BİRİNCİ BÖLÜM
❧
“SIR”
+905……..: Biliyorum.
Yağmurlu bir okul çıkışı, düet ders projesinde eşleşen isimlerin asılı olduğu panonun önündeki kalabalık nihayet dağıldığında cebimde titreşen telefonumu avucumun içinde sıkarak bildirimi kontrol ediyordum ki hemen yanımda duran cüsseli silüet dikkatimi dağıttı.
Ekranımda kayıtlı olmayan bir numaradan geldiği görünen mesajdaki biliyorum kelimesinin tınısı tüylerimi diken diken etmeye yeterli miydi bilmiyordum ama yanımdaki bedenden yayılan erkek parfümü kokusu kaşlarımı çatmama sebep olmuştu bile. Gazel. Hanvezir. Neden panonun önünde dikiliyor? Antrenman saatleri ve maç programı mailine güncel gönderilmiyor mu zaten?
İnsanlar ilk neyden etkilenir bilmiyorum. Belki gözler… Dudaklar mesela, belirgin bir sus çizgisi varsa ya da dolgunsa eğer. Ya da kol kasları. Belirgin damarlar boyundan çeneye yükselen? Çıkık elmacık kemikleri? Boyunda, anlamını saatlerce google üzerinden araştıracağın bir kaos yıldızı dövmesi mesela? Emin değilim. Emin olduğum tek bir şey var. Sesi. Umarım tek kelime etmeden yanımdan gider. Çünkü sesi…
Büyük, damarları kollarından bileklerine ve hatta parmakuçlarına kadar uzanan elinin havaya kalkarak panonun üzerindeki kağıtta, bir düzlemde kayışını izledim dudaklarım aralanırken. Serçe parmağında yüzükler yoktu ya da kolunun iç tarafında yabancı dilde yazıları olan bir dövme. Gözlerim Talya Vasilyev ismini takip ettiler istemsizce parmaklarının üzerinde gezindiği kağıtta, ardından hemen paralelinde yazan isim ve soyismini. Gazel Hanvezir. Bu iki isim, dünyanın çivisi çıksa yan yana gelmezdi.
Hayır.
“Biliyorum,” diye mırıldandı o an sesinin beklenmedik tokluğuyla, nefesimi neredeyse boğazıma geri tıkıyordu. “Ben de seninle eşleşmek istemezdim… ama mecbur…”
Benimle mi konuşuyordu o?
Benimle asla konuşmazdı. Denk gelsek bile. En son kuzenim Tayga’nın doğum partisinde karşılaştığımızda ve üzerine bira döktüğümde bile yalnızca yüzüme bakıp yanımdan geçip gitmişti. Sanki üzerine dökeceğimi biliyordu ve söyleyebileceği herhangi bir söz yoktu bana. Sanki sesini bana karşı kullanmak efor kaybıymış gibi, tepki bile vermemişti.
Cevap veremeyeceğimden belki de; bir dilsize karşı konuşmak, duvara konuşmak kadar anlamsızmışçasına davranmıştı her zaman Gazel Hanvezir.
Başımı kaldırdığımda omzunun üzerinden koyu kahve gözleriyle beni izlediğini fark ettim; iki kafa boyu fark vardı aramızda bu yüzden başımı kaldırmam gerekmişti yüzüne bakabilmek için. Aile genlerim her ne kadar beni bu yaşıma dek 1.75 boyuna getirebilmiş olsa da babam ve kuzenim gibi Vasilyevlerin erkeklerine tanıdığı alt sınır olan 1.90’ı görmeme izin vermemişti bu yüzden okul takımının en uzunlarından olan bir basketbolcuya bu kadar yakın mesafeden bakarken yalnızca daha sonrasına edineceğim boyun ağrısını düşünebiliyordum.
“Ben sana mecbur değilim,” dedim işaret diliyle, bir adım geri çekilerek, çatık kaşlarımın ardından baktığım ateş saçan gözlerle. Gazel Hanvezir’den nefret ederdim çünkü bana açık bir şekilde dilsizin teki dediğini henüz dokuzuncu sınıftayken okul kantininde duymuştum. Kuzenim ve diğer arkadaşlarıyla takılırken her zaman o üsten bakan egoist, insanları ezen tavırlarını korumuştu bana karşı. Sessizliğimden, çoktan kaybedilmiş savaşlara niyetlendiğimi sanıyorsa yanılıyordu.
Yanıldığını göstermek için yaymadın mı dedikoduları Talya? En iyi sen biliyorsun sessizliğin ne büyük bir silah olduğunu ne de olsa.
