ittim.

“İyi misin?” dedi Nisan, yutkunduktan hemen sonra kafamı salladım ve kafamı kaldırdım.
Sırılsıklam olmuş bir şekilde oradaydı. Geniş koridora doluşmuş dansçıların arasında, Kaan ile birlikte sırılsıklam bir şekilde duruyordu. Ufak bir kahkaha kaçtı boğazımdan. Nisan iyi olmadığımı düşünerek önüme atıldığında gözlerindeki endişeyi görebiliyordum. “İyiyim, iyiyim,” dedim ellerimi kaldırarak.

Sevgi değiştirirdi, acı değiştirirdi. Değer verdiğin bir insanın değiştiğini görmek ise, seni baştan aşağı yaratırdı.
Koridora yürüyerek camdan dışarı baktığımda sert bir sağanağın her yanı esir aldığını gördüm. Sonra hemen arkamdan Pamir’in sesi geldi tekrar. “Şansımıza sıçayım, bu ne biçim yağmur lan?”

“Ne bileyim oğlum,” diye cevapladı onu Kaan. “Yalnız buz taneleri harbi acıttı.”

Muhtemelen koşuya çıkmışlardı, üzerlerindeki –ıslanmış da olsa- kıyafetlerden bunu anlayabiliyordum. Buraya sığınmış olmalıydılar.
Ama bu kötüydü, çünkü Helin dâhil bütün kızları gözü üzerindeydi. Kenardaydılar, Pamir telefonunu çıkarırken Kaan da boynundaki kulaklıktan sızan şarkının sesin kapatmaya yeltenerek elini cebine attı.

“Ümit Hoca gelmeyecekmiş millet!”
Esmer çocuklardan biri ellerini kaldırarak duyuru yaptığında isyan cümlelerine karşı “Kaza olmuş,” dedi. “Bir de yağmur bastırınca trafik kapanmış. Gelsem bile geç kalırım diyor, dağılabilirsiniz dedi.”

Bakışlarımı kafasını telefonuna eğmiş Pamir’e çevirdim. Diğer kızların bakışlarını bilmesine rağmen kafasını kaldırmamıştı, ama ben baktığımda sanki anlamış gibi yavaşça kafasını kaldırdı. Sertçe gözlerine baktım. Onunla tanışmamız hiç de hayal ettiğim gibi olmamıştı, bana bahçede söylediklerinden dolayı ona hala kızgınken bu fotoğrafları görmek yarama tuz basmaktan öte, benzin döküp ateşe vermiş gibiydi. Kaşlarını hafifçe çattığında beni tanıdığını anladım. Bundan böyle hiçbir şey aynısı gibi olmayacaktı. Bunu da anlamıştım.

Nisan salona geri dönüp çantalarımızı aldığında Kaan’ın bakışları Nisan’a çevrildi. Buğra onlarla çok sıkı arkadaş olduğu için Nisan’ı tanıdığını biliyordum, hatta Nisan, Buğra ile çıkarken tanıştıklarını da biliyordum ama şimdi böyle bakması sanki okulda olacakların habercisi gibiydi. Kaan ne atılıp Nisan’ın kolunu tuttuğunda bakışları ona çevrildi. “Konuşmamız lazım, hemen.”

Nisan anlamış gibi derin bir nefes verdiğinde bana dönüp “İki dakika bekle,” diyerek Kaan’la beraber koridorda ilerledi. Kaan, Buğra’nın kuzeni olarak şimdi iyi çocuk rolünde miydi, yoksa kötü çocuk mu olmuştu? Bunu anlayabilmemiz için olaylar karşısında onu gözlemlememiz gerekecekti sanırım. İçimde büyüyen öfkemi bastırarak bakışları hâlâ bende olan Pamir’e bakmadan yanına, koridorun sonuna doğru yürüdüm. Diğerinden uzaktaydı, merdivenlerin korkuluğuna havalı bir şekilde yaslanmış, telefonunu karıştırıyordu. Saçlarım tekrar yüzümü örterken yanına yürüyüp merdivenlerin üçüncü basamağına oturdum ve çantamı kucağıma alarak içinden su şişemi çıkardım. Birkaç yudumdan sonra kapağını kapatarak yerine koyduğumda bakışları tekrar bana döndü.

“Bana öyle bakma,” dedim dişlerimi sıkarak. “Popüler olmak veya aptal grubunuza katılmak gibi bir amacım yok.”

Bakışları koridorun sonuna, Kaan ve Nisan’ın gittiği yola çevrildiğinde tekrar sinirli bir şekilde ofladım. “Popüler olmak ve aptal grubunuza katılmak için en yakın arkadaşımı, arkadaşının üzerine ittiğim veya olay çıkardığım da yok.”

“Ben öyle demedim,” dedi.
“Sen hiçbir şey demedin,” diye cevapladım onu. Uzağımızdaki kızların bakışlarını umursamadan dirseklerimi bacaklarıma yasladım ve yüzümü avuçlarımın içine aldım.

“Şu meşhur Nisan’dı o, değil mi?” Soğuk bakışlarını yüzüme çevirdiğinde ona döndüm. “O nereden Meşhur Nisan oluyor?”
“Sanırım yeterine yakın değilsiniz.”

Buğra’yı kast ettiğini anladığımda ayağa fırlayıp önünde dikildim. Bunu yaptığıma inanamıyordum, ama yapmak zorundaydım. Ona karşı beslediğim duyguların üzerine kilit vurmalı, tutumumu değiştirmeliydim. Böyle bir yere varamazdım.

“Arkadaşının aptal kuzenini Nisan’ın etrafından uzak tutmaya bak sen.”
Kolumu tuttu. Parmakları, sertçe kolumu kavrarken sadece dokunduğu nokta değil, bütün vücudum yanıyordu. Bir ateş saç diplerimden ayakuçlarıma kadar beni içine hapsetmişti şimdi.

“Bakıyorum da dilin bayağı uzamış senin.” Saçlarından birkaç ton daha kapalı olan koyu kahveler gözlerime çevrildiğinde, o kadar sert baktı ki bir an lenslerimin eriyip yok olacağını sandım.

“Ben dilime sahip çıkabiliyorum ama görünüşe bakılırsa, senin de bazı şeylere sahip çıkman gerekiyor. Bunu senden öğrenecek değilim.” Hormonlarını bastırıp kendine hâkim olsan ve o kızları tek gecelik de olsa yatağına almasan olmaz mı?

Kolumu onda çekmeye çalıştığımda bırakıp üzerime doğru gelerek gerilememi sağladı. Sırtım soğuk duvarla buluştuğunda içime sinen korkunun bıraktığı iğrenç hissi hissedebiliyordum, sevdiğiniz adamın size bunu yapması kadar kötü bir şey yok gibiydi.

“Çok meraklısın galiba,” dedi dudakları dalga geçen bir sırıtışla can bulduğunda. Vücudu neredeyse vücuduma yaslıydı ve yüzüne ilk defa bu kadar yakındım. Elimi kaldırıp yüzüne dokunmamak için zor tutuyordum kendimi.

Saniyeler içinde Nisan ve Kaan geldiğinde, bir elin aramıza girerek ikimizi de uzaklaştırdığını gördüm. “Ne oluyor lan burada?” Kaan, Pamir’i geri çekerken Pamir’in gözleri hâlâ sertliğini korur bir biçimde üzerimdeydi. Nisan, sonuna kadar açılmış gözleriyle yanıma gelip “İyi misin Nil?” dediğinde gözlerim hâlâ ondaydı. Nisan, Kaan’a dönüp “Ne oldu ya?” diye sorduğunda Kaan bana dönüp gözlerini üzerimizde gezdirdi. “İki dakika yoktuk lan sadece, bu ne hâl?”

