Serçeler Ağladığında
Serçeler Ağladığında
4. CEHENNEME YAĞAN KAR
742 16

DÖRDÜNCÜ BÖLÜM


“CEHENNEME YAĞAN KAR”

Ne var ki gözlerinde?

Pencerenin yansımasına baktığımda gördüğüm yalnızca kendi yüzümdü bir zamanlar. Bir yalancı, bir sahtekâr değildi; yalnızca 19 yaşında, hayatıyla boğuşan, sınavlardan yüksek notlar almaya çalışan ve yatağının altına sakladığı jelibon paketlerinin annesi tarafından bulunmasından korkan bir genç kız sadece.

Şimdilerdeyse yalnızca bir soytarı görüyorum.
 
“Masalardaki defterler, kitaplar, telefonlar kalksın. Yalnızca kalem ve silgilerinizi görmek istiyorum çocuklar!” diyen Matematik hocamızın sesi, beni henüz birinden uyanmışken bir diğer kâbusa dalmamı engelleyen şey oldu o sabah. Gözlerim kan çanağı tavanı izlerken çalan alarmın ardından kalkıp nasıl hazırlandığımı ve okula geldiğimi hatırlamıyordum bile, ya da ne zamandır başım sıraya yasladığım kollarıma gömülü bir şekilde gördüğümün değil de gerçek hayatın bir kâbus olmasını dilediğimi.

Sıradan günlerden biri.
 
Herhangi bir gün benim için.
 
Değil.

Ama zaten her şey, her zaman böyleydi. En son ne zaman gerçekten keyif alabileceğim bir şey yapmıştım? En son ne zaman iyi hissetmiştim yatağım ve odam dışında bir yerde? En son ne zaman günün bir an önce bitmesi yerine zamanın durmasını istemiştim?

Sürpriz matematik testini yirmi dakikada bitirip kağıdımı teslim ederek sınıftan çıktığımda zilin çalmasına henüz bir o kadar daha vardı. Koridor bomboştu, diğer herkes derste olduğu için ve sınıfta sınavlarını ilk bitiren daima ben olurdum. Ardımdan genelde—

“Hızlısın.”
 
Sınıf kapısı açıldığı gibi, kapının diğer ucunda olduğuma emin bir şekilde yüzüme bile bakmadan konuşan Gazel Hanvezir dikildiğim yerden sıçramama sebep oldu. Sınıfta olduğunu bile fark etmemiştim çünkü üzgünken kendimi bu kadar kaybediyordum işte, günün %95’ini ve bildiğim her şeyi —matematik hariç, belli ki— hafızamdan silerek yalnızca hüzün ve kederi hissetmeme izin veriyordum.

Ardımdan genelde Gazel çıkardı ama uzun bacakları sayesinde beni geçip kütüphaneye ya da hava almaya bahçeye çıkardı tek kelime etmeden, göz teması kurmadan, varlığımı yok sayarak.

Gündüz vakti çıplak gözle güneş tutulmasına şahit olmak zordur ama imkânsız değildir, nadiren gerçekleşir; Talya Vasilyev’in zayıf ve acınası hissettiği bir anına denk gelmek ise mümkün değildir. Ama Gazel, tanıştığımız ilk günden, en savunmasız anlarımdan birine şahitlik etmişti.

Bu konuyu açmayacağını düşünmek aptallık olurdu.

Ona bakamadım bile, doğrudan yürümeye başladım. Nereye mi gidiyordum? Hiçbir fikrim yoktu, belki bahçeye çıkardım. Yağmur yağdığı için kötü bir fikir olurdu. Kütüphane? Kantin? Kantin iyi bir fikirdi.

“Az önce duymazdan mı gelindim ben?”

Dudaklarımı birbirine bastırarak doğru düzgün nefes almaya çalışırken merdivenlerden iniyordum, Gazel koridorda kalmıştı. Evet öyle oldu fark etmediysen. Daha fazla konuşma bence benimle.

“Talya!” diye seslendi arkamdan, merdivenlerden inmeye başlamıştı. Basamakları ikişerli atlıyordu ve uzun bacakları sayesinde, ben kantin kapısından içeri girmeden bana yetişmiş olacaktı.

Vazgeçip aniden kantin kapısının önünde durduğumda, neredeyse bana çarpıyordu ki göğüslerimizin birbirine değmesine santimler kala kendini durdurabildi. Elma. Nasıl bir parfüm veya duş jeli kullanıyordu bilmiyordum ama eğer bir daha odasına girme şansım olursa, doğrudan banyosunu kullanacak ve markasını öğrenecektim.

Sakin ve meraklı bakışlarımı yüzüne kaldırdım, sanki onu iki kat peşimden kantine indirmemişim ve ani bir kararla durup onunla konuşmaya karar vermemişim gibi. Saf bir yüzüm vardı, etrafımdakilerin söylediğine göre; masum kartını çok iyi oynayabiliyordum. Belki de bu yüzden kapalı kapılar ardında fısır fısır konuşulan sırların çoğuna vakıftım. İnsanlar yanımdayken, bir başkası varken olacakları kadar dikkatli davranmıyorlardı; sanırım konuşamadığımdan bir tehlike arz etmediğimi düşünüyorlardı.

Telefonuma büyük harflerle yazdığım şeyi kaldırıp Gazel’e gösterdim. NE VAR?

“Çıkıştaki antrenman iptal,” diye mırıldandı kıstığı gözleriyle telefon ekranımı izlerken, sanırım büyük harflerle yazdığım için gıcık olmuştu. “Ödev için kalabiliriz kütüphanede.” Kafasını hafifçe eğerek bakışlarını yüzüme çevirdi, doğrudan gözlerimin içine baktı. Kesinlikle gıcık olmuştu. “İstemiyorsan, yer önerin vardır umarım.”

Kaşlarım havalandı. Normal başladığı bir cümleye kendi kendine triplenip, kapanışı da tavır değiştirerek mi yapmıştı o?

Telefonumu indirip cevabımı yazdım ve yeniden ekranı suratına uzattım. Telefonu o kadar dibine sokmuştum ki, ekran yüzüne çarpmadan hemen önce kafasını refleks olarak geri çekmek zorunda kalmıştı. BENİM MÜSAİT OLDUĞUMU NEREDEN ÇIKARDIN?

Çünkü kızlarla bowling’e gidip Mc Donalds yedikten sonra yoğurtlarımızı kapıp sinemada film izleyeceğiz tabii ki!

Kim bu kız arkadaşlarım? Tinkerbell’le Wendy mi?

“Şu caps lock’u kapatır mısın?” Gazel’in eli bileğimi kavradığı an dikkatim dağıldı, telefonu suratından çekmek için yapmıştı ama ani teması kolumu sertçe çekip geri çekilmeme sebep olduğunda ikimiz de şaşkındık. Ellerini kaldırdı. Ellerinde bile benleri vardı. “İncittim mi?”

Gözlerimi kırpıştırdım birkaç kez, ardından başımı iki yana salladım. Neden bu şekilde tepki verdiğimi bilmiyordum, uykusuzdum ve iyi hissetmiyordum ama bunu ona söyleyemezdim. Tek istediğim bir kupa kahve içinde kendimi boğmak ya da kıvrılıp uyuyabileceğim bir köşe bulmaktı ama bunu da ona söyleyemezdim.

Gazel dün akşam kardeşine karton aldıktan sonra beni eve bırakmıştı ve tüm yol boyunca onunla konuşmamak için uyuyor numarası yapmış, evin önüne geldiğimizde ise benimle konuşmasına fırsat vermeden kapıyı çarpıp çıkmıştım. Tek pişmanlığım, jelibon paketlerimi arabasında unutmuş olmamdı.

Hiçbir şey söylemeden döndüm ve kantine girdim. Bazen sadece konuşamadığım için değil, konuşabiliyor olsaydım da garip olduğumu düşünüyordum; ben gariptim, davranışlarım garipti. Verecek bir cevabım yok mu? Giderim. Verecek bir cevabım var ama fazlasıyla rezil mi? Giderim. Verecek bir cevabım var ama açıklaması uzun ve yazmaya mı üşeniyorum? Giderim. Her türlü, insanlar garip olduğumu düşünürler ve bir daha benimle iletişim kurmayı denemezler.

Ama Gazel Hanvezir bahsi geçen spesifik insan topluluğundan değildi sanırsam.

En azından, kantin görevlisinden kahve isteyeceğim sırada kolunu cam tezgâha yaslayıp cebinden bir miktar nakit çıkartarak “Abi bize iki sade kahve, kafeinsiz,” dediğinde, öyle olmadığını düşündüm. Görevli adam başını salladı, Gazel’in tam verdiği elliliği kasaya koydu ve espresso makinesine ilerledi.

Burnumdan nefes alıp verdim sesli bir şekilde, ardından kollarımı göğsümde birleştirdim ve ona bakmayı reddettim. Neden bana kahve alıyordu ki? Ayrıca neydi bu kafeinsiz kahve aşkı ondaki? Ona da mı kafein yasaktı?