Biliyordum.
Sessizlik en acı verici savaşma biçimidir.
Çünkü insanlar bağır çağır yüzüne nasıl büyük bir sahtekâr olduğunu söylerken, sen her gece bir köşede sessizce o acı verici iftiralarla kirlenmiş tenini çitilersin tek başına. Sadece kendinin duyabileceği kadar sessiz fısıltılarla inandırmaya çalışırsın kendini yeniden, zar zor bulduğun nedenler elinden tenini sökercesine kayıp giderken. Bir neden daha. Bir neden daha. Hatta kalmak için bir neden daha dilenirsin gecenin içine doğru… ama karanlıkta sana göre hiçbir şey yoktur.
Karanlıkta ışık, yalnızca; ortalığı ateşe verirsen olur.
Gazel’in profesyonel bir ressamın elinden çıkmışçasına alnının ortasına çizilmiş kaşları hafifçe çatıldığında, bakışlarını iki yanıma düşen ellerimden yüzüme çıkartarak başını hafifçe eğdi. “Ne söyledin az önce?”
Avucumu yumruk yaparak mekanik bir hareketle ona doğru kaldırdım ve gözlerinin içine bakarken orta parmağımı gösterdim ona. O, bir solukla gözlerini kapatıp seslice nefes verirken ben çoktan arkamı dönmüş; okulu bir an önce terk etmek üzere merdivenlerden iniyordum bile. Akademik hayatımı önemsiyor ve notlarım konusunda fazla stresli davranıyordum ancak bu demek olmuyordu ki, boktan bir proje için Gazel Hanvezir’le aynı ortamda beş dakikadan fazla bulunacağım… değil mi? Emel Hoca pektabii okulun en iyi öğrencilerinden birinin partner değişikliği isteğini geri çevirmezdi. Belki PTSD’mi öne sürerek biraz ağlardım bile garantilemek için. Ne gerekirse.
En azından Gazel Hanvezir, bahçede fırtınanın koptuğu açıkça görünen okul kapılarından çıkacağım sırada yolumu keserek düğümünü çözmeye çalıştığım kablolu kulaklığın elimden fırlamasına sebep olana dek düşüncelerim bunlardı. Peşimden gelip önüme geçeceğini tahmin etmediğimden ve okulda da pek insanın kalmadığını bildiğimden önüme bakmadan yürüyordum.
Aksi bir ifadeyle geri çekilerek suratına baktım. Filmlerde burası tam da, “Ne yapmaya çalışıyorsun?!” diye çığırdığı sahneydi değil mi kadının çileden çıkarak? Maalesef yeterli desibel ya da sinir sistemi bende mevcut değildi.
Bir eli cebinde, oldukça sakin bir ifadeyle üzerime doğru bir adım yürüdüğünde ne yapmaya çalıştığını anlamadığım için öylece kalakaldım. Bir omzundan sarkan spor çantasının askısını düzelterek lacivert okul formasını bir model gibi taşıyan cüssesiyle üzerime yürüyen bir okul tanrısı, hayra alamet değildi. Onlar genelde ders aralarında bahçede kendi cinsleriyle takılır, kendi cinsleriyle yemek yer ve kendi cinsleriyle iletişim kurarlardı. Tayga ve Lodos, mesela. Kuzenim ve yürüyen buzul olan arkadaşı. Bir de Gazel. Karşımdaki Gazel. Okulun, suratına bir kez baktığında bir daha başka bir yere bakmak istemeyeceğin altın çocuğu.
İnsanlar Tayga’dan ve dengesizliklerinden korkarlar, bu yüzden ondan uzak dururlardı. Lodos’un umursamaz ve soğuk tavırlarına maruz kalmayı başarabilen belki bir avuç kişi vardı çünkü çoğu suratını gördüğünde aynı yere gidiyor olsa bile yolunu değiştirirdi. Ama Gazel? Gazel’i herkes severdi.