Ani gelen bir dürtüyle “Senden nefret ediyorum,” diye mırıldandım sesimi çıkartabileceğim en sert tonuyla. Dolunun buz parçaları sertçe cama çarpmaya başladığında çantamı alıp merdivenlerden indim. “Uçkuruna düşkün, pislik.”

Nisan beni çekiştirip merdivenlerden indirirken, Kaan’da Pamir’e ne olduğunu soruyordu. Pamir’in, kolunu Kaan’dan çekiştirip merdivenlere oturduğunu gördüm en son. Aşağı indiğimizde ise yağmur öyle şiddetliydi ki, sokağın açıldığı cadde bile boş görünüyordu. Kenara çekilmiş arabalar, yağmurun dinmesini bekliyorlardı. İşte bundan bahsediyordum. Soyhan tehlikeliydi. Çünkü ben vardım, çünkü karanlık sokakları vardı, çünkü ne bok yediği bilinmez insanlarla doluydu her taraf. Issızdı bir kere. Olaylara polisin pek de karışabildiği söylenemezdi, küçük bir devlet gibiydi burası. En başta da zengin ve güçlü aileler vardı tabii. Pamir’in ailesinin de onlardan biri olduğunu biliyordum.

“Ne oldu anlatıyorsun hemen,” dedi Nisan bir yandan da telefonunu çıkartırken. Muhtemelen taksinin numarasını bulmaya çalışıyordu.
“Anlamlı anlamlı bakmaya başlayınca geçen ki tartışmadan yola çıkarak laf attım, sinirlendi; dilin çok uzamış senin diyince de tutamadım kendimi cevap verdim. Sonra daha da kızdı, kolumu tuttu, geri çektim, sonra duvara kıstırdı dingil.”

“Dingil mi?” Arkamdan sesini duyduğumda buz kestim. “Daha yaratıcı bir şeyler beklerdim.”
Nisan’ın bakışları tıpkı benim gibi şokla ona döndüğünde Kaan da arkasından göz devirerek geliyordu. Pamir’in kapıya ilerlemesine karşı Kaan yanımızda durdu. “Şoförüm arabamı getirdi, aynı yer gittiğimizi varsayarsak bizimle gelebilirsiniz.”

“Bu çok iyi olur,” dedi Nisan ama ona gözlerimi büyülterek baktım ve Pamir’i işaret ettim. “Ben bu dingille aynı arabaya binmem!” Sinirim hâlâ geçmemişti.
“Hadi ya, ben zaten ölüyordum seninle aynı arabaya binmek için. Şuna bak, cadoloz.”

“Tamam, tamam, sakin olun.” Kaan ellerini kaldırarak ortamı sakinleştirmeye çalıştığında “İki dakika çenenizi kapatıp dayanabilirsiniz bence.” Diyerek Nisan’a başıyla arabayı işaret etti. Sen görürsün, diyerek dişlerimi sıktığımda öfkemi kontrol edemiyordum. Onu pataklamak istiyordum. İçimdeki acıyı geçiremezdi, eşit bir şekilde acıtamazım onu ne kadar vurursam vurayım belki ama yine de yapmak istiyordum. Bu kadar şey canımı acıtıyordu. Bu kadar şeyi bilmemesi, bilmeden bile böylesine canımı yakabilmesi beni çok korkutuyordu. Onu öyle bir yere yerleştirmiştim ki içimde, beni kontrol edebiliyordu. Hem de hiç fark etmeden.

Nisan kolumdan tutup beni de dışarıya çektiğinde “Şunu kesemez misin artık?” diyerek bana döndü. Kapıdan çıkarken gözlerimi gökyüzüne çevirdim. Birkaç sert buz parçasının Pamir’in kafasına yönelmesini sağladığımda yerinden sıçrayarak “Siktir,” diye inledi ve elini ensesine attı.

Gülerek kendime gelmeye çalıştığımda Nisan da bana bakarak sırıtıyordu. Ona eğilip “Artık kontrol etmiyorum,” dedim. “Bu normal hava.”
Kaşlarını kaldırarak önüne döndü. Kenardan kenardan yürürken sonunda önümüzdeki Ferrari’yi fark edebilmiştik. Lacivertti. Kenarda dikilen adam anahtarları Kaan’a uzattığında geri çekilip bekledi. Sanırım taksiye dönecekti.

Açılan kapıların ardından ön koltuğu öne eğen Kaan’ın yanına hareket eden Nisan’ın peşinden arabaya bindim. Kaan ön koltuğu düzelttikten sonra dolaşıp sürücü koltuğuna geçti ve Pamir de yanında yerini aldıktan sonra kapıları kapattılar. Buzu sert bir şekilde indirmiş olacağım ki, Pamir’in eli hâlâ ensesindeydi.

Kaan ve Pamir önümüzde olduğu için Nisan’a ne konuştuklarını soramıyordum, cama vuran sert yağmur yüzünden kenara çekmiş araçlara rağmen hareket ettiğimizde hiç umursamadan caddeye çıktı ve okula doğru sürmeye başladı.
Nisan yutkunup başını cama çevirdiğinde “Şu an okulda mı?” dedi, kısık sesle konuşmuştu ama ortam o kadar sessizdi ki hepimiz duymuştuk.

“Okulda,” diyerek onu onayladı Kaan. Nisan daha fazla konuşmadı. Ben de çaktırmadan Pamir’i izlemeye başladım cam tarafa dönerek. Buğulu cama yansıyan yüzünü görebiliyordum, dışarıyı izliyordu. Birkaç saniye sonra onu izlediğimi fark etmişçesine bakışları hafiften bana döndüğünde hızlıca kafamı çektim. Saniyeler sonra okulun önündeydik. Otoparka girdiğimiz sırada yağmur da tamamen durmuştu. Bahçede tek tük insanlar vardı ama kapalı çardaklardaki grupları görebiliyordum. Nisan ve benim bu arabadan onlarla beraber çıkmamız, Dedikoducu Kız’ın radarına takılmamız demekti.

“Biz dışarıda mi inseydik ya?” diye mırıldandım istemsizce. Kaan mahçup bir şekilde bize döndüğünde Nisan sorun yok dercesine baktı. Kapılar açıldığında Pamir ve Kaan’ın ardından arabadan çıktık, kafamı yer eğmiştim. Kaldırmak istemiyordum, çünkü eğer kaldırırsam insanların bize bakışlarını görecektim. Nisan’ın Kaan’a “Görüşürüz,” demesine kalmadan onu kolundan tutup çekiştirdim ve binaya girerek soyunma odasına yöneldik.

“Ne konuştunuz?” dedim artık dayanamayarak. Seslice nefes verdiğinde, soyunma odasının kapısını açarak içeri girdik. Bir iki amigo kızdan başka kimse yoktu. Sabah çantama tıkıştırdığı formasını alarak kabinlerden birine girdiğinde, ben de hemen yandaki kabine girdim ve çantamdan okul formamı çıkardım.

“Şu an sırası değil,” dedi. Değildi. Okulda kimseye güven olmuyordu. Ya dışarıdaki iki kız Dedikoducu Kız’ın arkadaşlarıysa? Ya aralarından biri ta kendisiyse?

Nisan’ın taytını ve tişörtünü katlayıp çantaya koyduğum sırada soyunma odasının kapısının büyük bir gürültüyle açıldığını duydum. Bir kız çığlığı bütün odada yankılanırken, sert bir ses duyuldu. Sanırım ayağını duvara geçirmişti.

“Sakin ol, Mine,” dedi bir kız sesi. “Arabalarından çıktılar diye birlikte değiller ya.”

Bunu biliyordum. Bunun olacağını biliyordum. Bu yüzden dışarıda inmek daha mantıklıydı ama o kadar salaktık ki, böyle bir ayrıntıyı unutmuştuk. Kabinin kapağına asılarak üzerine çıktığımda, gözlerimi aşağı indirip bir anda dolan soyunma odasına göz attım. Bugün günlerden perşembeydi. Muhtemelen her zaman olduğu gibi okula erken gelip salonda çalışmışlardı ve şimdi de üzerlerini değiştirip derse girmek için buradaydılar.