“Çok huysuzsun,” diye mırıldandı cüzdanını cebine atarken. “Biraz neşelen. Güneş tepede, kağıdını erken verdiğine göre sınavın iyi geçti ve okulun yakışıklısı sana kahve ısmarlıyor. Somurtacak ne var?”

Görevli adam bana bakıp elindeki ısıtılmış süt şişesini işaret etti o sırada, iki parmağımla bir aralık gösterek gözlerimi kıstığımda gözleri buruştu ve gülerek önüne döndü. Gazel gözlerini kısmış yanıma düşen elimi izliyordu o sırada. Telefonumu çıkardım ve bir cevap yazdım ona, ardından yukarı tuttum okuması için. YAĞMUR YAĞIYOR. TÜM SORULARI SALLADIM. YAKIŞIKLILIK GÖRECELİDİR.

“Ben caps lock açık konuşsaydım seninle hoşuna gider miydi? Sadece bir soru,” dedi Gazel, tok bir sesle. Telefonumu indirdim. “Birincisi, yağmur yağıyor diye mutlu olan insanlar da var yani hava durumu insanları göreceli olarak etkiler. İkincisi, diğer tüm sınavlarda da erken çıkan bir öğrenci için notlarını fazla umursuyorsun derdim ama zaten hepsinden tam not alıyorsun. İlginç, değil mi? Ve son olarak üçüncüsü—“ Yüzünü buruşturdu, ağzı açık kalmıştı. Yakışıklılığına laf yok muydu? “Ne var biliyor musun? Bu konuyu tartışmayacağım bile.”

Ağzım kapalı bir şekilde, histerik bir gülüş yükseldi boğazımdan. Ardından ani bir farkındalıkla dönüp ona baktım, sınavlarımın nasıl geçtiğini nereden biliyordu? Okulun sistemine göre tüm sınav sonuçları ya online sistemde özel olarak öğrenciye gösterilirdi ya da rekabeti artırmak için girişlerdeki büyük panolara asılırdı. G ve T alfabetik sırada yeterince yakın değildi Gazel’in gözünün notlarıma çarpması için.

Gazel’in tek kaşı hafifçe aralandığında, elbette bunu da şakaya vuracağını biliyordum. Hafifçe güldüğünden gamzeleri belirmişti bile, selam çakıyorlardı bana. Gözleri kısıldı şüpheyle. “Gülebiliyorsun yani? Kalbimdeki tüm buzlar eridi şu an.”

Seslice nefes verdim gözlerimi devirirken. Gazel, adamın getirdiği kahvelerden sade olanı aldığında “Afiyet olsun,” diye mırıldandı, az önceki flört makinesi tamamen kaybolmuştu. “İlk 10’daki herkesin notlarına bakıyorum bu arada panodan, eğer merak ettiğin buysa.”

Peki kafeinsiz, az sütlü kahve? Laktozsuz? Okulda kafeinsiz kahve olduğunu biliyor olması bile şaşırtıcıydı. Benden başka sipariş edeni görmemiştim. Zaten kafeinsiz çeşidi okula geleli ne kadar zaman geçmişti ki?

Hemen önümdeki kahvemi alacaktım fakat zihnimin bir köşesinde beni rahatsız eden o sorunun cevabını merak ediyordum o an. Ona bakıyordum ve iki aydır aynı sınıfta olmamıza rağmen bir kez olsun göz göze gelmediğim o herkesin favorisini, popüler çocuğu görüyordum; ilk kez bir sınavdan ard arda çıkmıyorduk, ama ilk defa ardımdan çıktığında varlığımı kabul edip benimle konuşuyordu.

Telefonumu çıkardım ve ekranı görebileceği bir mesafede ona doğru tuttum. Neden benimle konuşuyorsun şu an?

Soruyu anlamamış gibiydi.

Birkaç saniye sonra kaşları hafifçe çatıldığında bakışları da yüzüme çevrilmişti ve o çikolata kahvelerin içindeki boşluğu tüm gerçekliğiyle görebiliyordum, Gazel Hanvezir’in gerçek renkleri kesinlikle bunlar değildi.

Ödev bir bahane değildi. Ya da öyleydi. Belki de bana yaklaşmasında bir çıkar vardı. Bilmiyordum. Bu okuldaki hiç kimseye güvenmiyordum. Biliyor olabilir miydi? İntikam mı istiyordu?

Elimdeki telefonum titrediğinde, ekranı önüme çevirdim ve ekrandaki mesajın üzerinde gezindi istemsizce gözlerim o an.
 
+905……..: Ne düşündüğünü biliyorum. İhtimaller sonsuz, değil mi prenses?
+905……..: A bir de, Hazar Kutlu ve Gazel Hanvezir’in aynı ortaokulda okuduklarını biliyor muydun bu arada?

Beni ayaklarımın üzerinde yüz seksen derece döndürüp terasa çıkartan gerginlik, karşımda benden bir cevap bekleyen ve ruh hâlimdeki bu yüz seksen derecelik değişimi fark eden Gazel Hanvezir’i de tamamen unutturdu. Şaşkınca etrafa bakıp birilerini görmeye çalışırken neredeyse teras girişinin pervazına takılıp düşüyordum ama tam vaktinde kapıya tutunduğum için kendimi trabzanlara atmayı ve buz gibi sonbahar havasını ciğerlerime çekerek biraz olsun bilincimi geri kazanmayı başarmıştım.

Hazar ve Gazel, ortaokuldan mı tanışıyorlardı öyleyse? Peki Tayga ve Lodos’la ilişkileri neydi? Gazel Hanvezir’le ne kadar yakındı ki Hazar? Daha önce o dördünü hiç yan yana görmemiştim, yalnızca üçlü takılıyorlardı.

Okuldan biri miydi peki bu mesajları atan? Okuldan biri olmalıydı. Kantinde miydi? Ama kantinde yere paspas atan görevli kadın ve tezgâh arkasında çalışan adamdan başka bir tek Gazel ve ben vardık, onun ellerinden biri de kahveyi tutuyor ve diğeri ise yanında öylece duruyordu mesajlar geldiğinde. O olamazdı. Gazel olamazdı. Olabilir miydi? Neden kendini ifşa etsindi ki?

Hazar ve Gazel gerçekten aynı ortaokula mı gitmişti?

Biri önüme bir karton kahve koydu o an. Köşede, yalnız başıma terasta dikiliyordum ve içeri giren kimsenin sesini duymamıştım. Ben uzanıp kahveyi alana kadar, kahveyi önüme koyan kişi teras kapısından çıkıp gitti; arkasından yalnızca üzerine tam oturan okul ceketinin sardığı geniş omuzlarını görebildim.

Gazel. Kahvemi getirmişti.

Kahveden bir yudum aldım. Okulun kahvesi evde yaptıklarım kadar iyi değildi ama o espresso makinesi kesinlikle iş görüyordu. Eski okulumda yalnızca otomatlardan kahve içebiliyordum çünkü kantin kahvesi ucuz otomat kahvesinden daha berbat oluyordu, eğer notlarım bu kadar yüksek olmasaydı nakilimi buraya asla aldıramazdım.

Safir Okulları, mezunlarının çoğunu yurt dışındaki prestijli okullara gönderiyor olmasıyla ünlüydü. Bu okulu bu kadar zor yapan yalnızca yıllık ücretleri değil, aynı zamanda notları yüksek bir ortalamaya sahip olmayan hiçbir öğrenciyi bünyesine almayışıydı. Sanki çalışan seçiyorlardı öğrencilerin portfolyolarından. Babamın buranın mezunu olduğunu duyduğumda nakil için beklemeden başvurmuştum, dikkatini çekebileceğim bir yöntem bulmak ilaç gibi gelmişti başta… Hey baba, ben de buradayım.

Ta ki, nakilim kabul olana dek. Babamın bana bağırdığı nadir anlardan biriydi çünkü genelde görmezden gelirdi. Çok ses çıkarmadığım için duymazdan gelmekten kurtarıyordum onu tabii. Kahvaltı yapıyorduk birlikte ve Görkem’in derslerinden konuşuyorlardı aslında, konuya nasıl gireceğimi bilmediğimden ama naklin onaylanması için veli imzası da gerektiğinden bir anda bombayı salıvermiştim ortaya.

“N-Naklim ona-nayla-la-la…landı.” Pek bir sorun teşkil etmiyordu aslında cümlenin ilk iki kelimesi. “S-safir O-Okulla-larına.”