“Partner değiştirmeyeceğim. Edebiyat konusunda ne kadar başarılı olduğunu biliyorum, mükemmel bir ortalama için ihtiyacım olan tek şey sensin.” Kıstığı gözleriyle yüzümü rahatsız edici bir yakınlıktan süzerken tek yapabildiğim beş karış açık ağzımla ona bön bön bakmaktı. Kolunu uzatıp saatine baktıktan sonra kararlı gözlerini yeniden üzerime çevirdi ve “Vaktin varsa konuyu çalışmak için bana gidebiliriz, haftaya maçlar başladığından pek müsait olmayacağım,” dedi. Ardından tek kaşı havalandı. “Evet, ne diyorsun? Nasıl cevap veriyorsun bu arada? Evet? Hayır? İki kere göz kırparsan evet sayarım—“
İki elimle birden güçlüce ittirdim onu o an öfkem beynimde bir şimşek gibi çakarken. Milim kımıldamadığı için yerinden, yanından geçip gitmek zorunda kalmıştım biraz kayarak ama koluma dokunduğu gibi tutup beni durduracağını anladım bu yüzden seslice nefes vererek kabullenmiş bir şekilde yeniden yolumu kesişini bıkkın gözlerle izledim.
“Bak, gerçekten kötü bir niyetim yok—” diye mırıldandığında gülmeden edemedim. Lafına devam edecekti ki alaycı ifademi fark ettiği an dudakları aralık kaldı bir süre ve her ne düşündüyse gözlerinden bile okunmasını istemediğinden kaçırdı gözlerini. “Sadece projeye bir an önce başlayıp bitirmek istiyorum. Pek vaktim yok…” Kelimelerini dikkatli seçmeye çalışıyor gibiydi. “…Tali—“ Kendi lafını kesti ani bir sert bakışla. “Talya.”
Talya.
Talya Vasilyev. Babamın rus kökenlerinden bana geçen yalnızca mavi gözlerim, gür siyah saçlarım ve beyaz tenim değil; sert mizacım ve bir de duyanların en az iki kere hecelememi rica ettiği soyadımdı. Gecesini gündüzüne katan sevgili ebeveynlerimle aynı evde yaşıyor olmama rağmen onları gördüğüm gün sayısı bir haftanın yedisinden bazen herhangi birine bile denk gelmezken nasıl küçük erkek kardeşim her sabah okuluna bırakılabiliyor ve alınabiliyordu onlar tarafından, bir fikrim yoktu. Böyle bir hizmete ihtiyaç duyduğumdan değildi onlar tarafından… Zaten ben, Görkem’in şu an olduğu yaştayken, dedemin evinde yaşıyordum ve sanki anne-babanın yerine geçebilecekmiş gibi bir şoför ile dadı aracılığıyla ihtiyaçlarım karşılanıyordu.
Küçük erkek kardeşimi kıskanmıyordum.
Öte yandan dışarıdan hiç de öyle görünmediğine kalıbımı basabileceğim utanç verici hayatımı ağır bir şekilde yargıladığımı itiraf etmem gerekirdi.
Yarayı sarmaya tek başına kolumun yetişmediği, sırtımdaki bıçak izlerinin sebebi eski arkadaşlarım ve ne zaman atıp atmadığını kontrol etmek için uzansam kırıkları parmakuçlarıma batan bir kalbim vardı; sessizliğin bir idam ipi gibi boğazıma dolandığı aile sofralarında nefes almak da güçtü açıkçası, bu yüzden oluşan basınçla kırılmıştı göğsümdeki kemikler ve kırılınca keskinleşen her şey gibi onlar da batıyordu iç organlarıma.
İnsan neden canı acıdığında acıyor, özlediğinde özlüyorum, sevdiğinde seviyorum diyemiyor bilmiyordum ama benim sebebim konuşamıyor olmaktı.
Çocuk işaret dili biliyordu Talya.
Konumuz bu değil.
Ama ben dâhil, kimsenin anlayamadığı karanlık taraflarımdan biri de bu… Beni incit, kâbusun olamam belki ama bir tanesini yaşatırım; seni sevmeme izin ver ve beni terk et, sonsuza dek bana gelmen için yalvaracağım— gelirsen canını cehennemin kör kuyularında yakacağım.
Dönme.
Yapacağın son şey olsun bana dönmek bu hayatta.
Kadınlar kalpleri kırıldığında kabuklarına çekilebiliyor yalnız başlarına ama erkekler kabuklarını genel eve çeviriyor gözlemlediğim üzere. Birini unutmak için, binini hayatına almak saçmalık; yanında uyandığın her biri, sana o birini hatırlatacak. Gazel Hanvezir’in geçen seneye kadar birlikte olduğu biricik sevgilisi tarafından aldatıldığını öğrendiğinde yaptığı da tam olarak buydu; partilemeler, maç sonrası içmeler, kucağını kızlara koltuk etmeler, selam verenle flörtleşmeler… Beni bir hayalet belleyip görmezden gelen gözlerin değdiği çıplak bedenlerin sayısı kaçtı bilmiyordum ama zaten ben, adam yerine konulmak için çıt çıkarabiliyor olmam gerektiğini de bilmiyordum. Bunu bana zor yoldan kuzenim ve bir tanecik arkadaşı Gazel öğretmişti. Üçüncüleri Lodos’un muhattap olduğu insan sayısı zaten bir elin parmağını geçmediğinden onu denkleme katmıyordum.