Mine tekrar sinirlenip duvara yumruğunu geçirdiğinde bu sefer elinin acısıyla ağlamaya başladı. Kısık bir “Salak,” sesini duydum. Ses hemen yanımdan, benim gibi kabin kapağına asılıp dışarıyı izleyen Nisan’dan gelmişti. Gözlerimi büyültüp ona baktığımda susmamı söyleyen bir bakış attı.
Kızlardan biri Mine’ye su şişesini uzattığında, şişeyi alıp duvara çarptı. “Onu gördüm,” dedi. “Kıza baktı. Pamir ilgisini çekmeyen kızlara bakmaz!”

“Saçları,” dedi kızlardan biri. “Saçları çok uzundu. O yüzden bakıyordur belki. Düz saçları çok seviyor ya hani…”

Mine sertçe ona dönerek kızın sözünü kestiğinde gözlerim saçlarına takıldı. Sırtından aşağı uzanan sarı saçları, düzleştirilmekten ölmüş bir vaziyetteydi. Bu yüzden mi düzleştiriyordu saçlarını? Pamir sevsin diye mi?

Mine lavaboya eğilip aynaya bakarak kafasını kaldırırken kendimi geriye ittim ve kapaktan aşağı atladım. Beni görebilirdi. Nisan’ın da aynı şeyi yapmış olmasını ummaktan başka bir seçeneğim yoktu, yoksa Mine bu sinirle onun kabinine saldırabilirdi. Garip bir şekilde Amigo kızların hepsi Mine’ye bağlıydılar. Sanki para verdiği adamları gibiydiler. Bunu sadece Kaptan olarak yapabilmesi imkânsız gibiydi ama okulun altın kızı olduğunu varsayarsak, diğerleri kendilerini onun yanında güvende hissediyor olmalıydı.

Daha fazla beklemek istemedim. O ne kadar kıskanıyor, sinirini bu şekilde vuruyorsa aynı şeye benim de hakkım vardı. Bana hiçbir şey yapamazdı. Ona karşı kin beslemiyordum, hiçbir duygum yoktu. Bana nasıl yaklaşırsa, ona karşı tutumum öyle olacaktı. İlk adımı -iyimser ya da kötümser fark etmez- ben atmayacaktım. Saniyeler içinde çantamın fermuarını çektim ve kabinin kilidini açarak çıktım. Çantamın kulpunu koluma asarken bütün gözleri üzerimde hissediyordum. Onlara açıklamak yapmak zorunda değildim, onlara bakmak zorunda değildim, onlarla konuşma zorunda da değildim.

Nisan’ın çıktığımı fark etmesi yalnızca birkaç saniye sürdü. Ben sertçe kapatılmış kapıyı açarken o da kabininin kapısını açarak içeriden çıktı ve peşimden geldi. Merdivenlerden çıkarken sessizce elindeki pantolon tişörtü bana uzattı, beklemeden alarak çantama koydum ve dolabıma doğru ilerledim. Şifreyi girip açtıktan sonra çantamı içeri koyarak kapağı kapattım. Ders kitaplarım ve okul çantam evde kalmıştı ama bunun bir önemi yoktu, bugün ders dinleyecek kafam yoktu.

Koridorda yürürken kantine indik, kahvaltı yapmadığımız için birer tost ve kahve alıp masalardan birine oturduk ve işte o zaman konuşmaya başladı.
“Doğum günü partisine beni de çağırmış,” dedi. Hemen ardından daha kapsamlı bir açıklama isteyeceğimi bilerek oyalamak için tostundan koca bir lokma ısırdığında, onu şaşırtarak “Pekâlâ, bunu bekliyordum,” dedim ve kahvemi yudumladım.

Bana gözlerini pörtleterek baktığında tostunu hızla çiğneyip yuttu. “Ama ben beklemiyordum,” dedi. “Oraya gitmek sabah benim için sadece bir dalga konusuyken gerçekten bir parti olacağını öğrendim ve bu benim için zor.”

“Nerede?” diye sordum. Derin bir nefesi içine çekip geri verdikten hemen sonra oflayarak “Bir gece kulübünde,” dedi. “Gitmek zorunda değiliz.”
Görmek zorunda değilsin, demek istemişti aslında. Pamir’i orada kızlarla birlikte görmek zorunda değilsin.

“Sence yarın geceki tercihi ne olur?” diye sordum. “Bence dün ki esmerden sonra yarın gece üzerine bir kızıl iyi gider, tabii yarınki partiyi bekleyemeyecek kadarsa bugüne de bir sarışın sığdırabilir.”

“Nil…” Nefesi kesildi. “Parti bu gece.”

Yutacağım tost boğazımda kalırken sıcak kahveden peş peşe birkaç yudum aldım ve boğazımı çizerek geçen parçanın gözlerimi dolduruşunu izledim. “Ne?”

“Parti bu gece. 27 Ekim’i 28 Ekim’e bağlayan gece.”

“İşte benim beklemediğim kısım da buydu,” diye mırıldanarak yarım tostumu masaya bıraktım ve geriye yaslanarak huzursuzca inledim. “Bu nasıl olacak?” Kafamı ona çevirdim. “Bu kadar kolay olamaz. Onu görünce ne hissedeceksin? Ya kız arkadaşı varsa? Ya değişmişse? Ya sana eskisi gibi davranmazsa?”

Nisan gözleri dolu bir şekilde tostunu bırakarak öne eğildi ve sessizce “Onu seviyorum…” diye mırıldandı. “Tek bildiğim bu. Onu hâlâ seviyorum. O benden gitse de, ben ondan gitmedim.”

Burnunu çekip gözlerini sildikten sonra “Neyse, neyse,” diyerek konuyu değiştirdi ve dudaklarını anında bir gülümseme kapladı. “Pamir ilgisini çekmeyen kıza bakmaz, ha?”

“Kavga ettik,” dedim. “Tabii ki okula girmeden önce son kez tüm nefretiyle bakacak.”

Geriye yaslanıp bana inanmıyormuşçasına dilini yanağına vurdu ve şaklattı. “Bilemeyeceğim artık.”

“Ne bok yerse yesin, umurumda değil artık.”

“Öyle mi?” dedi öne eğilip dirseklerini masaya yaslayarak. “Öyle,” dedim tereddütsüz. Ama birkaç saniye sonra “Pamir şu an yan tarafta bir kızı ağaca yaslamış öpüyor,” dediğinde çaresizce “Ne!” diye sıçrayıp ayağa kalktım ve resmen cama yapıştım. Ama ortalıkta ne Pamir vardı, ne bir kız, ne de bir kızı ağaca yaslamış öpen biri.

Nisan kahkaha atarak ayağa kalkıp kahvesini eline aldığında “Gerçekten de hiç umursamıyormuşsun,” diyerek kapıya doğru yürüdü. Seslice oflayarak elimle aynımı ovaladım ve kendime gelmeye çalıştım. Ne zaman umurumda olmamıştı ki?
 
İlk dersin ardından öğle teneffüsüne kadar sınıftan çıkmamıştık. Birkaç kez Nisan’ı kayıtlı olmayan bir numara aramıştı ama açmamıştı. Öğle yemeğine bile inmeden sınıfta geçirdiğimiz kırk beş dakikadan sonra patlama noktasına gelip dışarıdan bizi izleyen birinin kıçıma yapıştığını düşüneceği sandalyeden kalkıp cam kenarında oturmuş ve bahçeyi izlemiştim. Yerler ıslaktı ama bu çardakta yemek yemelerine engel değildi. Dikkatimi çeken bir diğer nokta ise, Pamir’in çardağında her zamanki grupla oturduğunu görmekti. Garip olan bu değildi, garip olan grubun eksiksiz orada olmasıydı. Pamir, Kaan, Yaren ve Melih’e ek olarak Mine de oradaydı. Beraber yemek yediklerini ve konuştuklarını görmenin kalbimde açtığı yarık, tartışılamazdı. Mine kendine başka bir erkek arkadaş yapmamış mıydı? Nasıl olur da Pamir’le aynı masaya oturabilirdi? Nasıl olur da Pamir onunla aynı masada kalabilirdi?

