İKİNCİ BÖLÜM
❧
“HAYALET”
“Senin araba sürmen yasal mı ya?”
Arabanın kapısını kapattım, çantamı omzuma takarken. Otoparkın önünde dikilen ve simaları tanıdık gelse de isimlerini bir türlü hatırlayamadığım çocukların benim hakkımda konuştuklarını biliyordum, sağır değildim, sadece görmezden geliyordum. Eğer konuşabilseydim onlara “Sadece ses çıkaramıyorum geri zekâlı, kör ya da felç değilim,” cevabını vermeyi çok isterdim ama onlar neyin ne olduğunu çok iyi biliyorlardı.
Oldukça kilolu olan önümü kestiğinde yere eğdiğim bakışlarım ve kararlı adımlarımla otopark çıkışına yürüyordum ki istemsizce karnına çarptım ve bıkkınca bir nefes verip geri çekilerek başımı çevirdim. Kötü kokuyordu. Bir gülüş sesi geldi hemen önümden, ardından “Şuna bak, buzdan prenses görmezden gelirse kurtulacağını sanıyor,” diye homurdandı alaycı bir sesle. Yavaş yavaş hatırlıyordum. Sanırım Kimya laboratuvarındaki çocuklardı bunlar. Zavallı bir kızın Whatsapp hesabını hacklemişlerdi ve izinsiz sahip oldukları görüntülerle önce şantaj yapmış, sonra da fotoğrafları sosyal medyada yaymışlardı.
Bana biliyorum mesajını atan onlar olabilirler miydi? Meraklı gözlerim kısılarak ikisinin de gülüştüğü aptal suratlarını izledi. Hayır. Bu kafayla Safir’de bile nasıl okudukları şüpheli.
Kollarımı göğsümde birleştirdim ikisini de oldukça sıkıcı bir sahne izliyormuşçasına süzerken. Nihayet gülüşüp atışmaları bittiğinde ince ve uzun olan burnunu çekerek önüme doğru savsak adımlar attı, dün gece sağlam partilediği her hâlinden belliydi. “Sen, geçen derste ne halt yediğini çok iyi hatırlıyorsun değil mi Natasha?”
Gözlerimi devirmemek için kendimi zor tutuyordum. Rus olduğum için okuldaki birtakım erkekler tarafından bana takılan bir lakaptı bu, koridorlarda bazen arkamdan bağırıyorlar ve eskort benzetmesi yapıyorlardı. Her biri adımın Talya olduğunu çok iyi biliyordu aslında ama bu onları durdurmuyordu.
Başım dik, benden yalnızca bir kafa boyu uzun çocuğun üzerine doğru bir adım daha atarak doğrudan gözlerine baktım korkusuzca. Bana ne yapabilirdi ki? Vuracak mıydı? Whatsapp’ımı hacklemekle mi tehdit edecekti? En son kiminle, ne zaman mesajlaştığımı bile hatırlamıyordum.
“Ohoooo, bu kız kafayı yemiş,” diye homurdandı şişko olan, hemen arkadaşının yanına geçerek bana gözdağı verirken. Sanırım sabah dişlerini fırçalamayı unutmuştu çünkü çok ağır bir ağız kokusu geliyordu ve yüzümü buruşturmadan edememiştim. “Senin yüzünden kaç gün disiplin cezasına kaldık haberin var mı? Babam kan kusturdu. Yüzme antrenmanlarını kaçırdık, takımdan atıldık atılacağız! Hepsi senin o dilinin uzunluğu yüzünden. Göster bakayım şimdi o dilini—“
Uzun olanı geçip üzerime doğru yürüdüğü an istemsizce geri bir adım attım, ne yapmayı planlıyordu? Dilimi mi kesecekti? Ayrıca hangi aklı başında antrenör bunun gibi bir şişkoyu yüzme takımına alırdı? Kilo versin diye amme hizmeti miydi bu yoksa mezun olunca CV’sine yazabilsin diye yalandan kenarda iki kulaç mı atıyordu?
Sırtım kolona değdiği an, şaşkınlıktan dikkatimin dağıldığı andı; tam olarak o sırada çocuğun eli sert bir şekilde çenemi kavradı ve ben anın şokuyla boğazımdan yukarı yükselen çığlığa engel olamadım.
Şişko olan şaşkınlıkla geri çekilirken diğeri de yüzünde aynı ifadeyle arkadaşını izliyordu o an. “Lan?” diye bir nida döküldü o pis ağzından. “E bunun sesi varmış?”
Şaşkınlıklarından faydalanıp aradan sıvışacağım sırada şişko olan beni yerime ittirip üzerime geldiğinde “Seni pis küçük yalancı,” diye zehirli bir sesle fısıldadı bu sefer, koskoca otoparkta bir başkası yok muydu burada olanları gören? Bu insanlar kafayı mı yemişti? “Dilsiz numarası kes, her bokun altından sıyrıl. Çok masum olduğunu sanıyor herkes değil mi? Hepsini o küçük aklınla kandırıyorsun değil mi?”