Kırılgan egolar, tehlikeli canavarlar yaratır. Tehlikeli maddeler. Tehlikeli kalpler. Tehlikeli insanlar, sevilmesi imkânsızlar. Bir yerde okumuştum. Birinin ne kadar paramparça olduğunu onu sevmeye çalışana dek anlayamazsın, yazıyordu. Devamını getirmeliydi yazar. Ve anladığında, sen de paramparça olursun. Kırılınca keskinleşen her şey gibi kanatırsın sen de dokunanı.
Tehlikeli madde. Hazar’dous material.
Hazar.
Her neyse. Gazel de onlardan biriydi işte. Tek yapmam gereken mesafemi korumaktı.
Bazen alnıma dikkat çarpar tabelası asmak istiyordum. Kendi ruhum bile duymadan insanlardan intikam aldığıma göre bana da insanları kendimden uzak tutacak bir uyarı tabelası gerekiyordu.
Bak. Bak bana. O bıçağı oraya sen sapladın ama ben de çevirip duruyorum.
Kapüşonlumu başıma geçirip tek kolumda asılı duran sırt çantamı diğer kolumdan da geçirdim ve kablolu kulaklıklarımı düğümünü çözmeden kulaklarıma taktım belli bir müddet sonra. Gazel cevapsız bir şekilde binanın içinde kalakalırken ben, üzerime inlercesine yağan yağmurun altında açık otoparka bıraktığım aracıma ilerledim ve uzun dağ yolundan sürdüm eve.
Gazel Hanvezir’le konuşmak istemiyordum. Sadece okula gidip eve dönmek ve günlerimi geçirmek istiyordum dünyada, sessiz bir şekilde. Sessizce gelmiştim ve sessizce gitmek istiyordum. İnsanların beni görmezden geldiği aile sofralarının gürültüsünde unutulmak, nezaketen çağrıldığım partilerin kalabalığında kaybolmak, bir köşeye geçip o köşede çürümek istiyordum.
Hiçbir şey yapmak istemiyordum bu hayatta, belki de bu yüzden derslerime asılıyor ve en iyi notları alıyordum, henüz neden olduğunu bile bilmediğim bir boşluğu doldurabilmek için göğsümdeki; meşgul ediyordum kendimi.
Bir süredir hissetmiyordum.
Sahile inen işlek bir caddedeki kafenin önüne park ettiğimde yağmur henüz dinmemişti bu yüzden bagajdaki şemsiyeyi alıp basketbol kortuna yürüdüm ve hemen önündeki kayalıklara oturdum okul formamın ıslanmasını umursamadan. Derslerin ardından eve giderken yolda oyalanıyordum çünkü son zamanlarda annem yalnız olduğum fikrine kafayı takmış, benimle uğraşıyordu. Hiç arkadaşın yok mu senin hep odandasın?.. Tayga’nın doğum günü partisine davet edilmedin sanırım… Hafta sonu gençler kampa gidiyormuş senin çantan nerede?.. Empati kurmayı öğrenmen için önce insan gibi davranman lazım… Kuzeninle iyi geçinmen gereken yerde kendini unutturuyorsun odanda çürüyerek… İşte bu davranışların yüzünden kimse seninle takılmak istemiyor…
Çok düşünen insanların kafasının içinde kurtçuklar vardır. Her yaptıkları hareketi eleştiren, her olaya olumsuz tarafından bakmasını isteyen, kalabalıklar içerisinde sosyal anksiyetesini tetikleyen ve kendisini sevmesine engel olan küçük, zehirli kurtçuklar; elmayı değil beynini çürüten. Benim için o kurtçuklar evin içindeydi, karşıma geçip beden bularak alay ediyorlardı benimle.
Annemin ağır eleştirilerinden kaçtığım bir köşede, babamın üzerime bakışlarıyla yüklediği yetersizlik hissinin kurbanı oluyordum. Bir Vasilyev olarak yeterince donanımlı değildim ona göre. Kuzenlerim gibi erken yaşta yabancı dil kurslarına gitmemiş, at binmemiş, matematik yarışmalarında hep finalde elenmiş, yeterince Dostoyevski ya da Tolstoy okumamıştım ya da hâlâ yüzümü buruşturmadan votka içmeyi beceremiyordum. Eskiden bir gürültü kopardı evde beni odama hapseden ve daha ağır bir psikolojiyle çalışmamı, daha yükseği hedef almamı körükleyen her seferinde; şimdi ise beni öldüren bir sessizlik hâkimdi. Konuşmayı bıraktığım gün babam da benimle iletişim kurmayı kesmişti.