Bu gördüğümü Nisan’a anlattıktan hemen sonra başka birinin varlığını daha hissetmiştim. Aynı çardağa yürüyen, çardaktakilerin kalkıp teker teker selamlaştığı başka bir erkek. Buğra. Oradaydı ve üzerinde okul formasından başka bir pantolon tişört vardı. Saçlarının her zamanki gibi altın sarısı bir şekilde parladığını görebiliyordum, Nisan onun en çok saçlarını severdi. Ama bunu ona söylemeye cesaretim yoktu. O, sırf bugün onu görmemek için sınıftan çıkmıyorken ona bunu yapamazdım. Bu yüzden bir şey söylemedim. Okul çıkışı beklemeden direkt çıktığımızda önce onlara, sonra da bize geçtik. Parti için kendine birkaç bir şey almıştı ve bizde hazırlanacaktık.
Kapıyı açıp onu içeri buyur ettiğimde spor çantamı kenara bırakıp mutfağa yöneldim. Sabahtan beri bir tostla duruyordum sadece ki onu da tam olarak bitirmiş sayılmazdım.

“Ne yapıyorsun sen?” dedi mutfağa giderken kolumdan yukarı doğru çekiştirerek. “Yemek yiyecektim?” dedim ama beni dinlemedi. “Hazırlanalım, makyaj yapmadan önce atıştırırsın bir şeyler.”

Somurtarak peşinden odama girdiğimde “Daha kaç saat var partiye, ne gerek var şimdiden hazırlanmaya? Son on dakikada giyip çıkarım ben.”

“Olmaz öyle şey,” dedi. “O partide Pamir de olacak.”

“Evet.” Bunu umursamazca söylemiştim. “Muhtemelen kucağında bir kızılla. Ya da sarışın mı demeliydim? Belki de yine aynı esmerle takılır.”

“Kes şunu,” dedikten hemen sonra dolabımın kapaklarını açtı ve gözlerini raflarda gezdirdi. “Hm, bakalım. Siyah…” Eline bir etek alıp geriye attı. “Siyah.” Siyah gömleğimi de fırlatıp attı. “Siyah.” Siyah elbiselerimin arasına daldığında elinde başka bir elbiseyle çıktı. “Ah, şuna bak. Yine siyah. Nedense hiç şaşırmadım.”

“Huyumu biliyorsun.” Okul forması dışında kimsenin beni siyahtan başka bir renge boyayamayacağını biliyorsun.

“Bilmez miyim…” Sonunda siyah elbiselerden birini alıp üzerime tuttu. Bunu bana o almıştı, doğum günümde. “Bunu giyiyorsun.”

“Ne?” Askıyı tutup gözlerimi pörtleterek ona baktım. “Hayır, Nisan seni kırmak istemiyorum ama ben böyle giyinemem.”

“Saçmalama Nil, saçmalama ve giy şunu. O partiye gelecek bütün kızların üzerindeki kumaş parçalarını toplasan anca bu kadar eder. Açık değil, normal bir elbise.”

“Ama kısa,” dedim.

“Üzerinde harika duracağına eminim. Saçlarını da hafif dalgalandırırız.” Ellerim saçlarıma gitti. “Hayır, o sıcak maşayı saçıma değdirip canını yakamazsın.”

Gözlerini deviren Nisan elbiseyi üzerime tutuşturup odamdaki küçük banyoya doğru itti. “Giyindikten hemen sonra geliyorsun, ben de maşayı fişe takıyorum.”

“Saçlarıma dokunamazsın.”
“Öyleyse kendin dalgalandırırsın.” Tekrar banyoya iteledi. “Hadi Siyah Kuğu. Göster dişiliğini.”
“Ya ben böyle iyiyim…”
“Nil!”

Oflayarak “Tamam,” dedim sonunda. Bana bu elbiseyi giydireceğine inanamıyordum. Acaba altına kısa da olsa şort giyseydim olur muydu?
Elbiseyle beraber banyoya girmeden çekmecemden siyah bir iç çamaşırı takımı aldım ve “Beş dakikalık duşa giriyorum öyleyse,” diyerek kapıyı kapattım. Üzerimdekilerden çabucak kurtulduktan sonra kendimi kabinin içine attım ve önce saçlarımı, sonra da vücudumu yıkadıktan sonra durulanarak çıktım. Kurulanıp elbiseyi giydikten sonra ıslak saçlarıma bakarak dudak büzdüm.

Elbisenin boyu kalçamdan taş çatlasa iki karış aşağıdaydı. Çok hoş dantel işlemeleri vardı ve belimden kalın bir kemer gibi geçen yerde astar yoktu, sadece dantel vardı, tenimi belli ediyordu. Elbise yukarıya, göğüslerime kadar uzanıp onları sarıyordu. Kenarlarda ise kalın iki askılık şeklinde, sırtıma doğru gidiyordu. Sırtımda bir çaprazlama olduğuna emindim. Elime bir tarak alıp saçlarımı tarayıp başka bir havluyla daha nemini aldıktan sonra banyodan çıktım. Nisan koyu yeşil elbisesini giymiş, aynada kendine bakıyordu ama gözleri bana takıldıktan sonra tamamıyla bana döndü. “Nil…” dedi. “Sende ne cevherler gizliymiş böyle?”

“Sevmiyorum,” dedim eteği aşağıya doğru çekiştirirken. “Bu yüzyılın tarzını ve kadınların giyinişini hiçbir zaman anlayamayacağım. Hiçbir gizem yok, her şey ortada.”

Güldü. “Sen çok şık ve güzel olmuşsun Nil,” dedi elimden tutup beni etrafında döndürürken. “Bu çıplaklık ya da öyle bir şey değil. Bu sadece giyim. Bundan kat kat daha açık giyinenler var, sana çıplaklar plajından bahsetmiş miydim?”

Midem boğazıma kadar geldiğinde elimle ağzımı kapayıp yüzümü buruşturdum. “Sanırım var olan iştahım da kaçtı.”
Tekrar gülerek masanın üzerideki tabağı gösterdi. Bana sandviç mi hazırlamıştı? “Ya da kaçmadı. Hepsi yerinde duruyor.” Masaya yönelip oturarak tabağı önüme çektiğimde bir altınmış gibi sandviçi kavradı parmaklarım ve koca bir ısırık aldım. “Sandviçlerine bayılıyorum. Çok teşekkür ederim.”

“Önemli değil,” dedikten sonra makyaj çantasını çıkartıp makyajını yapmaya başladı. Açık ten rengi, yeşil gözleri ve sarıya kaçan açık kahve saçlarıyla uyumlu güzel bir makyaj yaptı. Önce eyeliner çekti, sonra kirpiklerini kıvırıp takma kirpik takarak rimel sürdü. Yeşilin o koyu tonuna gidecek güzel bir ruju da dudaklarına yedirdikten sonra hafif bir allık sürerek parfüm sıktı. “İşte bu kadar.”

Sandviçim bitmişti. Benim tek yapmam gereken, uygun bir ayakkabı giyip saçlarımı kurutmaktı o kadar. Bir de hava soğuk olduğu için üzerime bir ceket almalıydım sanırım.

“Bir saate çıkarız,” dedi. “Dön bana senin de makyajını halledeyim.”