Son çare. Doğrulup dizimi bacak arasına geçirdiğim an, kaçmak için yalnızca saniyelerim kalacağını biliyordum bu yüzden kolumdan sıyrılıp düşen çantamı bir köşesinden tuttuğum gibi fırladım ve asansörü beklemek yerine otopark merdivenlerinden yukarı koşturmaya başladım. Birazcık akılları varsa beni okulun içine kadar takip edip tacizlerini sürdürmezlerdi, bu sırada ben de müdür yardımcısının odasına gidip görüntüleri izletebilir ve temelli okuldan atılmalarını sağlayabilirdim. Böylece Kimya sınıfındaki kız da, taciz edebilecekleri diğer potansiyel öğrenciler de kurtulmuş olurdu.
+905…: Bir sahtekâr olduğunu fark etmeye başlıyorlar.
Çenemi, sanki o aptal çocuğun dokunuşundan arındırabilecekmiş gibi ovalıyordum müdür yardımcısının odasına çıkan merdivenleri yavaş yavaş adımlarken, bir önceki gün bana mesaj gönderen numaradan yeni bir mesaj aldığımda. Aynı saniyeler içerisinde, bir anda yanımdan neredeyse bana çarparak jet hızıyla geçen nöbetçi öğretmen dikkatimi dağıttı. Birkaç basamak inip trabzanlardan baktığımda, koridordan birkaç kişi daha hızlı adımlar ve fısıltılarla ilerliyordu yolu bir an önce aşmak istercesine.
Merak duygum içimde alevlenmiş öfke ve intikam hissini bir süreliğine hafiflettiğinde ne görmeyi beklediğimi bilmiyordum ama adımlarım ben düşünmeye başlamadan yürüdüler geldiğim yolu geri. Koridorun sonu gittikçe kalabalıklaşıyordu ve fısıltılarla konuşmalardan pek bir şey anlayabildiğim söylenemezdi, hepsi yalnızca gürültü olarak ulaşıyordu sanki kulaklarıma. Avucumda sıkıca tuttuğum telefonumu cebime sokarak ve insanların arasından sıyrılarak indim otopark merdivenlerini, çok değil dakikalar önce burası bomboştu.
“Ayrıl! Ayrılın!” diye bir ses yankılandı o an otoparkta, asıl kalabalığın hemen girişte toplandığını gördüm. Nöbetçi öğretmenin geldiğini görenler ona yol vererek bir an olsun çembere aldıkları görüntüyü görmeme izin verdiler ve gözlerim, o an, bir çocuğun kanlar içindeki suratıyla sırtını yasladığı kolondan güçsüzce yere düşerkenki görüntüsünü algılamakta güçlük çekti.
“Manyak, manyak bu!” diye inliyordu bir diğeri avuçlarının içinde yerde. Nöbetçi öğretmen yerdekinin yüzüne doğru eğilip ne kadar dağıldığını görerek suratını buruşturduğunda ancak kalabalığın önüne geçebilmiştim. Yerdeki şişko olandı. “Reviri ara!” diye seslendi hoca o an hiddetle, otoparktaki güvenliğe. Ardından sert bir ifadeyle arkasını döndü ve doğrudan, oldukça uzun bir cüsseye doğrulttu parmağını. “Hanvezir sen doğruca odama!”
Filmlerde zamanın akarken yavaşlatıldığı sahneler olur. Karakterin idrak etme kabiliyeti oldukça zayıflamıştır, jetonu köşelidir tabir-i caizse. Bakışlar anlamsızca etrafta gezinir, doğru yere odaklanmak adına inanılmaz bir efor sarf edilir; gözler bulanık görür gerçeği ve omurgadan yukarı bir farkındalık yükselir. Görüntü netleşir ardından. Karakter asıl bakması gereken yere çevirebilmiştir gözlerini.
Gazel Hanvezir üzerinde yalnızca kollarını sıvadığı kırışmış lacivert gömleği ve henüz bilenmiş bir bıçak kadar keskin bakışlarıyla izliyordu yerde kıvranan şişkoyu. Nefes nefese kalmış, dağılmış suratlarını arkadaşlarının yardımıyla toplamaya çalışan iki zorbanın aksine gözle görülür hiçbir darbe izi yoktu üzerinde ya da oksijen sıkıntısı çekmiyordu. Son yarım saattir tek yaptığı bir köşede kitabını okumakmış gibi sakindi hem de.
Onu hiç böyle görmemiştim. Okuldakilerin de gördüğünden şüpheliydim.
Neden?
İstemsizce çatılan kaşlarımın ardından, nihayet dikkatini çekebildiğimde nöbetçi öğretmen karşısına geçmiş derhâl odasına ilerlemesini söylüyordu ama onun tek yaptığı öylece dikilmek ve bana bakmaktı. Beni kenara sıkıştırdıklarını görmüş ve hemen ardımdan hak ettiklerini onlara vermiş miydi? Buna öylece inanmalı mıydım? Gazel’in bir süper kahraman olduğuna? Hiç de bile… Aksine, şeytanın ta kendisiydi o. Kim bilir aklında ne vardı.