Sadece uzaktan aldığı ilgi ve sevgiyi izliyordum bu yüzden küçük erkek kardeşimin ve yalnızca aynı korkunç baskıyı yaşamaması için izler arıyordum müdahâle etmemi tetikleyecek.
Ama yoktu. Belki henüz yedi yaşında oluşundandı. Belki de yaşına göre anne-babam için yeterli seviyede oluşundan. Hangisi daha ağırdı? Kardeşinin senin yalnızca başarının şafağında gördüğün sevgi ve ilgiyle büyüyüşüne tanık olmak mı yoksa seninle aynı korkunç baskıyı yaşayışını izlemek mi?
Arkadaş edinmeyi tabii ki denedim. Denedim. Belki biraz fazla hevesli bir biçimde, içimde çocukluktan kalma kimselere yansıtamadığım o ilgi ve alakayı tüm masumiyetimle, kazma kürekle kapısı bile olmayan kalbimde odacıklar inşa ederek insanlara verdim.
Korkunç bir kış gecesi taş kesildi kalbim.
Şimdi sersefil çölün ortasında kalsam bir şişe su uzatanın elini keserim.
+905……..: Biliyorum.
Cep telefonumun mesajlar kısmında tek başına duran mesaj sekmesine tıkladım önce. Ardından numaranın üzerine bastım ve çağrı hatta düşerken kulağıma dayadım telefonu. Kimin sesini duymayı bekliyordum bilmiyordum, zaten kekelemeden söyleyebileceğim kelimeler kısıtlıydı ve kendime hâkim olabildiğimde yalnızca tek heceli sözcükler tertemiz çıkabiliyordu ağzımdan.
Fakat çağrı dakikalarca devam etmesine rağmen açan olmadı.
Bana bu mesajı gönderen kimdi ve neyi biliyor olabilirdi? İhtimaller sonsuzdu açıkçası. Safir’de okuduğum yıllar boyunca birçok kez ortalığı karıştırdığım olmuştu, her defasında sessizliğim ya da soyadım sayesinde kurtulmuştum disiplin cezası almaktan. Ya da özür dileyerek. Özür dilemekte ne vardı ki? Gözlerini sulandırıp stresli bir surat ifadesiyle başını eğdiğinde, bir de dudaklarını titretir ve kekemeliğini hiç acı çekmiyormuş gibi sergilersen… Hiçbir şey babanın kulağına gitmez. Yönetim de dedenle muhattap olmaya çekindiğinden, dosya kapanır.
Gazel Hanvezir’e bile dokunmuştum ben. Dilsizin teki sözleri zihnimin karanlık odalarında bozuk bir plak’a kaydedilmiş gibi dönüp dururken küçük bir kıvılcımı canlandırmak yetebilmişti koca bir evi yakabilmek için. İnsanlar sessiz olanları, sağır da sanıyorlar sanki. Büyük yanılgı. En büyük gürültüyü, dilini terbiye edebilmiş olanlar çıkarır.
Leyla burada olsaydı, derdimi dinliyormuş gibi yaptıktan sonra yalnız kalmaktan ve mutsuz olmaktan hoşlandığımı söylerdi. Acı çekmekten keyif aldığımı ve bunu resim yaparken her defasında daha iyi bir çalışma ortaya koymak için kullandığımı. Buna ihtiyacım olduğunu, bunu insan ilişkileri kurmaya tercih ettiğimi, kendi ellerimle her güzel şeyi sabote ettiğimi.
Kim bunu tercih eder ki?
Anlaşılmadığım her yerden, her insandan, her şehirden, her günden nefret ediyorum. Bu yüzden sessizlik iyi. Sessizlik güvenli. Sessizlik huzurlu.
Sessizlik en acı verici savaşma biçimi.
Sessizlik en acı verici yaşama biçimi.
Sessizlik acı verici.
Dile getirmeyip yuttuğun her bir kelime, boğazından aşağı hançeri soluk boruna geçiriyor ve kan kusturuyor geceleri.
+905……..: Biliyorum.
Talya: Peki bu benim ne kadar umrumda?
Yorumlar
Yorum yapmak için giriş yapmalısın.