“Ne?” Ona döndüm. “Makyaj falan istemiyorum ben. Saçım kurusun, ayakkabılarımı giyip ceketimi de alarak çıkarız.”

Bana dalga geçiyormuşum gibi baktı. “Saçmalıyorsun herhalde.”

“Gayet ciddiyim, Nisan. Makyaj yok.”

“Benim adım da Nisan’sa sana o makyajı yapacağım.” Dönüp gözlerini kıstığında ona yalvaran gözlerle baktım. “Ya ben alışkın değilim öyle şeylere, elbiseyi giydirdin hem. Makyaj yapmasam olmaz mı?”

“Bak söz çok hafif olacak,” dedi güven verici bir sesle. “Sadece ince bir eyeliner, rimel ve birazcık da ruj.”

“Ruj olmaz,” dedim gözlerimi büyülterek. “Dudak kremi süreyim yeter.”

“Deli misin sen?” Elbisemi gösterdi. “Bu siyah elbiseye bordo ruj ne kadar güzel gider haberin var mı senin?”
“Bordo mu?” Yüzümü buruşturdum. “Hayır…”

“Evet.” İtiraz kabul etmedi. Eyelinerı göz kapağıma sürerken gözlerimi kapattım. Kirpiklerimi kıvırdıktan sonra rimeli de çekip dudaklarıma geçti. Bir dudak kalemiyle onları belirginleştirdikten sonra bordo ruju dudaklarıma yaydı.

“İşte şimdi oldu,” dedi. “Allık da ister misin?”
“Bari o kalsın,” diyerek masadan kalkarken aynaya bakıyordum. Gözlerim takılı kaldı. Midem boğazımdaydı sanki. “Ben değilim bu.” O kızlardan ne farkım kalmıştı şimdi? Onlar gibi açık saçık bir elbise, onlar gibi makyaj… Beni ayırt edecek, soyutlayacak şey neydi?

“Hayır, sensin,” dedi. “Huyunu bilirim, şimdi kendini dışarıdaki fahişelere de benzetirsin sen. Ama öyle bir şey yok.”
“Ama o benzetir…” Gözlerim dolu doluydu. Bu ben olamazdım. Bu ben değildim. “Silelim,” dedim Nisan’a dönerek. “Ne olursun Nisan, bari ruju silelim. Yapamam…”

İsyanımı kabul etmez bir şekilde baksa da gözlerimi gördükten sonra daha fazla dayanamadı ve dudaklarımdaki ruju sildik. Sadece koruyucu krem ve mat bir parlatıcı sürdükten sonra işini bitirmişti. Kuruyan saçlarımı alıp tekrar taradıktan sonra ısıttığı maşayı gözümün önüne getirip iğrenerek baktım. “Yok,” dedim. “Olmaz bu. Çok sıcak. Öldürür saçlarımı.”

“Saçlarını çok seviyorsun, kuaföre bile ellettirmiyorsun tamam ama bu belki de her şeyi değiştirecek bir parti, Nil.” Yanıma oturduğunda düzleştirdiği saçları yanlarına düşmüştü. “Aşk bazen fedakârlık gerektirir.”

“Aşk mı?” Güldüm sadece. “Bugün bir peri masalına dönüşmeyecek, Nisan,” dedim saçlarımı ayırıp maşaya dolarken. Canım yanıyordu, ama manevî olarak. “Bir peri gelip sihirli değneğiyle dokunmayacak, o bana âşık olmayacak, beni sevmeyecek. Lise bitecek ve Amerika’ya gidecek. İşte olacak olan bu.”

O da güldü, ama bu benimki gibi çaresizce istenilmiş bir gülüş değildi. Bana inanmayarak bakıyordu. “Bunu, havayı kontrol eden medyum bir kız mı söylüyor?”

İstemsizce kıkırdadım ve önüme dönüp saçlarımı dalgalandırmaya devam ettim. Hava karardığında etrafı topluyorduk. Zor da olsa topuklularla yürümeyi öğrenmiştim ve yavaş hareket ettiğimde ayağımı o kadar da ağrıtmıyorlardı ama aynı şey Nisan için geçerli değildi. O sanki bunlarla koşabilirdi bile.

Birkaç dakikalık toplama işinden sonra “Hazır mısın?” dedi bana bakarak. Dolaptan siyah deri ceketimi çıkardım, o da ince beyaz ceketini giydi. Altımdaki siyah platform topuklulara alışamayacağımı, mutlaka orada bir yerde düşeceğimi hissedebiliyordum. Bu elbet olacaktı.

“Bence,” dedim son bir kez ona dönüp şansımı denemek için. “Bu elbiseni altına siyah Converse’lerim çok iyi olur.”

“Nil,” dedi somurtarak. “Yürü.”

Gözlerimi devirerek son kez aynaya baktım. Neyse ki saçlarımdaki dalgalar iyice açılmıştı da, gayet doğal bir görünüm katıyordu. Umarım o sıcak maşayı onlara değdirdiğim için bana küsüp kırılmazlardı. Saçlarım çok uzundu benim, hiç kestirmezdim. İki üç ayda bir uçlarından kendim keserdim sadece. Saçlarıma dokundurtmazdım kimseyi… Annemi bile.

Sahi, onlar neredeydi? Saat sekizdi ve bu akşam da mı gelmeyeceklerdi?

Siyah çantamı alıp odadan çıktıktan sonra küçük adımlarla merdivenlerden inmeye çalıştım, düşmeden mümkün olabildiğince yavaş inmeye çalışıyordum ama Nisan sanki uçarak inivermişti.

Çağırdığımız taksinin kornası kulaklarımızı doldurduğunda ne olur ne olmaz diyerekten annemlere küçük bir not bırakıp buzdolabının üzerine astım. Hemen ardından kapıyı kapatıp kilitleyerek Nisan’la beraber taksiye bindim.

Okul çıkışında, Dedikoducu Kız tarafından cep telefonlarımıza gelen mesajda, Buğra’nın dönüşünden bahsetmiş ve mekânın adresini vermişti. Sadece okuldan gelenlerin olmayacağını biliyordum, okuldaki herkesin cesaret edip gelemeyeceğini de biliyordum. Tek planım, kenarda bir yerde oturup Buğra’nın pastasını kesmesini beklemek, doğum gününü kutlamak ve gitmek olacaktı: Eğer Nisan’la aralarında bir uçurum olmasaydı. Ne olacağını bilmiyordum, kendimi Nisan’ın yerine koymaya çalıştığım her an Buğra’nın görüntüsü silikleşiyor ve yerini Pamir alıyordu. Şu ana göre ise Buğra ve Nisan karşılaştığında neler olacak, merak konusuydu doğrusu. Bu partinin, yarın sabah en bomba fotoğraflarla birlikte okulun Dedikoducu Kız sayfasında olacağından adım gibi emindim. Bir kere Pamir orada olacaktı, okulun gururu, Basketbol Takımı’nın kaptanı. Kaan ve Melih de yakışlılıklarıyla en az Pamir kadar dikkat çekiyorlardı. Şimdi Buğra da partinin tam olarak düzenlenme sebebiydi ve okula geri dönmesi, kızlar tuvaletinin tamamen ayaklı dedikodu dolabına çevirmişti. Bütün kızların, bu dört erkeğin etrafında pervane olacağına emindim. Hatta hepsinin sırf onlar için partiye geleceklerine ve süsleneceklerine emindim. İşte bu yüzden katılmıyordum partilere. O grup partilerin ve gece kulüplerinin aranan yüzleriydi ve ben kenara oturup somurtarak kızların sıraya girmiş bir şekilde Pamir’e asılmasına göz yumamazdım. Biri bir şey yapardı, sinirlerim bozulurdu, kendimi kontrol edemezdim, çatıyı uçururdum falan… Aslında çok da fena fikir değildi. O kızların hepsini içine çekecek bir hortum…