“Neden saldırıyorsun oğlum?! Sen saldırmışsın ilk!” diye hesap soruyordu nöbetçi öğretmen, görevliler içinde benim de olduğum kalabalığı dağıtmaya çalışırken.
Gazel’in nihayet gözlerini üzerimden kaçırdığı andı. “Çok ters bakıyorlardı,” diye cevapladı oldukça umursamaz bir tavırla. Neredeyse dalga geçiyordu. “Taciz ediliyormuş gibi hissettim.”
Merdivenlerden çıkmadan hemen önce nöbetçi öğretmenin sinirden kahkaha attığını duydum, şişkoyla sıska olanı asansörle yukarı çıkarmışlardı direkt.
❧
Motoru durdurup çantamı da alarak arabadan çıktığımda Gazel, aracının önüne yaslanmış; kolları göğsünde, ilginç bir sahneyi izler gibi izliyordu ona doğru attığım adımları. Arabası siyahtı. Mavi değil. Islak kaldırımda hafif topuklu botlarımın çıkardığı tok sesler eşliğinde yanına yürüdüm, ardından evin girişinde durdum ondan birkaç adım uzakta. Omzunun üzerinden bakarken doğruldu ve kaldırımın üzerine bir adım attı. Ardından tam karşımdaydı.
Lanet parfüm.
“Neden evine geldik, tekrar söylesene?” diye mırıldandı hafif çatık kaşlar ama munzurca kıvrılan dudaklar eşliğinde. Herhangi bir şey imâ ettiğini düşünmek bile istemiyordum, ayrıca masasının üzerine bıraktığım notta her şey açıkça yazıyordu.
Bıkkınca bir nefes verdim koyu kahve gözlerine bakarken, yüzüne ne zaman birkaç saniyeden fazla değse gözlerim; konuşurken bile dudaklarının iki yanında beliren gamzeleri düşünmemeye çalışıyordum. Fark etmemiştim bile şimdiye kadar. Sanki trajikomik bir simülasyonun içindeydik ve ne zaman Gazel’le etkileşim hâline girsem onun hakkında yeni bir şey fark ettiriyordu hayat. Bir kazazede olmamı mı istiyordu simülasyonun yöneticisi? Zaten konuşma yetim elimden alınmıştı, bir de kalan insanî duygularımı karşımdaki taş kafalıyla mı kaybedecektim?
Annemlerin akşam bir iş yemeğine Görkem’le birlikte katılacaklarını ve evin boş olduğunu bildiğimden, birlikte kütüphane veya herhangi başka bir herkese açık alanda çalışmayı teklif edeceğini tahmin ettiğim Gazel Hanvezir’in potansiyel önerileri henüz gelmeden ben onu evime davet etmiştim. Düet projelerin başındaki hocamız net bir şekilde partner değişikliği olmayacağını ve solo çalışmaların yarı puan üzerinden değerlendirileceğini bana öğle arasında açıklamıştı. Yani kaçış yoktu. Gazel haklıydı. Mecburduk biz birbirimize.
Bahçe yolunu hızlıca geçtikten sonra yüksek girişe çıktım ve anahtarı deliğine sokup kilidi açtıktan sonra kapıyı ittirdim. Kontrol etmek için arkama bakmama gerek yoktu, oradaydı; sessiz adımları duyulmasa da, gölgesi üzerime düşmese de biliyordum. Buradayım diyen bir varlığı vardı arkamda.
Sabahları eve gelip öğlene kadar iş yapan yardımcı kadının odamı topladığını biliyordum, bu yüzden evin geri kalanını es geçip doğrudan odama ilerlerken herhangi beklenmedik bir yerde herhangi beklenmedik bir şey çıkacak mı diye düşünmedim. Gazel tek kolunda okul çantası, üzerinde ceketiyle içeri girdikten sonra ardımdan kapıyı kapatırken etrafta geziniyordu gözleri. Herhangi bir evdi işte. Annemin zevkine göre bile dizilmemişti ya da babama ait hiçbir şey yoktu evde, bir gün bir iç mimar gelmiş ve günümüz modasına uygun trendlere göre dizayn etmişti evi. Birkaç yılda bir değişiyordu her şey.
Odama girdiğim an çantamı kenara bıraktım ve ceketimi çıkarıp askılığa astım. Gazel kapının pervazında belirdiği an omurgamdan yukarı akan o soğuk his beni etkisi altına almıştı. Bunun burada ne işi var? Çünkü ben çağırdım. Bunun burada ne işi var? Çalışacağız. Bunun burada ne işi var?!
Koyu kahve gözlerinin odamda dikkatini çeken ilk şey bir buluta benzeyen yatağımdı muhtemelen. O kadar fazla yastık vardı ki üzerinde, o kadar yumuşak bir örtü seriliydi ki; hayatımın büyük bir kısmını içinde geçirdiğimi bilmeden de söyleyebilirdi ve söylüyordu da muhtemelen içinden. Hemen köşede resim ekipmanlarım, üzeri örtüyle kaplı şövalyem ve boyalarımın olduğu raflar vardı. Odam boydan boya güneşin girişini engellemek adına antrasit perdelerle kaplıydı ve kalan alanda ise koca bir çalışma masası ve giyinme odası vardı. Odam bu kadardı.