Ücretler yüzünden sorun çıkardığına neredeyse emindim, ama öte yandan dedemin her toruna eğitim masraflarımız için açtığı ayrı hesaplar vardı ve son seneyi kendi başıma bile ödeyebilirdim. Öyleyse sorun neydi? Bunu kekeme olarak dile getirme gafletinde bulunmuş olmam mıydı? Babamın beni eksik bir birey olarak gördüğünü zaten biliyordum ama bana bu kadar tahammülsüz olduğundan henüz haberim yoktu o zamanlar. Bana inandığını düşünmüştüm, yapmadığımı bildiğini düşünmüştüm. Safir’e naklimi aldırmak bana yeni bir hayata başlamaktan çok onun izinden gitmenin ilk adımı gibi gelmişti.

Görkem babamın biricik oğluydu ama ben biricik kızı değildim. Bir utanç kaynağıydı. Bugün, yarın ve her zaman.

Amcamın oğlunun da burada okuyor olması da ayrı bir sorundu tabii. Hatta, babamın iş hayatında savaştığı ne kadar rakip varsa, hepsinin soyadlarını taşıyan çocukların bu okulda okuyor oluşu da kuşkusuz bir sorundu. Ve son kez, sorun, asıl sorun, benim konuşamıyor oluşumdu. Ve onların, ben bu okula adımımı attığım an bunu öğrenecek olmaları.

Hisseleri mi düşerdi şirketteki? İş arkadaşları toplantılarda canını mı sıkardı bu yüzden? Hangi akla mantığa sıkıyordu ki her niyeyse bu tavrı…

Argün Vasilyev’in kızı dilsiz, konuşamıyor. Engelli. Babam için, bir sır gibi saklaması gereken, utanç kaynağıydım. Bunu bana hatırlatmasına gerek yoktu, on dokuz yıllık sessiz ev hayatımda ve Görkem’e olan ilgisinin zerresinin bende olmayışıyla yeterince belli ediyordu zaten.

Yurtdışına açılan başarısıyla ekonomi dergilerine konu olan Vasilyev ailesinin başındaki iki erkek kardeşin, ki bu adamlar amcam ve babam oluyordu, anlaşmazlıkları dolayısıyla tüm işi ve malları ikiye bölüşmelerinin ardından babamın işleri kötüye gittikçe amcamın yükselişi ve nihayetinde babamın içine düştüğü kaçınılmaz derin depresyon… Kuzenimle arada sırada kaçınılmaz olarak denk geliyorduk sadece, amcam ise kibar bir adam olduğundan doğum günlerimde bana hâlâ çek yolluyordu. Yurtdışında okuyan bir kızı olduğunu biliyordum bir de, ama kız evlilik dışı bir ilişkiden olduğundan aileden kabul görmüyordu ve bu yüzden hiç tanışmamıştık bile.

“Nasıl oluyor da, Gazel Hanvezir sana kahve alıp ayağına kadar getiriyor ve sen, bu herifin sabah rutiniymiş gibi hiç şaşırmıyorsun?”

Terasta kimse yoktu, değil mi Talya? En azından ben, köşedeki yangın merdivenlerinden bir ses gelene kadar, öyle sanıyordum.

Ama oradaydı işte. Kumral saçlarının öndeki tutamlarını örmüş, ince parmaklarının arasında ucu kızıl filtreli bir sigara dalı tutan bir kız oturuyordu merdivenlerde. Ona döndüğümde sakince ayağa kalktı, üzerindeki okul eteğini belki biraz fazla kısaltmıştı ve koyu kırmızı bir kilotlu çorap üzerine dizlerine kadar çıkan bağcıklı botlarla kombinlemişti. Gözlerine çektiği eyeliner fazla kalın ve sanki herkesinkinden fazla siyahtı.

Elimdeki kahve bardağını sıktım. Bu kızı tanımıyordum, bu yüzden hareketlerini de kestiremiyordum.

“Konuşmadığını biliyorum, cevap vermeyeceğini de öyle,” diye devam etti yanıma gelip manzaraya sırtını dönerek kalçasını trabzanlara yaslarken ama sigarayı bırakmamıştı. “Ne düşündüğünü de biliyorum aslına bakarsan. Bu kız deli mi de burada sigara içiyor diye sorguluyorsun içinden ama sana bir sır vereyim; burada sigara içmek yasak değil. Tabii hocalardan ya da görevlilerden birine yakalanmadığın sürece. Ve özellikle ilk dersi asıp gelince zamanlama mükemmel oluyor.”

Haklı olabilirdi. Teras açık olduğundan sigara dumanı uçup gidiyordu nasıl olsa, içeride olduğu gibi duman alarmları da yoktu. Seni ispiyonlayacak biri olmadığı sürece, hele de yangın merdivenlerine çökmüşken…

Ardından sigara paketini çıkardı ve kapağını açıp bana uzattı.

Adını bile bilmiyordum ve elbette ki ikram ettiği sigaradan da almayacaktım, ama sırf babamın kulağına gitsin diye bir dal yakıp okul koridorlarında içesim gelmemiş değildi. Muhtemelen disiplin cezası yerdim ve bir disiplin cezası da karnemde pek hoş görünmezdi, en azından başvurmak istediğim okullar açısından.

“Anladım, almayacaksın,” diye mırıldandı kız, paketi cebine geri atarken. Kendi sigarasından son bir nefes çekti içine ve dalı trabzanlarda söndürüp köşedeki kapağı açık karton kahve bardağına attı. Tekte sokmuştu içine. “Adım Ukte bu arada. Boktan biliyorum, annemin sanatçı tripleri. Ukte olsun istemiş adım. Nasıl bir ukte kaldıysa artık içinde? Ha, nasıl? Espri. Gülmeliydin, bu arada, çok kabasın,” diye mırıldandı omuz silkerken. “Sen de Talya. Hilton’daki yemekte görmüştüm, tanışmamıza fırsat olmadan gittin ama.”

Ne?

O an ona, öyle karışık bir ifadeyle baktım ki, bütün mimikleri somurtmaktan ibaretmiş gibi görünen o kız güldü ve telefonunu çıkartıp birkaç fotoğraf gösterdi. “Aslında tanışıyor olmamız gerekirdi ama reddedilmiş çocuk olduğumdan bir türlü denk gelemedik. Imm, nasıl seslensem, kuzen?”

Akel Vasilyev’in kucağında kumral bir bebek. Akel Vasilyev’le kahvaltıda küçük bir kız. Akev Vasilyev’le yemekte, güzel genç bir kız. Amcam. Amcamın kızı.

Gözlerimi kırpıştırarak başımı kaldırdım ve ona baktım. Elimdeki kahve bardağını kenara bıraktığım gibi telefonumu çıkarmış ve notlar kısmını açmıştım.

Sen amcamın kızısın.

“Tam isabet,” diye mırıldandı Ukte, parmak şıklatıp beni işaret parmağıyla gösterirken. Ardından telefonunu cebine atıp yeniden trabzana yaslandı ve seslice nefes verdi.

Adını bilmediğim küçük kuzenim Ukte’nin annesi, amcamın bir dönem birlikte olduğu bir kadındı fakat hiç evlenmemişlerdi. Evlenmemelerinin sebebi, dedemin o kadını onaylamamasıydı fakat neredeyse herkes asıl sebebin büyük kuzenim, Tayga olduğunu biliyordu.

Onu bir keresinde okul çıkışı bahçede görmüştüm. Yanında bir arkadaşı vardı ve benimkine nazaran çok daha koyu olan mavilikleriyle etrafa can düşmanını görecekmişçesine bakıyordu. Odaklandığı bir nokta vardı ve aynı zamanda yoktu da. Okuldaki dokunulmazlardan biriydi, adı bile geçmezdi çoğu zaman bu yüzden varlığını unutmuştum bile. Belki konuşamayan bendim ama kuzenim Tayga benden daha sessizdi.

Amcamla babamın arasının iyi olduğu zamanlar bile, hatta küçüklüğümden beri o çocuktan uzak durmamın bir sebebi vardı.

“Yurtdışından döneli iki ay oldu. Annem evlilik hazırlığı yaparken yanında olmak isteyince benim sürgün kararı kalktı, sanırım dedelik sonunda biraz da olsa yumuşadı,” diye mırıldandı Ukte, başka bir sigara yakarken. “On sekizime giriyorum yakında, aileye kabul edileceğim sonunda. Dede efendimiz hazretleri paşamdan izin çıkmış.”

Neredeyse elimdeki telefonu trabzanlardan aşağı düşürecektim sözlerini idrak edişimle. Annesi, amcamla evleniyor muydu? Yıllar sonra, evlenebiliyorlar mıydı yani? Dudaklarımı birbirine bastırdım ve bakışlarımı kaçırdım o an, istemsizce keyiflenmiştim çünkü Tayga’nın keyfinin neden o kadar kaçık göründüğünü sonunda fark ediyordum.

Yani Ukte, beni Hilton’daki davette görmüştü; tam olarak Gazel’e sinirlenip annesi hakkındaki dedikoduyu aldığım davette. Bu da demek oluyordu ki amcam o gece o davete kolunda kızıyla gelmişti. Harika. Babamın bu evlilikten haberi olduğunda ne tarz bir tepki vereceğini kestiremiyordum ama içimdeki o küçük kız, bu haberi ona yetiştirdiğim için suratına yerleştireceği memnun tavrı görmek istiyordu o an.