Vahşileşen düşüncelerimin arasından sıyrıldım. Geriye kim kalıyordu? Mine ve Yaren. Mine, okulun altın kızıydı. Amigo Takımı’nın biricik kaptanı, uzun sarı, kalın bukleli saçlara sahip… Ama artık solmuşlardı, o kadar çok düzleştiriyordu ki canlılığını kaybetmişti saçları. Pamir için düzleştiriyordu. Pamir düz saç sevdiği için. Saçmalığın daniskasıydı. Yaren ise siyah saçları, beyaz teni ve mavi gözleriyle gerçekten dikkat çeken bir kızdı. Çok makyaj yapmazdı, bazen eyeliner çektiğini görüyordum sadece. Muhtemen Melih’le birlikteydi, emin değildim. Dedikoducu Kız, bununla ilgili bir dedikodu başlatmıştı bir ara ama kimse aralarında gerçekten ne olduğunu bilmiyordu. Aslına bakarsanız, Mine ve Pamir’den başka o gruptan okula sır sızmazdı hiç. Çok gizemliler diyebilirdim. Mine ve Pamir’den sızan sırdan da kast ettiğim, çıkmaya başlamaları ve ayrılmalarının sebebi olan o olay.

Taksici “Geldik abla,” diyerek dikiz aynasından Nisan’la göz teması kurduğunda, ücreti ödeyip taksiden indik.

“Havada bayağı soğumuş…” diye mırıldanıp ceketine sarıldığında “Eee,” dedim yanında yürüyerek. “Havayı kontrol edecek bir arkadaşı yok maalesef.” Ilık bir esintinin üzerimizden geçmesine izin verdiğimde “Teşekkür ederim,” diyerek gerindi. Kulüp bir ara sokaktaydı. Buralar şehrin en ücra yerleriydi, nasıl oluyordu da burada parti verebiliyorlardı? Çok ıssızdı. Buraları bilmeyen bir kız bu sokağa girse ve…

Yol kenarından geçen iki sarhoş çocuğun bize baktığını gördüğümde “Yürü Nisan, yürü,” dedim. “Gir şu lanet kulübe.”

“Tamam, tamam,” diye homurdanarak kapının önünde dikilip duygusallık yapmaktan vazgeçti ve kapının kenarındaki iki izbandut gibi adama bakınıp içeri geçti. Ses yalıtımı çok iyi olmalıydı ki, koridorda ilerleyip yaklaşana kadar hiçbir şey duyulmuyordu. Sonunda içeriye vardığınızda ise…

Ses, değil kulak zarımı, -öyle bir şey var mı bilmiyorum ama- beyin zarımı bile patlatacak güçteydi. Bar kısmı tıklım tıklımdı, iki barmen çalışıyordu. Dans pistindekiler dans etmekten ölecek gibiydiler. İlerideki siyah koltuklardakilerin onlar olduğunu biliyordum, kapının girişinde de birkaç koltuk ve masa vardı. Yine de burası o kadar büyüktü ki, insanın başının dönmemesi imkânsızdı.

Dans pistinden sıyrılarak yürümeye başladığımızda, gerçekten kızların çok açık giyindiklerini fark etmiştim. Üstüne üstlük bir de neredeyse çıplak kalmış vücutlarını, dans eden adamların bedenlerine sürtüyorlardı. Bu manzaraya daha fazla bakamayarak kafamı çevirdim ve sabahtan beri üçüncü kez hissettiğim safra tadıyla ağzımı kapatıp sertçe yutkundum. Sanırım, alkolsüz bir meyve kokteyli içsem iyi gelebilirdi.
Ama düşüncelerim arasında, tahmin ettiğim masadan kalkmış bir Buğra bize doğru yaklaşmaya başladı. Ya da, Nisan’a doğru mu demeliydim? Çünkü doğrudan ona doğru bakıyordu. Bu bakışları biliyordum, her ne kadar hiçbir zaman yaşamamış olsam da biliyordum; filmlerden, okuduğum kitaplardan, gördüklerimden…

Yanlarından sıyrılarak ileriye doğru yürüdüm. Masanın biraz yakınında duvara yaslanıp kollarımı göğsümde birleştirdiğimde, onların arasında sadece bir metre kalmıştı ve masadaki bakışların, hâlâ sarhoş olmamış olanlarla beraber onlara çevrildiğini görebiliyordum. Gözlerim istemsizce yan tarafımdaki masaya kaydı. Pamir’in bakışları ani bir sapmayla Nisan ve Buğra’ya çevrilmişti.

Az önce bana mı bakıyordu o?

Nisan’ın gözlerinin dolduğunu gördüm. Buğra’nın bir elini beline, diğer elini de yanağına koyduğunu gördüm. Nisan’ın kafasını eğip yanağını eline bastırışını, hemen ardından yaklaşmalarını ve öpüşmelerini.

İşte bu kadardı. Ayağa kalkıp “Mission Completed!” diye bağırmak ve ağzımdaki safra tadını geçirecek bir şeyler içmek istiyordum. Belki hemen ardından Nisan’ı burada bırakıp eve gidebilirdim. Ya da gidemezdim. Bilmiyordum… Pamir buradaydı. Hemen karşısında, mavilere bürünmüş bir Yaren ve beyazlara bürünmüş bir Mine oturuyordu. Yaren’i tanımıyordum ama Mine, onca yaşanmışlıktan sonra nasıl hâlâ aynı masaya oturabiliyordu? Ayrıca yeni sevgilisi neredeydi? Pamir öyle söylemişti, umursamadığını. Anlatmak istediği başka bir şey vardı biliyorum, ama geçiştiriyordu. Ne zaman söylemek istese Mine’ye dönüyordu, anlatmak istediği şeyi kafasından atabilmek için. Biliyordum.

Etraftan bir alkış tufanı koptuğunda, dudaklarımı bir gülümseme esir aldı. En azından aşk hayatında Nisan mutluydu, değil mi? Ben zaten, çok önceden kabullenmiştim Pamir’le olmayacağını. Biz onunla iki yarım elmaydık, ama birleşemezdik çünkü o benim diğer yarımım değildi. Sanki yarım elmalarla donatılmış bir yere kapatılmıştık ve herkes eşini bulmuştu ama biz… Onun fazla tarafları vardı. Birleşmeye çalıştığımızda, o fazla olan tarafları karşılık bulamıyordu ve boşlukta kalıyordu. Benim fazla olan taraflarım ise onda karşılık bulamayarak boşlukta kalıyordu. Bazen dayanamıyordum, dikiyordum o fazla taraflarımızı kesip biçerek. Ama bu daha da acıtıyordu. Öyle çok acıtıyordu ki, söküp atmak istiyordum kalbimi. Yapamıyordum yine de.
Nisan kollarını Buğra’ya dolayarak sarıldığında ağladığını biliyordum. Ağlıyordu ve makyajını umursamıyordu bile.

İçimdeki kötü kız kahkaha atarak Salak, dediğinde ona dikkat kesildim. Akmayan makyaj diye bir şey var, değil mi? Yemin ederim oksijen alıp cahidioksit veriyorsun.

Ona güldüm. Dakikalar sonra Buğra, elini Nisan’ın beline sarıp bir şeyler söylemeye devam ederken Nisan’ın tekrar dolan gözleri beni buldu. Ona dudaklarımı oynatarak Biliyordum, dedim ve güldüm. Benim yanıma doğru gelmeye başladıklarında, işte bu beklemediğim bir tepkiydi. Şu aptal grubun yanına gitmeliydi, ben de kenarda Pamir’i izlemeliydim çaktırmadan. Sonra Buğra onu eve bırakıp, bir iyi geceler öpücüğü verirdi ve belki her şey yoluna girerdi. Ama ben silik kız olarak kalmalıydım. Riske giremezdim. Arkadaşlar demek, değer demek. Değer demek, sırların önünde sonunda açığa çıkması gerek. Ve dünya bana hazır değil… Hiçbir zaman da olmayacak.