Göz göze geldiğimiz ilk an, kaşlarını kaldırdı ve az önce gördüklerinden biri fazla ilginç gelmiş gibi soru işaretleriyle baktı bana. Çok değil birkaç gün önce Gazel Hanvezir’in bana üç saniyeden fazla bilinçli bir şekilde bakarak herhangi bir şey imâ edeceğini söyleseniz muhtemelen yalan olduğu konusundaki ciddiyetimi göstermek adına anne ve babam, aile büyükleriyle kahvaltı yaparken çırılçıplak salona inebileceğimi söyleyebilirdim. Bunu asla yapmazdım. Çünkü Gazel’in az önceki hareketi de bu kadar imkânsızdı.
Ona, “Ne?” dercesine baktım.
Bir şey söylemek yerine birkaç adım attı şövalyeme doğru, o an anladım çalışmalarımdan bahsettiğini.
Bir refleks olarak atladım önüne ve kollarımı kaldırdım. Çatık kaşlarıyla bakışlarını yüzüme indirdi. “Bakacağım sadece.”
Başımı iki yana salladım ağır bir ifadeyle. Bakamazdı.
“Pffft,” diye bir ses çıkardı başını çevirip çalışma masama doğru yürürken, ardından çantasını kenara bıraktı içinden tabletini ve bir tarih kitabını aldıktan sonra. “Tamam. Konuyu seçip başlayalım direkt.”
Yani bir an önce başlayıp ilerlemek ve def olup gitmek istiyordu. Harika. Ben de başka bir şey istemiyordum zaten.
Rafta şarjda duran tabletimi ve kalemini yanıma alıp sandalyeme oturdum, köşedeki pufu ayağıyla iteleyerek yanıma getiren Gazel’e bir bakış atarak. Tabletimin notlar kısmına, ona aklımdaki fikri aktaracak bir şablon çizdim ve ekranın beyaz ışığında soğumuş bir fincan kahveyi andıran gözlerinin onaylarcasına kırpılmasını izledim bir süre.
Seçebileceğimiz konuları not alarak eleme yöntemiyle ilerledik. Tarihte yer edinen bir olayı gerçeklere sadık kalarak romanlaştırmamız gerekiyordu birlikte, ardından Edebiyat ve Tarih hocalarının belirlediği bir saatte boş bir sınıfta onlara sunum yapacaktık. Gazel’in notlarından haberdardım, benim gibi o da ilk 10’da kalıyordu her zaman sınavlarda. Projede onunla ortak olmak bu yönden avantajlıydı; beklentilerim yüksekti ve iyi bir not alacağımızı biliyordum böylece. Kendi üzerine düşen kısmı savsaklamayacak ve elinden gelenin en iyisini ortaya koyacaktı.
Mezun olmak için gün sayıyordum. Bu şehri terk etmek ve yurtdışına gitmek istiyordum. Benim için ülkeden çıkmak bile yeterli değildi.
Neden o çocuklarla kavga ettin?
Yaklaşık iki saat sonra hava tamamen karardığında ve kendi iş bölümümü tamamladığımda, tabletinden İtalyanca bir makale araştıran Gazel’in önüne doğru tuttum tabletimin ekranını. İşaret dili bilmediğinden, onunla iletişime geçmenin tek yolu yazmaktı.
Kahve gözler bir saniyeliğine ekrana baktıktan sonra üzerime çevrildi. Pufumda otururken komik görünüyordu açıkçası. Boyu 1.90 civarıydı ve uzun bacaklarını kırarak dirseklerini dizlerine yaslamıştı, arada bir ileri bir geri yürüyüp durmuştu odamda ve pufumda ne kadar rahatsız olduğunu belli etmişti aslında ama ona çalışma sandalyemi verecek ya da yatağıma uzanmasını teklif edecek değildim.
Kalın dudaklarını birbirine bastırdı bakışları birkaç saniye yüzümde gezinirken. “Bir süredir kafalarını kıracak bir neden arıyordum diyelim.”
Gözlerimi ardı ardına kırpıştırdım düşünceler, vagonlar gibi birbirine bağlanıp yola çıkarken zihnimin içinde. Raylar henüz yağlanmıştı ve tren yola çıkmaya hazırdı, düdüğü çalıyordu. Gazel Hanvezir, çocukları dövmeye zaten yer aradığını ve benim yalnızca ona bir neden verdiğimi söylüyordu.
Anladım, dercesine başımı salladım bir müddet. Ardından dikkatim dağıldı ve masamın alt çekmecesini açıp zulamdan bir paket almak istedim; son jelibon paketini birkaç gece önce uyuyamadığımda kitap okurken bitirdiğimi tamamen unutmuştum o ana dek ve resmen ağzım sulanmıştı.
İnsanların stres gibi başa çıkamadıkları duygular kafalarını esir aldığında yapmak istedikleri şeyler olurdu, benimki midemi jelibonla doldurmaktı muhtemelen. Eskiden olsa spor yapmak diyebilirdim çünkü kendimi spor salonuna kapatıp aklımı kaybettiğim bir dönem vardı ama belimi incittiğimden beri doğru düzgün eğilmiyordum bile.