“Eee?”

Ukte’nin muzip ses tonuyla yeniden ana döndüğümde, onun gibi bir kıza göre meraklı sayılabilecek bakışlarının üzerimde olduğunu fark ettim. Göz kırptı. “Hanvezir’le ne iş?”

Notlarımı açtım.

Neden merak ediyorsun?

“Babalarımız ortak, bu da onları otomatikman ailece davetli yapıyor Vasilyevlerin düzenleyeceği herhangi bir etkinliğe. Düğünde bir kavalyeye ihtiyacım olacak ve bu kavalyenin çok sevgili abim Tayga olmayacağını biliyorum, Gazel’e sormayı düşünüyordum.” Tırnaklarını kontrol etti. “Şu şeytani ikizleri biliyorsundur. Benimle fazla uğraşıyorlar. Büyük olanın Gazel’den hoşlandığını duydum, çocuğu koluma takarsam seslerini keser diye düşünmüştüm. Elbette bunu abiciğim de yapabilir ama biliyorsun…”

Tayga’nın üvey kardeşinden nefret ettiğini duymuştum ama Ukte’nin bu kadar farkında olduğunu bilmiyordum. Ne kadar sert ve yabani olursa olsun Tayga’nın, Ukte’ye kötü bir şey yapacağını zannetmiyordum ama tabii ki, nefret ettiği kadının babasıyla evleneceği törende kız kardeşinin koluna girmeyi kabul etmesini kimse beklemezdi.

Gazel’le ne yapıyorsan yap, beni ilgilendirmiyor.

Ukte, kaşlarını kaldırarak gülmek için kendini zor tutar gibi bir ifadeyle bir telefonumun ekranına, bir de bana baktı. “Emin misin güzelim? O çocuğun birine kalemini verdiği bile görülmemiştir, ayağına kadar kahve getiriyor bak.”

Daha düşünmeden kokusu gelen ihtimaller silsilesini kesip atmak istiyordum ama gerçekten kesip atabileceğim tek şey kafamdı ve kafam da, bu hayattan kurtulmak istiyorsam bana omuzlarımın üzerinde lazımdı.

“Her neyse, geçen gün çıkışta gördüm seni ve peşinden koştum ama kalabalıkta kaybettim. Babam seninle konuşmak istiyor, bir ara ofise uğrar mısın?” Ukte bitirdiği diğer bir dalı da söndürüp köşedeki kahve bardağının içine attıktan sonra bardağı da aldıktan sonra doğruldu. Teneffüs zili çalıyordu. “Bu arada, Hanvezir konusu kapandı sanıyorsan yanılıyorsun. Bir ara benimle bir şeyler içmek zorundasın. Buralarda çok yalnızım. Telefon numaramı vereyim mi yoksa Instagram’dan mı ekleşmek istersin?”

Birkaç saniye boyunca suratına baktım, öylece. Dışarıdan kaba olarak adlandırılabilecek bir ifadeyle. Aslında içimde çok büyük bir karmaşa hâkimdi çünkü gösterdiğim sıfır efora rağmen biri benimle takılmak istiyordu, üstelik aileden sayılırdı ve çok sevdiğim amcamın kızıydı.

Sanki biri yalnızlığım ve güvensizliğime acıyıp senaryoya benim için bir arkadaş eklemiş gibiydi.

Rehberimi açıp telefonumu ona uzatırken şüpheci bakışlarımı kontrol edemiyordum, bu yüzden nefret ediyordum kendimden. Bu yaşıma kadar bildiğim tek arkadaşlık ilişkisi, çıkarlar üzerine kurulu olandı çünkü karşı tarafın her zaman benden alacağı tonla şey vardı. Almaktan çekinmemişlerdi de. Almışlar ve almışlardı.

Belki benim verecek bir şeyim kalmadığından, belki de artık vermek istemediğimden bana kalanları; terk edilmek öylece, çok da şaşırtmamıştı beni. Çok da yıkmamıştı. Çok da dokunmamıştı kanıma. Belki başından inanmamıştım zaten hiçbir arkadaşlığa.

Ukte Vasilyev’in benden alabileceği tek şey arkadaşlığa dair kaybolmuş inancımdı.

O teneffüs, Ukte yanımdan ayrıldıktan sonra kendimi tuvalet kabinlerinden birine kilitledim ve telefonu artık rehberimde olduğundan, Instagram’ın önerilerden önüme çıkardığı hesabını gezindim bir süre. Ukte belli bir yaşa kadar İtalya’da okumuştu ama lisenin ilk iki yılını Rusya’da geçirmişti. Muhtemelen amcam ona Rusça öğrenmeyi zorunlu kılmıştı çünkü Ukte’nin dedemin gözüne bu şekilde girebilmesi daha kolaydı. Annesinin inanılmaz güzellikte tabloları olmasına rağmen Ukte resimle ilgilenmiyordu, daha çok elektro gitarı ve rock konserleriyle özel bir ilişkisi varmış gibi görünüyordu.

Sayfayı yenilediğim an sen de onu takip et butonu çıktı önüme. Üzerimde gözler varmış gibi gerilip telefonu cebimin derinliklerine sıkıştırdım ve ellerimi yıkamak için kabinden çıktım o an, ama sınıf yolunda koridorda yürüyorken hesabını geri takip ettim.

-Önerilenler- · Gazel Hanvezir · Esme Korutürk · Tayga Vasilyev · Sare Salman · -daha fazlasını gör-

O an, önüme çıkan önerilen profillere bakarken gözlerimi kısmış ve muhtemel bir dedektifçiliğe soyunmak üzereydim ki koridorda bir anda telefonum elimden alındığında şaşkınlıkla adımlarımı durdurdum, neredeyse tökezlemiştim.

“Bu kız kim?” diye sordu Gazel, önüme geçip bariz bir şekilde telefonumu karıştırırken. “Her neyse, telefon numaramı kaydediyorum rehberine çünkü sana ulaşmanın başka bir yolu yok,” diye söylendi ardından ve muhtemelen rehberime girdi. “Konuşmak istemiyorsan anlarım ama ödev için ikimizin de müsait olduğu bir zaman belirlememiz gerekecek. Ödev partnerim. Ödevimiz var. Ödev—“

“Ya!” diye bir ses çıkardım koridordaki sesi bir bıçak gibi kesen, öfkeden telefonuma uzandığım an elini daha da yukarı kaldırdı; kendi telefonunu çıkartıp numarasını çaldırırken bir de zıplayarak hüsranla sonuçlanacağını bildiğim bir savaşa girişmek istemiyordum. Üstelik, etraftaki bakışlardan rahatsız olmakla meşguldüm. Gazel her ne kadar refleksle kolunu daha da kaldırsa da şaşkın bakışlarını yüzümden çekemiyordu herkes gibi.

Fısıltılar yükselirken, ateş de tüm vücudumu ele geçirdi ve gözlerim yanmaya başladı.

İşi bittiğinde dikkati yeniden üzerime çevrildi, başını hafifçe yana yatırarak baktı yüzüme. Senden nefret ediyorum, diyerek oynattım ağzımı, anlayabilsin diye yavaşça hecelemiştim. Gözlerini devirerek silikçe güldü ve telefonumu uzattı. “Çıkışta otoparka gel,” dedi fazlasıyla yakınken, bakışlarını kaldırıp yüzüme baktığında ne yaptığını çok iyi biliyordu. “Beş dakika beklerim. Gelmezsen basıp gideceğim. Bu haftaki son müsait vaktim,” diye devam etti. “Yanlış anlamıyorsun değil mi? Ödev için.”

Son cümleyi o kadar kısık bir sesle söylemişti ki, önceki laflarını herkesin naklen dinliyor olmasına rağmen kimsenin duymasına imkân yoktu. İnsanların kafasına bambaşka düşünceler ekiyordu.

Burnumdan soludum. Kulaklarından duman çıkan bir boğa gibiydim o an, her an pasif agresifliğim ortaya çıkabilirdi ve çok aptalca bir hareket yapabilirdim ama yapmayacaktım. Muhtemelen benden beklediği de tam olarak buydu, değil mi? Hangi lafım için yapıyordu bunu, kütüphanede çalışmayı birlikte görünmek istemediğim için reddettiğimden mi yoksa dün akşam arabasından öyle çıkarak sinirlerini bozduğumdan mı? Belki de sabah görmezden geldiğimden. Terslediğimden. Emin değildim.