“İşte Nil,” dedi. “Çok değişmiş değil mi?”

“Vay canına…” Buğra elini uzattığında sıktım. “Elbise, topuklular ve makyaj… Çok değişik olmuşsun.”

“Nisan’ın işleri,” diye mırıldandım. “Yarın yine Külkedisi olacağım, ya da her neyse…”

Buğra, Nisan’ı sıkı sıkı sarıyordu. Bırakmaya niyeti yok gibiydi. “Bizim masaya gelsenize,” dedi. Ama bu bir rica değildi. Nisan’a dolanmış kolu, sanki beni tehdit eder gibi O masaya oturacaksın, diyordu. Nezaketen de ekliyordu: Nisan için.

“Sadece Nisan için,” diye mırıldanarak kafamı salladım. Buğra biliyordu. Pamir’e karşı hissettiklerimi biliyordu. Belki bir hoşlantı zannediyordu, ya da gelip geçici bir şey. Ama biliyordu. Okulun ilk senesi biliyordu. Şimdi de beni test etmek ister gibiydi. Ona kimseye söylemediği veya kast etmediği için minnettardım. Gerçekten çok iyi bir çocuktu.

Adımlarımız masaya çevrildiğinde, Nisan, Buğra’nın yanına geçip oturdu. Ben de boş koltuğa rahatsız bir şekilde geçip masadakilerin üzerinde yapmacık bir gülüş gezdirdiğimde önüme dönüp sırıtmayı kestim. Saçlarım dalgalandığı için yüzüm apaçık ortadaydı ve bunun masadakiler için de, okuldakiler için de bir ilk olduğuna yemin edebilirdim. Nisan hariç.

“Vay canına,” dedi Melih bana dönerek. Siyah saçları ve kumral bir teni vardı. “Sürekli saçlarınla yüzünü örttüğün için bir cilt sorunun olduğunu düşünmüştüm…” Gözleri yüzümde gezindi. “Ama şöyle bir bakıyorum da, güzelmişsin.”

Göğsümün kabarması mı gerekirdi? Sevinip, teşekkür etmem mi gerekirdi? Ya da olmayan özgüvenimin temellerini atmam?

Oysaki ben sadece utanmış ve üzülmüştüm. İnsanlar bana iltifat etmesin istiyordum. İltifat ettiklerinde, kötü hissediyordum. Hem de çok kötü.

“Teşekkür ederim,” dedim yine de. Kibarlık etmem gerekirdi. Sonuçta bana kötü bir şey söylediği aklının ucundan bile geçmezdi, çoğu kişi için bu bir iltifattı. Aslında, herkes için iltifattı ama benim için öyle değildi. Sadece susup, bir şey demeseler olmaz mıydı?

“Çocuklar bu Nil, Nisan’ın en yakın arkadaşı,” diyerek takdim etti Buğra beni. Mine’nin bakışlarını yüzümde hissediyordum ama ona dönmek istemiyordum. Ben onun rakibi bile değildim. Sabah olanları, tamamen bir tesadüf olduğunu ona anlatsa mıydım?

“Ve tilki, gözüne kıstırdığı avının inine sızar.”

Kafamı kaldırdım. Bu kelimelerin sahibi Pamir’di. Siyah bir gömlek giymiş, kollarını geriye sıvamıştı. Altında da her zamanki siyah kotlarından vardı ve saçları hafif dağınık duruyordu. Dikkatli bakınca dudağının kenarında küçük bir patlak olduğunu fark ettim. Küçüktü, ama dikkat edilebilirse fark edilirdi. Kavga mı etmişti?

“Efendim?” diyerek ona döndüm. Neyi kast ettiğini çok iyi biliyordum. Beni, gruplarına sızmak isteyen bir kız zannediyordu. Popülerlik peşindeki bir kız. Öyle olmadığımı biliyordum ama kötü hissetmem için sadece onun böyle düşündüğünü bilmek bile bana yetiyordu.

“Hiç,” dedi elinde döndürdüğü bardağı dudaklarına götürüp sonuna kadar içerek.

Pekâlâ, bu acıtmıştı.

“Seni daha önce hiç görmemiştim aslında,” dedi Melih tekrar konuşarak. Elindeki bardağı da koltuğunun kenarına bırakmıştı. “Çok ortam kızı değilsin herhalde?”

Mine güldü. Ben de onun bu haline histerik bir şekilde gülümseyip kafamı çevirdikten sonra Melih’e cevap verdim. “Partiden partiye koşup insanlarla pek de alâkadar olan bir tip değilimdir.”

“Derslere kakılıp gençliğimi harcıyorum diyorsun yani?”

Mine’nin sorusuyla başımı kaldırdım. Bana düşman gözüyle mi bakıyordu? O böyle biri miydi? Hayır. Sadece şu an kıskanıyor olabilir miydi? Ama kıskanması için hiçbir sebep yoktu ki. Kafam allak bullaktı.

Ona içten bir şekilde gülümsedim. “Hayır, geleceğime zemin hazırlayıp gençliğimi de tadını kaçırmadan yaşıyorum diyorum. Sonradan pişman olacağım şeyler yapmak istemiyorum.”

Nisan’ın gözleri Buğra’nın üzerindeydi. Zaten onun göğsünde duruyordu. Şu manzara, beni alıp yıllar öncesine, lise birinci sınıfa götürüyordu. Ve yeniden gözde çiftimin onlar olduğunu kabullenebilirdim artık. Çok tatlılardı. Şu an birinin Nothing Like Us şarkısını söyleyip beni kıskandırmasını ve hüzünlendirmesini bekliyordum sadece, bu andan başka bir beklentim yoktu.

Ancak öyle olmadı. Hatta aksine, müzik daha da hareketli bir şeye dönüştü ve başımın ağrımasına neden oldu.
Alnımı ovduktan sonra ortamın daha da sıcaklaşmasıyla ceketimi çıkardım. Nisan çoktan çıkarmıştı bile. Ceketi katlayıp kenara koyduktan sonra önüme gelen saçı kulağımın arkasına sıkıştırırken Pamir’in bakışını fark ettim. Hemen ardından Mine’nin de onun ve benim aramda gezen gözlerini. İşte buydu. Mine, Pamir bana bakıyor diye bana kızgındı.

Kalbimin teklediğini hissettim. Sanki elleri aramızdaki mesafeye rağmen göğsümü yardı ve kalbimi avuçları arasına alarak tırnaklarını batırdı. Bana bakıyordu.

Bu anı öyle çok beklemiştim ki… Herkes beklerdi, farklı şeyleri. Ben sadece baksın istemiştim. Ve şimdi bakıyordu. Ne yani, bakması için onun dikine gidip kavga etmem yeterli miydi? Bunu her zaman yapabilirdim. Belki arkadaş olurduk. Onunla arkadaş olmayı çok isterdim.

“Son bir saat,” dedi Buğra, Nisan’la konuşmayı kesip. Ne konuştuklarını bile duyamıyordum. Melih’in bana baktığını biliyorum, Pamir bakışlarını çevirmişti. Mine etrafı seyredip içkisini yudumluyordu, Yaren ise cep telefonuyla uğraşıyordu. Bir süre sonra Buğra ve Nisan dansa kalkınca Melih’in bakışları üzerime çevrildi ve güümseyip pisti işaret etti. “Dans edelim mi?”

“Yok, ben almayayım.”
“Dans da mı edemiyorsun yoksa?” Gibi bir aptal cümle kaçtı Mine’nin ağzından. Buna kahkaha atmayı çok isterdim, eğer Pamir karşımda oturuyor olmasaydı.