“Ne arıyordun da düştü yüzün?”
Gazel’in hemen yanımdaki varlığını nasıl bu kadar kolay unutabildiğime dair bir fikrim yoktu o an. Tabletini kapatıp masanın üzerine bıraktı ve bana bir cevap bekler gibi baktı. Elbette cevap bekliyordu. Bir soru sormuştu. Ne arıyordun da düştü yüzün?
Birkaç saniye bomboş bakışlarla yüzünü izledim, ona nasıl bir cevap vermem gerektiğini düşünürken. Genelde bunu yaptığımda insanlar dikkatimin dağıldığını ve daldığımı düşünüyor, beni dürtüyorlardı ama Gazel saniyeler boyunca öylece bön bön suratını izlememe izin verdi. Çünkü ona ne söyleyecektim ki? Çocuk gibi jelibon istediğimi mi? Küçükken annem izin vermediğinden, büyüyünce yatağımın altını ve dolapları küçük meyve sulu ayıcıklarla doldurduğumu mu? Onları bir şekilde duygusallığımla başa çıkmak için kullandığımı mı? Bir tür uyuşturucu gibi.
Tabletimde not aldığım sayfanın köşesine bir cümle yazdım, ben yazarken okuyordu.
Beş dakika markete gideceğim.
Bir anda ayaklandı o an. Başımı öyle dik kaldırmak zorunda kalmıştım ki şaşkınlıkla ceketini giyişini izlerken. “Gidelim.”
Belki onun da canı atıştırmalık çekmişti, her ne kadar paketli gıdalar tüketmiyor gibi görünse de. Daha fazla ne çalışabilirdik bugün bilmiyordum. Dönüş saatimize kadar annemler gelebilirdi ve her ne kadar Gazel Hanvezir’i evde benimle görmeleri sosyal hayatımın aile içindeki itibarı açısından iyi olsa da… Onunla görünmek istediğimden emin değildim.
Görünmek istediğimden emin değildim.
Göründüğümde birilerine, başıma ne geldiğini biliyordum çünkü. İtilip kakılmaya çalışıyor sessizliğimden dolayı ve karşılık verdiğimde bedelini ödüyordum. Ailenin kara koyunu gibi bir şeydim. Zaten kaç kişi işaret dili biliyordu ki? Görkem, biraz… Biraz da dedem. Bu kadar. Annemler hiçbir zaman gerçekten öğrenmek için bir çaba göstermemişlerdi. İstesem konuşabileceğimi düşünüyor ve beni zorluyorlardı. Çoğu zaman tam da bu yüzden reddediyordu babam benimle konuşmayı ve annem de bu yüzden üzerime gelmekten çekinmiyordu belki de; beni yeterince zorlarsa konuşacağımı düşündüğünden.
Çünkü çıktığı olmamış değildi birkaç kelime ağzımdan özgürce.
Ağlamıştım ben de hüngür hüngür o gece. Nasıl? Nasıl kurtulabilmişti harfler yan yana, intihar etmeden dudaklarımın arasından bir gece yarısı öylece? Mucize miydi bu? Lanet miydi? Cevabı bilmiyordum. Zaten bilmediğimden, savrulup duruyordum.
Gazel Hanvezir’in, yağmurun ıslattığı kaldırımlarda bıraktığı adım sesleri toktu. Elleri okul pantolonunun cebinde, durgun bakışları yeri izlerken takip ediyordu beni sessiz ve ıssız sokakta. Saat kaçtı bilmiyordum, ne kadar süredir çalıştığımıza dair bir fikrim yoktu ama Hülya ablanın marketi açık olmalıydı. Hülya ablanın marketi her zaman açık olurdu.
“Nereye gidiyoruz?”
Omzumun üzerinden bana bunu cidden neden sorduğunu sorgular gibi ona bir bakış attım, ardından önüme döndüm. Birkaç saniye zonra “Pardon,” diye mırıldandı kendi kendine. “Markete. Doğru. Söylemiştin. Açık olduğuna emin misin peki bu saatte?”
Hülya abla açıktır.
Gazel’e telefonumun ekranını gösterdiğim birkaç saniye boyunca ekranın ışığıyla aydınlanan yüzünü izledim, ardından ikimiz de önümüze döndük. Bana bakmadığı zamanlarda yüzünü izlemek kolaydı ama ne zaman bakışlarını üzerimde hissetsem sırtıma yüzlerce kiloluk yük biniyormuş gibi hissediyordum.
Annemlerin ne zaman döneceğini bilmiyordum ama eğer evde Gazel Hanvezir’i benimle ders çalışırken bulurlarsa kesinlikle asosyal olduğum şüphesinden tamamen kurtulmalarını sağlardı bu, yani iyi bir şeydi aslında. Belki de bilerek Gazel’in benimle geç saate kadar çalışmasını sağlayabilirdim. Belki de projeyi tamamladığımız tüm süre boyunca odamda çalışmayı teklif etmeliydim.