Telefonum hâlâ elindeyken mesaj bildirimi geldiğinde ikimizin de bakışları ekrana kaydı. “Senin kızdan mesaj gelmiş,” diye mırıldandı Gazel, ardından kaşları çatıldı. “Ukte mi?” Gözleri kısıldı. “Şimdi hatırladım—“

Telefonumu elinden öyle sertçe aldım ki avucumda sıkarken kendimi yaralayacaktım. Sınıfı es geçtim, doğruca koridorun sonundaki tuvaletlere yürüdüm insanların bakışları üzerimdeyken. Fısıltılar sanki birer tıslamaydı o an kulaklarıma dolan ve beni pısırıklaştıran, minik yılanlar olup ayaklarımdan yukarı bacaklarıma dolanarak yürümemi zorlaştırıyor ve morarmamı sağlıyordu utançla; ne zaman gerilsem, biri gözlerimin içine bakarak yüksek sesle konuşsa bile, sanki bambaşka bir dil konuşuyormuş gibi anlamazdım tek kelime. Duymak istediğimi duyardım ve işte o zaman, kafamın içindeki küçük kurtçuklar uyanırdı.

Ufak, zararsız gibi görünen oyunlar oynar; küçük intikamlar alır insanlar. Bedelleri ağır olur. Çünkü ne kadar karşındakine değmezmiş gibi görünse de bıçağın ucu, içeride nereleri deştiğini bilemezsin.

Kabinde birkaç dakika kendimi sakinleştirdikten sonra sonra yüzümü ıslatmak için lavabonun başına geçtiğimde, hemen yanımda, kollarını göğsünde birleştirmiş bir şekilde aynadan beni izleyen kızın farkındaydım. Yalnızca görmezden gelmeyi seçiyordum.

“Asla akıllanmayacaksın değil mi?” diye sordu Merve, insanların ona seslenmesini istediği takma adıyla Meri. Çoğu kişi ikisini birbirine karıştırırdı ama ben aralarındaki ufak farkları çok iyi biliyordum.

Sarışın, oldukça tatlı görünen tek yumurta ikizleri, Esme ve Meri. Ortalığı nasıl birbirine kattıklarını anne babaları duysa, muhtemelen kendi çocukları demez rehabilitasyon merkezine kapatırlar ve endişe ettikleri aile mirası için acilen başka bir çocuk yaparlardı. Tabii, unutmuşum, denemişlerdi; kıskanç ikizler kendi annelerini zehirleyip karnındaki bebeği öldürmüştü ve neredeyse annelerinin hayatına da mâl oluyorlardı, ama bu bir sır, değil mi?

Üçümüz arasında.

Her ne kadar onlar, kendileriyle mezara gidecek sansalar da.

Ders başladığından tuvalet boştu. İçeri girdiğimi görmüş ve kabinden çıkana dek beklemişti beni. Peki neden? Elimi uzatınca bir miktar çekilen kağıt havluyu alıp yüzümü ve ellerimi kuruladıktan sonra çöpe attım. Eğer duymazsam ve çekip gidersem, bana dokunamazdı. Ama bu okuldaki öğrencilerin hepsi birer küçük şeytandı ve hepsi dokunmadan öldürmekle ünlüydü, değil mi?

Tam kapıya yönelmiştim ki, büyük ve gürültülü bir adımla önüme geçti ve doğrudan gözlerimin içine baktı nefretle. “Hazar, Gazel… Daha kaç çocuğun tekmeyi basmasını izleyeceğiz kıçına? Beceriksiz baban toplantılarda anne babalarımızın bir taraflarını yalarken sen de oğullarına mı kancayı takmaya çalışıyorsun böyle?” Hafifçe eğdi başını yana, mekanik bir hareketle. “Biri olmazsa, öteki… İlla ki biri, küçük rus kızına tav olur. Öyle mi?”

Hiçbir şey yapmadım. Ne tarafa kayarsam kayayım çıkmak için, önüme geçeceğini biliyordum ve Meri benden hem daha uzun hem de daha cüsseli bir kızdı. Ve kelimeleri acıtmıştı. Acıtıyordu. Kim ne söyleyecek olursa olsun Hazar’la ilgili, sanki hep acıtacaktı. Çünkü her seferinde beni değersiz hissettiren zaten kendisiydi, şimdi başkalarının lafları onun hareketleri kadar dokunmasa da açılmış yaraya basılan tuzun sızlatmadığını kim söyleyebilirdi?

“Cevap veremiyordun değil mi sen,” diye söylendi beni aşağı gördüğünü hissettiren bir ses tonuyla, histerik bir şekilde gülerken. Cık cık’ladı. “Doğru. Unutmuşum. Dilin yoktu konuşmaya. Gerçi olsaydı da çok bir şey söyleyebileceğini sanmıyorum.”

Gülümsedim. Babamın, muhtemelen toplantılarda gerçekten birilerini alttan aldığı doğru olabilir miydi? Evet, çünkü iflasın eşiğindeydik. Ama ben kimseye kancayı falan takmaya çalışmıyordum; muhtemelen, sadece, Meri’nin egosu incinmişti. Ukte’nin bahsettiği üzere, Meri’nin Gazel’e olan ilgisinden haberdar olmayan yoktu. Esme’nin de Hazar’a.

Benim merak ettiğim, Hazar’dan nasıl haberinin olduğuydu. Çünkü beni bir kez olsun dışarıya çıkarmamış bir çocuktu Hazar, her zaman onun evinde buluşurduk. Dondurma yediğimiz ilk gün hariç ama gecenin o geç saatinde de mahallede kimse yoktu.

“Delirdin mi kızım? Niye gülümsüyorsun?” diye sordu Meri, onun yüzü düşerken benim enerjim yükselmişti. İyi bir günde, yeterince güçlü hissedersem mesela, iki üç kelimeyi sorunsuz çıkarabiliyordum ağzımdan; ya riski alıp üzerine gidecektim ya da burada deli gibi gülerek çekip gitmesini bekleyecektim.

Ortaokul son sınıfı hatırladım. Kekeme olduğum için tüm okul benimle dalga geçiyor ve üzerime gidiyordu, o zamanlar sürekli deniyordum konuşmayı çünkü öğretmenler beni cesaretlendiriyordu ama kapalı kapılar ardında yalnızca mizah ve dedikodu malzemesi ediliyordum o küçük şeytanlar için. Biri de Meri’ydi, ben voleybol takım kaptanlığına oynarken sırf kız kardeşi Esme takıma girebilsin diye ayağımı sakatlamama sebep olmuş ve beni takımdan attırmıştı. Çürük bir daldım ona göre, öylece kırıp atabildiği.

Karne gününü hatırladım. Okul müdürünün ricasıyla, annemin beni dönemi kapayan konuşmayı yapacak öğrenci olmam için zorlayışını ve babamın gözlerindeki acaba parıltısını. Bütün karne törenlerinden tek başıma dönerken ben eve, Görkem’in en ufak etkinliklerine bile hep birlikte katıldığımızdan; ortaokul mezuniyetinde eğer yapabilirsem o konuşmayı, belki artık çirkin ördek yavrusu muamelesi görmezdim evde.

Ufak bir cesaret kırıntısıyla başladığım ve oldukça iyi giden konuşmanın sonunda kürsüden inişim öyle travmatik olmuştu ki, tek bir kelime dahi olsa çıkarmayı reddetmiştim o günden beri ağzımdan.

“Çekil,” dedim çenemi kaldırıp Meri’nin üzerine giderken. Psikolojik açıklamalarla dolu bir kitapta okumuştum, kendimi olduğumdan nasıl daha büyük ve güçlü gösterebileceğimi biliyordum. Birkaç saniyeliğine de olsa cesur numarası yaparak kendi zihnimi bile nasıl kandırabileceğimi. “Önümden,” diye fısıldadım nihayetinde, Meri’nin gözbebeklerinin şaşkınlıkla büyüyüşüne yakından şahit olurken. Ardından çekildim ve kapıyı açıp arkamdan çarparak çıktım koridora.

Kolay gibi görünüyordu oradan, değil mi? İki kelime. Ömrümden ömür götürdüğünü bilmeyen insanlar duysa, yalnızca Meri değil, muhtemelen bunca zaman şımarıklıktan konuşmadığımı ve hatta tüm okulu oyuna getirdiğimi söyleyebilirlerdi; onların gözünde ben defolu ürün etiketi yemiş bir zavallıydım ama aynı zamanda kendilerinden farklı muamele gördüğümü de düşünüyorlardı ne de olsa.

Hiçbir şey bilmiyorlardı.

Sınıfa dönmek yerine, koşarak merdivenlerden aşağı inmeye başladığımda gözlerimden yaşlar süzülüyordu ve muhtemelen kan çanağına dönmüşlerdi. Bir kitapta okumuştum, gözyaşlarını saklamanın en iyi yolu ıslanmaktı; kendi duş kabinimde suyla boğamadığım zamanlarda kendimi, ya lavaboda defalarca kez soğuk suyla ıslatırdım yüzümü ya da yağmurun altında acının izlerinin silinmesini beklerdim usulca bu yüzden.

Çocukluğumdan beri.

O yüzden yağmur yağsındı.