“GreenLight’ta beş yıllık profesyonel dansçıyım, sadece bu şekilde sadece zevk için dans etmek yapıma uygun değil. Dans bir sanattır ve bedenlerden çok ruhların dans etmesi gerekir.”

Mine cevabımla kızarıp bozarırken Yaren anında kafasını kaldırmıştı. Sanırım dans kulübümün adı ilgisini çekmişti.

“Zevk için değil,” dedi Melih. “Eğlenmek için sadece. Birazdan pasta kesilecek.”
“Olsun,” dedim. “Teklifin için teşekkür ederim.”

Hemen ardından Mine’yle beraber kalktılar. Masada sadece Yaren ve Pamir’le kaldığımda gerilmiştim. Bir süre sonra Yaren de “Of, çok sıkıcısınız,” diyerek kalktığında içki bardağını kafasına dikti ve sallana sallana piste yürüdü.
Arkama yaslanıp açılan bacaklarımı eteğimi çekiştirerek örtmeye çalıştığımda bakışları bir anlığına bacaklarıma kaydıktan sonra yüzüme çıktı. Bir şey söylemek zorunda gibi hissettiğim için konuşmaya karar verdim. “Dudağının kenarına ne oldu?”

Bir Dııııt! sesini duyar gibiydim. Evet, bu yanlış bir soruydu. Ona hakaret etmem bile daha normal kaçardı.
Tekrar bitirdiği bardağını masaya bıraktığında bu sefer tekrar doldurmadı ve geriye yaslanarak etrafı süzerken mırıldandı. “Hem cadoloz, hem de burnunu kendini alakadar etmeyen işlere sokacak kadar meraklı.”

“Ha-ha.” Gözlerimi devirmemek için kendimi zor tutuyordum. “Hey, ben buradayım, unuttun mu? Kendi kendine konuşmandan daha az dengesizce bir şey varsa, o da benimle konuşmandır.”

“Öyle mi hanımefendi?”

Sessizce hızlı bir nefes verip ayağa kalktım. “Ben lavaboya gidiyorum. Bunu da neden söylediysem…” Oflayarak çıkacaktım ki eli bugün ikinci kez bileğime dolandı. “Burası tekin bir yer değil, bence kızlardan biri gelene kadar bekle.”
Bileğimi çektim. “Kendimi savunabilirim.”

“Ah, doğru,” dedi alayla. “Sen Tekvando biliyordun değil mi?”

Onu dinlemedim. Yanından geçip giderken tekrar bir koridora girdim. Müziğin sesi burada daha boğuktu.
Lavaboya girdikten hemen sonra elimi yüzümü yıkayacaktım ki, yüzümde makyaj olduğu geldi aklıma. Midemin bulantısını geçirmek adına ellerimi yıkayıp boynumu ve yanaklarımı soğuk suyla ıslatırken yanımdaki iki kızdan birinin telefonu çaldı. Kız dudağındaki koyu kırmızıyı tazelerken “Ne?” dedi gözlerini pörtleterek. “Hemen geliyorum!”

Umursamadım. Bir kez daha elimi yanağıma götürdükten sonra peçeteye uzandım.
“Kızım, Pamir koltuklarda yalnız kalmış! Sonunda! Partinin başından beri bu anı bekliyordum.” Saçlarını savurup parfümünün kokusunu daha da almamı sağladığında, biraz olsun düzelmiş midem tekrar alt üst oldu ve elimi ağzıma götürüp sertçe yutkundum. Safra.

“Şu Mine cadolozuyla ayrılmaları ne iyi oldu be. Artık sadece bir kıza ait değil, hepimize ait.”
Hepimize ait.

Sabahki fotoğraflar, ortamın ve kızın parfümünün kokusu bir de ima ettiği lafın iğrençliğiyle birleştiğinde daha fazla dayanamadım. Adımlarım kabinlere yönelirken birinin içine girip kapıyı kapattım ve eğilerek kustum.

İşte bu kadardı. Sabah yediğim yarım tost ve Nisan’ın sandviçi de midemden çıktığında, karnım açlıkla büzüştü.
Kendime gelmek adına birkaç saniye orada bekledikten sonra kızın dediklerini hatırladım. Pamir koltuklarda yalnız kalmış! Artık sadece bir kıza değil, hepimize ait.
Hayır.

Kabinden çıktıktan hemen sonra ağzımı çalkalayıp silerek lavabodan çıktım. Koridorda iki kişi vardı. Bir adam, kızı duvara yaslamış bir şekilde dudaklarını boynunda gezdirirken ona sürtünüyordu. Eğer midemde bir şeyler kalmış olsaydı, hemen ayaklarının dibine öğürebilirdim sanırım. Gerisi meçhul.

Adımlarım hızlanarak ileriyi hedef aldığında bir elin bileğime dolanmasıyla kasılan vücudumun ardından bileğime dolanan eli tüm gücümle duvara ittim. Kırklarındaki adam duvara çarpıp sertçe yere düşerken, işi pişirmekle meşgul olan çiftin umurunda olmamıştı.

Adımlarımı ilerletip az önce kalktığım masaya geçtim. Lavabodaki kız etrafta görünmüyordu, Pamir masada oturuyordu. Kaşlarımı çatarak sessizce geçip eski yerime oturduğumda, sıkıntıdan ve açlıktan patlamak üzere bir şekilde ofladım.

Oflayışımı duymuş olacak ki sessiz bir gülüş dudaklarını kapladı ve kafasını çevirdi.

“Ne?” dedim ona dönerek.
“Ne oldu? Ortalığı karıştırabileceğin biri bulamadın mı?”
“Ne oldu? Kucağına alıp düzebileceğin biri bulamadın mı?”
 Keyifli hali birden öfkeliye dönüş yaptığında, gözlerinin kararışına bizzat tanık oldum. Bana “Gözlerin lens,” dedi.
“Ne?”
“Gözlerin,” dedi tekrardan, doldurduğu bardağı yudumlarken. “Lens. Allah bilir saçların da boyadır.”

Elim istemsizce saçlarıma gitti. “Miyop’um,” diye yalan attım. Aksi taktirde lenslerimi çıkarırsam beni disko topu niyetine tavana asabilirlerdi. “Saçlarım da doğal. Sarışın mıyım ki sahte diyorsun? Kendi rengi bu.”

“Neden sürekli insanlara açıklama yapma gereksiniminde bulunuyorsun?” Bunu beklemiyordum. Gözlerini kısarak bana bakmaya devam etti.

“Ç-çünkü yapım böyle.” Kahretsin. Kekelemiştim.

“Çok alıngan bir tipe benziyorsun zaten, başka ne beklenirdi ki?”

Gözlerimi başka tarafa çevirdim. Onunla konuşmayı deli gibi isterken, aynı zamanda da susmasını dilemek en büyük ironilerden biri değildi de neydi?
Daha fazla konuşmadık. Buğra gece yarısına biraz kala gelip koca bir bardak içkiyi kafasına dikmişti. Nisan’ın karışmamasını anlamıyordum, sanırım daha yeni bir araya geldikleri için böyle davranıyordu. Ancak sonra bir şey oldu.

Mine, sarhoş bir şekilde gelip o benim, dercesine hızla Pamir’in oturduğu koltukta üzerine oturup elbisesini açılmasını umursamadan saçlarından kavradı ve dudaklarıyla dudaklarını birleştirdi.
Bunu beklemiyordum.

Gökyüzü de bunu beklemiyordu ki, tırnaklarım avucumun içerisine girip kanımı akıtana kadar bekledi ve hemen ardından büyük bir şimşeğe ev sahipliği yaptı. İşte beni kontrol edebilmesi bu kadar kolaydı, sonra ben kontrolü kaybediyordum ve o sanki elinde benim uzaktan kumandamı tutuyordu.

Yorumlar

3. Bölüm

Yorum yapmak için giriş yapmalısın.