Markete girdiğimde örgü, bej bir hırka giymiş; saçlarının yarısı ağarmış, ellili yaşlardaki bir kadın kasanın arkasındaki ekrandan kısık sesle bir film izliyordu. Askılardaki jelibonlardan ayıcık olanların hepsini toplayıp tezgâhın üzerine bıraktıktan sonra dönüp buzdolabından bir içecek alan Gazel’e bir bakış attım. Ardından paketleri sayıp ücreti topladıktan sonra kartımı okutmam için pos cihazını uzatan kadına. Kısa bir beep sesinin ardından tezgâh arkasından uzatılan poşete dolduruyordum paketleri.
Gazel bir şişe soda ve kakaolu ayıcık şeklindeki bisküvilerden bir paketi tezgâhın üzerine bıraktığında neredeyse gülecektim fakat ifademi korudum. Koskoca adam kakaolu ayıcık bisküvilerden mi yiyordu?
“Bir paket de…”
Gazel bir sigara markası söylediğinde kulaklarım markayı doğru seçemedi, yaşlı kadın da üzerimizdeki formadan dolayı temkinle gözlerini kısarak baktığında Gazel kimliğini çıkartıp gösterdi. Hepimiz bir sene hazırlık okuduğumuz için son sınıfta 19 yaşına girmiş oluyorduk.
“Sizi de neyle besliyorlarsa artık oğlum, formanı görmesem sormazdım bile,” diye söylendi yaşlı kadın gözlüklerini takarak raflardan bir paket sigara verdiğinde. “Maşallah. Kardeş misiniz?”
Kaşlarım çatıldı. Benzemiyorduk bile.
Gazel nefesinin altından güldü “Hayır,” derken. “Gerçi,” diye mırıldandı gözleri şüpheyle üzerime dönerken. “Tanıdık sanmıştım aslında… Tüm marketler kapanmışken açık olduğunuzu bilerek beni buraya getiren Talya’ydı—“
Zavallı kadın gözlüklerini yeniden takarak bana, beni tanımaya çalışarak bakmaya başladığında daha fazla bu işkenceye katlanmak istemediğim için kapüşonumu kafama geçirerek ayrıldım marketten. Islak kaldırımlar üzerinde hızla ilerleyen adımlarım aceleciydi.
“Hey!” diye seslendiğini duydum arkamdan, hızlıca ödeyip çıkmış olmalıydı. “Bekle—“ Her ne kadar ondan önce ayrılmış ve aceleci adımlar atıyor olsam da kabul etmeliydim ki, iki metreye yakın bir erkeğin normal bir adımıyla denk değildi asla benim koşar adımlarım. “Daha önce buraya hiç gelmedin mi cidden?”
Kolumu tutup beni durdurduğu an, yoldan bir arabanın geçeceği tuttu bu yüzden avucu bileğimi kavrarken beni kaldırıma çekmişti. Başımı kaldırıp ona bakmadan temasımızı sonlandırıp önüme döndüm ve yeniden eve yürümeye başladım. Sonsuza dek sorular soramazdı değil mi? Eninde sonunda susardı.
“Yeni de taşınmadınız. Kadın mahalledeki herkesi tanıdığını söyledi, seni hiç görmemiş. Görse gözlerini unutmazmışmış. Ne var ki gözlerinde?” diye söylendiğini duydum arkamdan ama herhangi bir tepki vermeden yürümeye devam ettim.
Tam evin bahçe kapısına ulaşmıştım ki yeniden kolumdan tuttu ve kapıyla arama girerken hareket sensörü yüzünden yanan lambanın altında, bir kez daha aynı soru döküldü dudaklarından. “Ne var ki gözlerinde?”
Ona söyleyecek hiçbir şeyim yoktu. Verecek bir cevabım da yoktu. Neye öfkelendiğini de anlayabilmiş değildim hatta. Bu yüzden bu sefer çekip gitmeden, kolumu bile çekmeden öylece yüzüne baktım çatık kaşlarımın altından. Neyi bilmek istiyordu? Nasıl bir ruh hastası olduğumu mu? Birinden hoşlandığımda ne kadar zavallıca çabalarla hayatlarının bir parçası hâline gelmeye çalıştığımı mı? Dilendiğimi mi neredeyse sanki benim bir hayatım yokmuşçasına yaşayacak ve sadece, bir mikrop gibi, onlarınkine tutunursam nefes alabileceğime bir şekilde kendimi inandırdığımı mı bilmek istiyordu?
Nasıl aklımı kaybettiğimi mi öğrenmek istiyordu?
Ne mi vardı gözlerimde?
Hiçbir şey. Hiçbir şey yoktu.
Göğsümde de öyle.
Nihayetinde koyu kahvelerinden çekebilecek kadar soğuduğunda içim, nabzımı düzenleyebildiğimde; kolumu çekip telefonumu çıkardım ve hızlıca ekrana yazdıklarımı okuması için yalnızca birkaç saniye tuttum yüzüne.
Ben insanları tanırım.
İnsanlar beni tanımaz.
O yüzden birine adımı verirken dikkat et.