Zilin çalmasına on dakika kala dersi bölerek sınıfa girdiğimde, matematik hocası dâhil hiç kimse tek kelime etmedi fakat bazen bakışlar, kelimelerden daha çok iş görürdü; kelimelerin silahların şarjörüne mermi diye teker teker yerleştirildiği bir dünyada yaşıyorduk ne de olsa. Neden ıslandığım belliydi, yağmurun altında kalmıştım işte.

Gazel’in bakışlarını üzerimde hissediyordum ama gözlerimi pencereden çekmiyordum. Geriye yaslanmış, ıslak saçlarımı kulaklarımın arkasına sıkıştırmış, arka planda hocanın ders anlatışıyla birlikte pencereye vuran yağmuru izliyordum sadece.

Ardından telefonumun titreyişiyle dikkatim dağıldı.

Yakışıklı: Hasta olacaksın.

Rehberime kendini kaydetmek için daha yaratıcı bir isim bulamamıştı değil mi? Başımı kaldırıp da ona bakmadım, telefonumdaki mesajı okuduğum gibi pozisyonuma geri döndüm o an hiçbir şey değişmemiş gibi. Hasta olmayacaktım ama olsaydım da bu konu onu nasıl ilgilendiriyordu çözebilmiş değildim.

Birkaç saniye sonra bir silüetin yaklaştığını ve bu silüetin hocaya ait olamayacak kadar cüsseli olduğunu fark ettiğimde dikkatim yeniden dağıldı ve başımı silüete doğru çevirdim; aynı anda üzerime bir sweatshirt atıldı, öyle ki kumaşı tüm yüzümü kapladı ve beni birkaç saniyeliğine karanlıkta bıraktı. Kimin fırlattığını görememiştim ama ciğerlerimi dolduran parfümünden kime ait olduğunu anlamak hiç de zor olmamıştı.

Neden hiç de zor olmamıştı ki?

Harika.

Seslice soluyarak sweatshirt’ü masanın üzerine attım ve bilmiş bir tavırla yerine oturan Gazel’e baktım öfkeyle. Matematik hocası hiçbir şey olmamış gibi problemin çözümünü sınıfa anlatmaya devam ederken, en önde oturan ve kıyamet de kopsa dersi dinleyip not alacak o inek takımı bile yüz seksen derece dönmüş beni izliyordu. Gazel ise hiçbir şey olmamış gibi arkasına yaslanmış, parmaklarının arasında kalemini çeviriyor ve hocayı dinliyordu.

Yanaklarım kıpkırmızı olmuştu. Sinirden mi yoksa utançtan mı bilmiyordum. Neden bu kadar çok dikkat çekecek şeyler yapıyordu insanların içinde?

Ya da yaptığı her şey mi dikkat çekiciydi?

Hayır, gözler sürekli üstünde olduğundandı. Popüler çocuğa yaklaşırsan insanların yemek sofralarına meze olursun. Sana ne yaptığı önemli değil, aranız bozulduğu an herkesin arası seninle de bozulur. Sen haksızsın.

Telefonum yeniden titrediğinde Gazel’in ensesini delercesine attığım öfke dolu alev alev bakışlarımı ekranıma çevirdim birkaç saniyeliğine.

Yakışıklı: Hasta olursan ödevi vaktinde bitiremeyiz.

Dönüp bana bir bakış attığında kahverengi gözler önce önümdeki sweatshirt’e, ardından yüzüme çevrildi. Hafifçe aralanan dudaklarından bıkkın bir nefesin kurtulduğunu hissettim, kaşlarımı çatmaktan başım ağrıyordu artık. Gazel önüne döndü yeniden.

Yakışıklı: Üstün ıslak. Çıkar. Sweati giy. Çok basit.

Başımı ekrandan kaldırdığım gibi Gazel’le yeniden göz göze geldim. Sık koyu renk kirpiklerinin arasından emir verir bir ifadeyle bakan gözleriyle masamın üzerine attığım sweatshirt’ünü gösterdi bu sefer, giymemi istiyordu. Mekanik bir hareketle başımı yaklaşık on beş derece eğerek samimiyetsiz bir şekilde gülümsediğimde, ne yapacağımın merakıyla karardı surat ifadesi; yüzü düştü ve kaşlarını çattı. Ben ise çok beklersin dercesine burun kırıştırıp başımı salladım. Cevap olarak, sırıttı. Sırıttı ve göz kırptı.

Ne?

“Ay yok artık!”

Matematik hocası elindeki kalemin kapağını düşürdü o an, hepimiz az önce kendi kendine konuşan ve sesli düşündüğünün çok sonradan farkına varan kıza döndük; tam olarak çaprazımda oturuyordu ve kocaman açtığı gözleriyle etrafa şaşkın bakışlar atarken, muhtemelen yanlış bir şey daha söylememek için eliyle ağzını kapatmıştı. Gözlerini Gazel’le aramda gezdirdi kendine engel olamıyormuş gibi, Gazel’in yaratmaya çalıştığı algı işe yarıyor gibi görünüyordu.

“Bizimle paylaşmak istediğin bir şey var mı Didem?” diye sordu matematik hocamız, nihayetinde daha fazla görmezden gelemeyerek öğrencilerinin dağılmış dikkatini. Eğilip kaleminin kapağını aldı ve masasının üzerine bıraktı. Gazel’i dersten kov. Gazel’i kov.

“Affedersiniz hocam,” dedi iki aydır aynı sınıfta okumamıza rağmen adını henüz öğrendiğim gözlüklü kız, Didem. “Sesli düşünüyordum.”

Ben kekelemeden, sesli konuşamıyorken bile insanların sesli düşünebilmesi sinirlerimi bozmuyor değildi.

Yakışıklı: Giy.

Talya: Yok.

Onunla daha fazla uğraşmak istemediğim için telefonumu rahatsız etme moduna aldım ve masanın üzerindeki sweatshirt’ünü kolumla ittirerek yere attım. Ardından başımı sıraya gömdüm ve gözlerimi kapattım.

Bir hafta önce, benimle konuşmuyordu bile. Aynı sınıftaydık ve bir kez olsun göz göze geldiğimizi bile hatırlamıyordum. Benimle canı sıkıldığından uğraşıyordu. Nihayetinde sinirlenip kendimi bahçeye atmamın sebebi de en başta o değil miydi? Şimdi üşütmemi önemsiyormuş gibi davranması komikti, hele de başlatmak üzere olduğu dedikoduların bırakacağı hasarın basit bir soğuk algınlığıyla cebelleşmekten çok daha büyük olacağını bile bile.

Zilin çaldığını duydum fakat yerimden kımıldamadım bile.

“Pekâlâ, güzellik… Ceketin ve saçların neden ıslak ve ayrıca neden yerde bir erkek sweatshirt’ü var?” Birisi masamın başında dikiliyordu. “Hangi yakışıklı soyundu? Ve nerede, tam olarak, lokasyon?”

Gözlerimi ovalayarak kaldırdım başımı sıradan. Bir kez daha yakışıklı kelimesine maruz kalırsam çığlık atacaktım. Ukte başımda dikiliyordu, kalçasını öndeki masaya yaslamıştı ve bir lolipopu çiğnercesine emiyordu dişlerinin arasında. “Sınıfını bulmak hiç kolay olmadı, neredeyse ikizler tarafından günün ikinci zorbalanmasını yaşıyordum. Günde kaç kişiyi zorbalıyorlardır dersin? Kronik zorba oldukları konusunda teorilerim var. Başka bir iletişim araçları yokmuş gibi. Çok yalnız kalırlarsa birbirlerini de zorbalıyorlar mıdır sence?”

Bir de bana sor, diye düşündüm içimden, su içmek için çantama uzanırken. Ukte muhtemelen okulda yalnızdı ve artık birbirimizi tanıdığımızdan ve kuzen olduğumuzdan, benimle konuşmak istiyordu ama pek de konuşkan biri olmadığımı biliyordu, belki de seçimlerini gözden geçirmeliydi. Bazen telefonuma cevap yazıp göstermeye bile üşeniyordum.

“Çıkışta benimle bir yere gelir misin?” diye sordu ben şişeden birkaç yudum içerken. “Yalnız olmaktan nefret ediyorum. Senden başka tanıdığım kimse yok. Bir şeyler içip film izleyebiliriz.”

Muhtemelen beni evine davet ediyor, diye düşündüm istemsizce, bu yüzden onaylarcasına salladım başımı. Gazel’in otoparkta buluşmak adına benden onay almadan yaptığı planı kafamın içinde duymazdan gelmek zordu ama nasıl olsa gitmediğim takdirde beş dakika içinde gazlayacağını biliyordum ve eminim ki bu onu fazla sinirlendirmeyecekti.

Ödev yapmak için daha sonra bol bol vaktimiz olurdu, şimdilik kafamı günün stresinden uzaklaştırmak için sürpriz yumurtadan çıkan kuzenimle takılmak çok daha iyi bir seçenekmiş gibi görünüyordu.