Çünkü onlar için hiçbir anlam ifade etmiyor.
Ardından anahtarımı kilide soktum ve tek bir tıkla açılmasını izledim kapının; ışıklar açıktı, köşede Görkem’in okul çantası ve montu vardı. Dahası, girişten sesler geliyordu o an.
“Doğru konuş benimle Argün!” diye bağırdığını duydum annemin, daha kapıyı açıp içeriye bir adım bile atmamıştım ama birbirlerine öyle bir bağırıyorlardı ki kapının ardından duymadığıma şaşırmıştım.
“Yalan mı? Sen yeterince iyi bir anne olsaydın, dizini kırıp evinde oturup çocuğunla ilgilenseydin o kokoş arkadaşlarınla davetten davete koşmak yerine; kızın şu an bu durumda olmazdı! Sesi içine kaçtı bildiğin, ilgi için yalvarıyor! Anasını tut kızını al!” Babamın öfkesi alev alevdi her zamanki gibi, bir kere zehri kanına karıştığında kimi yaktığını umursamıyordu asla. Görkem neredeydi? Duyuyor muydu bunları?
Kapıyı geri kapattım. Sesini duymuş olabilecekleri ihtimali umrumda değildi. Odamda olduğumu düşünüyor da olabilirlerdi sonuçta her zamanki gibi ve kavgalarını duymamda bir sakınca görmemişlerdi nasıl olsa. Ne şimdi ne başka bir zaman. Ayaklarım dikildiğim yerde 180 derece geriye döndüler bir an önce bulunduğum yeri terk etmek için ama başım eğik, doğrudan ilerleyeceğimi sandığım yol doluydu; kıs kıs güldüğü bir andı hayatın, o an bana. Çünkü hemen yanıbaşımda biricik kuzenimin beni buzdan bir kaleymiş gibi sağlam, yıkılmaz gördüğü en yakın arkadaşı vardı ve çok değil bir saat içerisinde bir de değil tam iki kez aslında ne kadar acınası bir hayatım olduğunu görmüştü.
Başımı göğsüne çarpmıştım ki hayali bir tokat indi yüzüme, varlığını yeniden hatırlarken o an. Başımı kaldırdım ve şaşkınlığını gizleyemediğim gözlerimle baktım yüzüne. Ardından bakışlarımı kaçırdım ve utançla yanından geçtim elimdeki içi jelibon dolu poşetle.
“Nereye?” diye seslendi çiselemeye başlayan yağmurun altında, basamakları tek adımda inerek peşimden gelirken.
Bilmiyorum. Cehennemin dibine gitsem iyidir buradan.
Cehennemin dibi bir sokak ötede.
Cehennemin dibi dolu Talya.
Tam dönüp sokaktan aşağı, ne zaman öfkelensem saatlerce yürüdüğüm rotayı yürümeye başlayacaktım ki Gazel’in bir anda bileğimden yakalayıp “Gel buraya,” diye homurdanarak beni köşeye park ettiği arabasına doğru sürüklemeye başlamasına öylece izin verdim. Aracın kilidini seri bir şekilde açtı yolcu koltuğuna uzanırken, beni araçla kendi arasında bıraktığından otomatik bir şekilde oturdum içeri istemsizce. Hafifçe çatık kaşlarımın ardından bakıyordum yüzüne ki kapıyı üzerime kapamadan hemen önce bir suratıma baktı, neredeyse sinirlendiğini söyleyecektim ama daha çok benim sinirli olmamı bekliyormuş da dumura uğramış gibi bakıyordu bana. Bu lafları ilk defa duyduğumu zannediyorsa yanılıyordu.
Çok daha ağırlarını işitmişti kulaklarım.
Belki konuşamıyordum, hayır ama sanki açığı kapamak istercesine canla başla duyuyordu kulaklarım. Her bir iğnelemeyi, her bir dedikoduyu arka masalardaki, her bir sitemli soluğu… Her birini.
Gazel kapıyı üzerime kapattığında öylece önüme bakıyordum. Cep telefonum çalmaya başladığında ceketimin cebinden çıkarıp annemin aradığını gördüğümde meşgule attım. Aynı işlemi, ısrarlıca gelen ikinci aramada da yapıyordum ki hemen yanıma geçip oturan Gazel telefonumun ekranına bir bakış attıktan sonra emniyet kemerini takıp aracı çalıştırdı. “Emniyet kemerini tak,” diye mırıldandı tek hamlede iki aracın arasından çıkarken, tekerlekle ıslak asfaltta kaymak gibi kayıyordu.
Hiçbir cevap vermeden emniyet kemerimi taktım, ardından poşetteki paketlerden birini alıp açtım ve ayıcıkları teker teker çiğnemeye başladım zevkle. Önce yeşilleri. Sonra kırmızıları. Şansları varsa turuncu ve sarıları.
Gazel eğer şahit olduğu bu durumu bir sır olarak saklamayı seçmez ya da pek sevgili arkadaşlarına atlatmayacak kadar önemsiz bulmazsa canım sıkılabilirdi. Tayga zaten, aile yemeklerinin her birinde gerek beni yok sayarak gerekse rahatsız olduğum konuları gündeme getirerek canımı sıkmanın bir yolunu buluyordu; bir de anne ve babam tarafından evde nasıl bir psikolojik şiddete maruz kaldığımı ya da aslında ne kadar zavallı bir asosyal olduğumu öğrenirse daha ne kadar yaratıcı yöntemler bulabilirdi düşünmek bile istemiyordum.
Ona karşı hiçbir kozum yoktu. İkimiz de Vasilyev vârisiydik ama topladığı sertifikalar ve notlarıyla benden bir adım önde olduğu ortadaydı. Üstelik konuşabiliyordu. Bense henüz kriz geçirmeden evet bile diyemiyordum cevabı bariz belli bir soruya.
Gazel’i tehdit edebilecek hiçbir şeyim yoktu elimde.
Var.
Var-dı.
“Nereye gittiğimizi sormayacak mısın?”
Kırmızı ışıkta durduğumuzda ceketinin kolunu sıvamış ve dirseğini koltuğa yaslamış, baş parmağıyla hafifçe kaşını kaşıyordu. Birkaç saniye öylece ona baktım, ardından bakışlarını nihayet üzerime çevirdiğinde omuz silkerek cevabımı vermiş oldum. Aslında şey demek isterdim, şu an her yer buradan daha iyidir eminim.
Her yerden daha da iyi bir yer vardı. Artık yok.
Geçmişi düşünüp kendime acı çektirmeyi bırakmam gerekiyordu ama tüm zararlı alışkanlıklarımı bir anda terk edemezdim. Çok stresli olduğum zamanlarda hâlâ sigara içiyor ve uyuyamadığım bazı geceler hâlâ babamın İskoç viskisini shot atmak için elimde bardakla çalışma odasına giriyordum mesela.
“Umrunda değil mi? Yoksa herhangi bir yer buradan daha iyidir diye düşündüğünden mi?” diye mırıldandı kaşlarını hafifçe kaldırıp indirirken, her ne kadar sonuna bir soru işaret konulsa da soru sorar gibi söylememişti. Sesli düşünüyordu sanki.
Trafik lambası yeniden yeşile döndüğünde ayağını frenden çekti. “Neden kuzeninle takılmıyorsun okulda? Yalnız kurt musun sen?” diye mırıldandı ardından. Ne çok soru soruyordu. Dönüp ona ters bir bakış attığımda neredeyse kıvrılırken yakaladım dudaklarını. Her ne yapmaya çalışıyorsa beni sinirlendirmekten başka bir işe yaramıyordu ama eğer bir tepki alabileceğini sanıyorsa çok yanılıyordu.
“Bana gidiyoruz bu arada, merak ettiysen eğer,” diye mırıldandı en sonunda, sessizliğin ortasında. Gözlerimi pencereden kayıp giden sokak lambalarından çekip bir kez daha onun üzerine çevirdiğimde ciddi olup olmadığını kontrol etmeye çalışıyordum ama boş bir kabuk gibi görünen gözlerini yola sabitlemişti, şakaya vurmayacaktı bu sefer.
Gazel Hanvezir’in evine gitmek istemiyordum.
Babasını tanıyordum. Ushan Hanvezir. Ülke genelinde bilinen ve çoğunlukla skandal davalarla astronomik ücretler karşılığında ilgilenen, piyasa değeri milyonları bulan bir hukuk bürosu vardı; kendini işiyle öyle bir boğmuştu ki ikinci çocuğu küçük Lara’nın doğumunun hemen ardından ne kadar derin bir depresyona düştüğünü fark edememişti sevgili eşinin. Hülya Hanvezir yıllar önce kendini asmış olsa da, gidişinin yarattığı yıkım Hanvezir ailesinde devam ediyordu. En azından ülkenin en çok satan magazin dergisinin geçen ay çıkan sayısında bir köşede böyle yazıyordu, şirketten kovulan ve ismini vermek istemeyen bir çalışanın verdiği röportaja göre.
Peki bu ölüm neden mi hâlâ Türk magazininde yer bulabiliyordu kendine?
Çünkü biri, bunca yıl yalnızca tedavisi bulunmaz bir hastalıktan öldüğü söylenen Hülya Hanvezir’in aslında intihar ettiği gerçeğini medyaya servis etmişti altın tabakta.
O kadının hayaleti kapıda karşılardı beni daha adımımı atmadan evine.
Gazel Hanvezir’in evine gitmek istemiyordum.
Garajın dev kapısı otomatik açılmaya başladığında biraz olsun hava alabilmek için pencereyi hafif açtım, kadrajıma giren müstakil evin ışıkları bana itiraz etmek için çok geç kaldığımı fısıldıyordu sanki. Salondaki kavgayı umursamadan odama çıkmalı ve koridorda Gazel’le karşılaşan ailemi anın şokuyla öylece ortada bırakmalıydım belki de, böylece şu an Hanvezir’in arabasında evinin garajına girmiyor da olurdum.
Bazen çok geç çalışıyordu kafam.
Yorumlar
Yorum yapmak için giriş yapmalısın.