“Süper,” diye yanıtladı Ukte beni, ders zili çalarken. Cebinden başka bir şeker çıkardı ve bana uzattı. “Öğlen de birlikte yiyelim. Kuzey kanadındaki yemekhaneye gidelim mi? Orada çalışan şeflerin daha iyi yemek yaptığını duydum ve vegan seçenekleri de var. Çıkışta otoparkta buluşuruz!”

Ukte belki de dünyanın en yalnız ama bundan asla gocunmayan insanıydı. Yurtdışındaki hayatından ya da buraya geldiğinde yaptıklarından bahsederken bazı insanların ismi geçiyordu elbette ama cümlesi bitene dek hiçbiriyle arkadaş olmadığını veya bir yakınlık kurmadığını belirtecek bir şey söylüyordu. Vegandı, bu yüzden kuzey kanadında yemeyi özellikle rica etmişti.

Öğle yemeğinde sınıfından tanıdık yüzlerin yanına oturup sohbetlerine katıldığını, daha sonra sigara içmek için yanlarından her zaman erken ayrıldığını ve masadan kalktığı an kimlerin nasıl dedikodusunu döndürdüğünü anlattı. Evlilik dışı bir beraberlikten doğduğu yetmiyormuş gibi bir de Akel Vasilyev’in kızıydı ve okulda yüzüne bile bakmayan popüler bir abisi vardı, kendi kelimeleriyle, yani elbette ki geldiği günden itibaren tuvaletlerde dönen dedikoduların ana malzemesi olacaktı.

“Okuldaki en popüler üç konudan ikisi biz olabiliriz, sen ve ben, üçüncü konu ise toplam üç kişi,” demişti taramalı tüfek gibi konuştuğu sırada. Gerçi Ukte bir kere konuşmaya başladığında, asla susmuyordu. Söylediği her şeyi yakalayabilmek için anlattıkları hakkında düşünme işini rafa kaldırmıştım çoktan. “Hâlâ anlayabilmiş değilim ama şu ikizlerin derdini. Soyadımı mı kıskanıyorsun yoksa varlığımı reddeden abimi mi?..”

Yıllar içerisinde, insanların birbirine bulaşmak için elle tutulur bir nedene ihtiyaç duymadığını zor yollardan öğrenmiş biri olarak, Ukte’ye hiçbir boktan haberin yok Jon Snow bakışımı atmamak için kendimi zor tutmuştum. Okulla mı ilgiliydi yoksa mezunların yeni gelenlere bıraktığı miras mıydı bilinmez, bu dört duvar arasında bir sır tutuyorsan ya da bir konuyu herkese açık biri şekilde temize çekmediysen; etiketleniyordun.

Gazel’i öğle arası boyunca görmedim. Öğleden sonraki beden eğitimi derslerinde ise hoca bizi herhangi bir spor aktivitesi yapmamız üzere kapalı salonda yalnız bıraktığında, soyunma odalarına giden koridordaki yangın merdivenlerine oturarak telefonuma indirdiğim kitabı okudum her zamanki gibi.

Okul çıkışı Ukte, söylediği gibi beni otoparkta bekliyordu. “Çantana astığın sınıfında yerde duran sweatshirt değil mi? Erkek sweatshirt’ü?”

Öyleydi. Son dakika, ne olursa olsun beni düşünerek bana sweatshirt’ünü verdiği için bir enayi gibi minnettar hissederek attığım yerden almış ve silkeleyerek çantama asmıştım.

Ukte’nin arabası elbette ki bir Mini Cooper’dı. Üstü açılan versiyonundan, yeşil, son model. Ön koltuğa binip emniyet kemerimi bağladığımda, ona sweatshirt’ün bir erkeğe ait olduğunu nasıl anladığını sormak istiyordum ama kafamın içinde annemin lafları dönüyordu. İnsanlarla sohbet etmek istiyorsan yarım bıraktığın tedavine devam edip kekemeliğini yenmelisin, Talya. Kimse sürekli senin telefonuna yazmanı beklemek ya da okumak zorunda değil.

Annemin haberinin olmadığı son seanslardan birinde psikiyatristle kavga ettiğim yetmezmiş gibi, panik atak geçirdiğimden beyin emaarı da çekilemiyordum bir türlü ve en son yeni okul stresi de üzerine eklendiğinden vazgeçmiştim. Beynin seni korumak için anıları engelliyor, demişti doktor. Bir tedavi yönteminden bahsetmişti. Kabul etmiştim. Bu kadar acılı olacağını ve mental açıdan yoracağını bilmiyordum. Kaçmak için yeterli bir sebepti. Korkak Talya.

Ama dedemi hayal kırıklığına uğratmayacaktım.

“…bir ara denemelisin,” dedi Ukte en son, yarım kulak dinliyordum onu. Instagram hesabımdaki fotoğraflara bakmış ve çalışmalarımı görmüştü. Annesi bir artistti ve kendisinin de ilgisi olduğu belliydi ama başka alanlara yönelmeyi tercih ediyordu.

Ukte, susmayan bir tipti. Bu kadarını anlamıştım. Akel amcam gibi sessiz ve otoriter bir adamdan, Ukte gibi cıvıl cıvıl bir kız nasıl çıkmıştı? Bunun tek açıklaması, annesi olabilirdi. Her kelimesinde annesiyle olan ilişkisinin ne kadar yakın var arkadaş gibi olduğunu bağırıyordu resmen suratıma, ama alınma yaşını geçeli biraz oluyordu ve nihayetinde Ukte’nin niyeti de kötü değildi zaten.

“Geldik.”

Biliyordum. Son birkaç dakikadır uzaktan, güvenlik kapısının önüne yaklaştığımız üç katlı büyük villayı izliyordum; şehir merkezine kırk dakikalık mesafedeki, büyük bahçeli bir ev. Burayı biliyordum. Burası Ukte’nin evi falan değildi. Burası…

“Ukte Hanım?”

Ukte seslice bıkkın bir nefes vererek camını sonuna kadar indirdi, emniyet kemerini çıkardı ve bir kolunu dışarı çıkarıp asılarak kornaya bastı. “Dedemi mi aramam gerekiyor illa?!”

Aynı pozisyonda bekledi, güvenlik görevlisi aracın içine bakarken gözleri üzerime çevrildiğinde gerilen suratı ve sessizleşen ifadesiyle önüne dönmüştü. Birkaç saniye sonra demir kapı otomatik olarak açılmaya başladığında Ukte camı kapattı ve koltuğuna geri yerleşti. Bana muzip bir bakış atarak göz kırpmıştı. “Her zaman işe yarar.”

Ukte siyah bir Porsche’un yanına park ettiğinde “Hadi, baskına geldik,” dedikten sonra hızla emniyet kemerini çıkardı ve ben daha sözlerini idrak edememişken kendini dışarı attı. Ne?

“Darbemde yanımda olduğun için teşekkürler, ipleri kadınların eline almasının vakti geldi. Yani, en azından bir ucundan tutmasının. Tamamının erkeklerde olması pek hoş değil, anlatabiliyor muyum?” Ne ara yanıma gelip koluma girmişti, hiçbir fikrim yoktu ama ön kapının basamaklarını çıkıyorduk. “Bir Vasilyev’den daha iyi ne var? İki Vasilyev. Üç Vasilyev de olabilirdik tabii ama beyefendi biraz cinsiyetçi.”

Ukte’nin kolundan çıktım ve telefonumu çıkartıp notlar kısmına girdim. Beni neden buraya getirdin?

“Neyden bahsediyorsun? Burası senin de evin,” dedi Ukte elini omzuma koyarken. “Senin… Benim,” diye ekledi ardından ve başıyla kapıyı gösterdi. “Onların…” Onlar? “Kama evine hoş geldin.”

Ve kapı açıldı.
 
Zile basmamıştık bile.

“Ne işin var senin burada?”

Gülmemek için ellerimi yüzüme kapatıp, kapıya sırtımı dönerken aslında çizmek istediğim imaj kesinlikle bu durumdan keyif alan biri değildi; ama karşı karşıya gelmemek için köşe bucak kaçtığım ve yolumu değiştirdiğim zorbalardan birinin ininin kapısında bulmak kendimi, yıllar sonra, belki de reflekslerim kafayı yemişti.

“Karşılama komitesi berbat,” dedi Ukte bana bakmadan kolumdan tutarak beni tekrar kapıya döndürdüğünde. “Talya’yla ilk defa geliyoruz. Tur yok mu?”

“İçeri nasıl girdiğini sormayacağım bile,” dedi Tayga sonunda, güvenliğin olduğu tarafa ters bir bakış atarak. Nedense zavallı adamın başının belaya gireceğini hissetmiştim. Kolunu kaldırıp saatine baktı koyu maviliklerinin ardından ve kapıyı suratımıza kapatmadan önce beni tamamen görmezden gelerek Ukte’ye bir bakış attı. “Arabana binip defolup gitmen için üç dakikan var.”

“Ama bu çok kaba olurdu,” diye araya girdi Ukte, ve tam anlamıyla araya girmişti, tabanı beş santim kalınlığında olan botunu kapının arasına sıkıştırarak. “Değil mi? Bu havada iki kızı geri çevirmek… Cık cık cık… Hiç yakıştıramadım abilik.”

“Kiminle konuşuyorsun sen orada?”

"Aa bak, senden kesinlikle daha centilmen ve düşünceli biri,” dedi Ukte kapıyı biraz daha ittirirken. İki elini birden kullanıp tüm vücut ağırlığını vermesi gerekmişti, Tayga’nın yalnızca tek eliyle tuttuğu kapıyı ittirmek için.

Ve içeriden gelen ses, kesinlikle kâbuslarımdan birine aitti. “Ukte?”

Üzerinde hiçbir şey yoktu, altında yalnızca gri bir eşofman vardı. Saçları nemli görünüyordu ve gözleri de kızarmıştı. Muhtemelen duştan çıkmıştı. Elindeki siyah, kısa kollu tişörtün düzünü çeviriyordu kapıya doğru gelirken ve her hareketiyle kasılan karın kaslarını görmezden gelmek pek mümkün değildi.

Ukte “Selam Gazoz,” diye seslenerek tatlı tatlı, geri çekildiğinde Gazel aradan beni gördü. Gazoz mu? Gazel’e Gazoz diye mi sesleniyordu? Birkaç saniyeliğine durdu adımları, kaşları çatıldı. Beni kesinlikle burada beklemiyordu. Adil olmak gerekirse, ben de onu kuzenimi toplama kampı evinde beklemiyordum.

Kama’yı tabii ki biliyordum. Testesteron eviydi. Geçen sene Tayga’nın gittiği çok ünlü bir gece kulübünde çıkan kavgadan sonra dedem burayı Tayga ve arkadaşlarına tahsis etmiş, lisenin son senesinde magazine herhangi bir demeç vermemesi gerektiği hakkında ciddi bir konuşma yapmıştı. Tayga mezun olduktan sonra yaz bitimine kalmadan yurtdışına uçacak ve birkaç yıl orada ekonomi okuyacaktı, babasının yerine ve muhtemelen dedemin de yerine geçecek kişi o’ydu.

On dokuz yaşında bir genç için sinir bozucu bir yük.

“Talya?” Gazel, başından tişörtü geçirdiği gibi kapıya yaklaştı ve bakışlarını üzerimden Ukte’ye çekti. “Burada ne yapıyorsunuz?”

Ukte… Kama evine girebilmek için beni kullanıyordu. Belki güvenlikten geçmek için dedemin tehdidi yeterli olabilirdi görevli beni gördüğü an beyaz bayrağı çekmese ama eve girebilmek için değildi, Tayga çok iyi biliyordu dedemin Ukte’den hoşlanmadığını ve Ukte’nin de asla böyle bir şey için dedemi aramayacağını. Arayamayacağını.

Ama ben, Tayga’nın bizi içeri alması için yeterli bir sebeptim. Çünkü eğer benim kapıda kaldığım dedemin kulağına giderse, evden atılan Tayga olurdu.

Favori torun olmak böyle bir şey.

Gazel’in sorusuna cevap vermeye hazırlanan Ukte’yi, Tayga’nın omzuna dokunarak susturdum. İşaret parmağımla dürtmüştüm sadece dikkatini çekebilmek için. Hatrı sayılır bir seviyede işaret dili bildiğini biliyordum çünkü annesi gençliğinde geçirdiği bir kaza sonucu sağır kalmıştı ve ben konuşmayı bıraktığımda dedeme basit şeyleri anlayacak kadar işaret dili öğreten de o’ydu. Her ne kadar kendi isteğiyle değil, dedemin zoruyla yapmış olsa da.

Ukte içeri girmek istiyorsa gireceğiz.

Beni Tayga’yla karşı karşıya getirmesinin hesabını Ukte’den daha sonra soracaktım.

Tayga’nın durgun ifadesi alaycı bir şekil aldı, “Haberin olsun, yanlış ata oynuyorsun kuzen,” dedi ellerimi okuduktan sonra yüzüme çevrilen bakışlarının ardından. Geldiğimizden beri ilk defa bana bakıyordu ve gözlerindeki ifade, insanın damarlarında akan kanı durduracak kadar soğuktu.

Kaşlarım havalandı ve öyle miymiş, dercesine baktım ona, ardından kollarımı göğsümde birleştirdim. Bugün için fazla cesurdum, yarını muhtemelen yorganımın altında kimseyle konuşmadan kitap okuyarak geçirecektim ve üçüncü gün de bir müddet tavanı izlersem sessiz ve asosyal hayatıma hiçbir şey olmamış gibi geri dönebilirdim.

Tayga seslice nefes verip geri çekildiğinde, Ukte “Ve zafer,” dedi sinsi bir sesle ve kapıda dikilen Gazel’in yanından geçerek içeri girdi. Tayga iki parmağı arasında burun kemerini sıkarak Ukte’nin arkasından “İçeride oynama şu topla!” diye bağırdığında, baş belası üvey kardeşinin ne ara oynayacak bir top bulduğunu bilmiyordum ama birkaç saniye sonra bir şeyin kırılma sesi geldi ve uzaktan Tayga’nın rusça küfürleri duyuldu.

İçeriye doğru bir adım atacağım sırada Gazel omzunu pervaza yasladı, kollarını göğsünde birleştirmişti.  Gerilen kol kasları normalden iki kat büyük göründüğünden Gazel de bir anda gözümde bir dev olmuştu sanki, girmemem için kapının önünü kapayan bir dev.

“Neden buradasın şu an?” diye sordu tok bir sesle, sabahki neden benimle konuşuyorsun şu an sorumu hatırlatmıştı bana bu tavrı. Gitmemi mi istiyordu? “Kuzenlerinle yakın değilsin, içeride tanıdığın kimse yok. Bu saatte taksi bulman zor  olur tabii ama ben seni eve bırakabilirim.”

Neyden bahsediyordu bu çocuk?

Bir adım attım içeri girmek için pervaza doğru ama Gazel düşündüğümün aksine geri çekilmediği için, tek yaptığım bizi daha da yakınlaştırmak olmuştu. “Talya,” dedi kolunu uzatıp yolumu tekrar keserken, bu sefer yüzüme doğru eğilmişti ama ben içeri dönük olduğumdan yalnızca profilime bakabiliyordu. Kulağıma eğildiğini hissettim. “Kışın kuzeyde kalan kuşlara ne olur biliyor musun?”

Kontrol edemediğim, acı bir tebessüm sardı dudaklarımı o an. Kafamın içinin berbat bir yer olduğunu biliyordum ve genelde insanların söylediklerini idrak etmem, dikkat dağınıklığım yüzünden biraz sürüyordu ama o an, Gazel’in ne demek istediğini saniyesinde anlamıştım.

Bu bir tehditti. İçerisi tehlikeliydi. Kış, tam olarak bu evin kapısından içeri girdiğimde başlıyordu ve kuzey burasıydı.

Omuzlarım gevşedi ona dönerken, her ne kadar yüzüme eğilmiş olsa da hâlâ uzundu benden. Fazlasıyla uzun. Ve fark etmiştim ki yetenekleri sadece basketbolla, derslerle, satrançla kısıtlı değildi; Gazel Hanvezir dudak okuyabiliyordu.

Çikolata kahvesi gözler dudaklarımın hareketini takip etti. Serçeler göç etmez.

Kuzeyde doğan, kuzeyde ölür.

“Talya Vasilyev?” Başımı çevirdiğim an sendelediğim için alnım, Gazel’in çenesine sürtündü; üzerinde durduğum mermer çıkıklıktan ayağım kaydığı için neredeyse düşüyordum. “Gözlerim doğru mu görüyor yoksa birayı fazla mı kaçırdım?”

Keşke ben de aklımı tamamiyle kaçırdığımı söyleyebilseydim, Gazel’in de tepkisizliğiyle birlikte senin bir hayalet olduğuna inandırırdım kendimi. Ama değilsin.

Çünkü Gazel doğrulurken çatık kaşlarının altından kilitlendiği kişi Hazar’ın ta kendisiydi; kareli pijama tarzı bir pantolon, siyah bir sweatshirt, dağınık kömür karası saçlar ve dünya yansa umrunda olmadığını haykıran bir ifade. Doğruydu. Umrunda olmamıştı. Çünkü dünyamı yakmıştı.

Cehenneme kar yağdığını hiç görmemiştim.

Serçeler Ağladığında ©2026 Epsilon Yayınevi
Telif hakları sebebiyle yalnızca 4 bölüm yüklüdür.

Yorumlar

4. CEHENNEME YAĞAN KAR

Yorum yapmak için giriş yapmalısın.