Serçeler Ağladığında
Serçeler Ağladığında
3. SESSİZLİK
518 12

ÜÇÜNCÜ BÖLÜM


“SESSİZLİK”

 
 
Sessizliğin seni öldüreceğini düşünüyorsan yanılıyorsun.

Bazı insanlar bir cevabı, herhangi bir tepkiyi ya da gözlerinin içine bakılmasını bile hak etmez. Yabana attıkları kalbini, aklını, gururunu bırak kilitlemeyi; kapatmayı bile düşünmedikleri kapılar ardında duyacağından emin, acımasız sözleriyle paramparça ettiler. Pişirilmeye hazırlanan birkaç parça et gibi terbiye ettin kendini sen de. Bir daha asla.

Benim bir şeyleri kendime öğretme şeklimle sen başa çıkamazsın.

İlk seferi hatırlıyorum. Küçük yaşıma rağmen. İnsanlar ilklerini unutmazlar. Mutfakta yiyecek tatlı bir şeyler arıyordum annemler eve gelmeden önce. Dadım ve yardımcı kadın çıkalı on dakika oluyordu, Görkem yatağında uyuyordu ve ailem gecikmişti. Normalde bu kadar şeker yemem yasaktı ama bir dilim daha çikolatalı kek alsam ne olurdu ki? Belki televizyon kumandasını bulursam, şifresi olmayan kanallardan birinde bir çizgi film bile yakalayabilirdim.

Kek dilimlenmiş, bir saklama kabının içinde üst raflardan birine konulmuştu ama. Bunu biliyordum. Bu yüzden sandalyeyi ittirerek tezgâha yasladım ve üzerine tırmandım. Tam o sırada gözümü alan ışık, bir arabanın uzun farlarıydı bahçeye giriş yapan; eyvah, çünkü ailem gelmişti. Bir dilim keki cebime saklayıp yukarı koşabilsem bile ortalığı temizlemeye vaktim olmazdı. Çoktan kaybetmiştim.

Bu yüzden dolabın kapağını kapatıp sandalyeyi yerine geri sürükledim ama mutfaktan çıkacak yeterli zamanı bulamadım. Hasta olduğumu bildiklerinden yalınayak mutfakta yakalanırsam söyleyebileceğim hiçbir şeyim yoktu, hele de bu bahaneyle günlerdir okula gitmeyi reddediyorken.

Alt dolaplardan birindeki boşluğa kendimi sıkıştırıp kapağı üzerime kapattım ben de.

“Teklifi kabul etmediler,” diye homurdanarak mutfağa girdiğini gördüm babamın, dolap kapaklarının arasından. Kravatını gevşeterek gömleğinin üst iki düğmesini açtı ve avuçlarını orta tezgâha yasladı. Fazlasıyla stresli görünüyordu. Ama benim babam bir süperkahramandı. Bu yüzden hangi konu hakkında stres olduysa olsun, eminim ki hallederdi.

“Sıkma canını, teklif kusursuz hazırlanmıştı. Eminim o Adelardi şeytanlarından birinin parmağı vardır. Bir dahakine kirli paralarını ihalelere karıştırmalarına izin vermemeliyiz—“

Sert bir yumruk sesiyle birlikte yerimden sıçradım o an, ellerimi sıkıca ağzıma kapamasam muhtemelen boğazımdan kopan çığlığı duyarlardı ve kendimi ifşa etmiş olurdum.

“Nasıl olacakmış o? Abimden yardım mı alacağım bir de? Bunu mu imâ ediyorsun Alâ!” Babamın duvara yumruğunu geçirdiğinden habersiz, kanlanmış parmak boğumlarına hipnotize olmuş bir şekilde bakarken o kadar hızlı nefes alıp veriyordum ki kalbimin duracağını düşünüyordum. “Ne zaman sert duvara toslasak, derdin aynı! Abine git Argün, babana git Argün! Benim onlara ihtiyacım yok ama senin bu kadar çok varsa o zaman iki kelime konuşmaktan aciz işe yaramaz kızınla birlikte tasını tarağını toplayıp gidebilirsin!”

Kelimeler, soyut şeylere örnekti. Kelimeleri ellerinle tutamazdın. Kelimeleri alıp insanlara fırlatamazdın; bir bıçak gibi, göğüslerine saplayamazdın. Öyleyse nasıl fiziksel bir darbeye, yaraya denk; acıtabiliyordu kelimeler? Binlerce iğnenin aynı anda girdiğini hissetmiştim tenimden içeri, burnum henüz bir yumruk yemiş gibi sızlıyor ve gözlerimden aşağı yaşlar alev sıcaklığında boşalıyordu cayır cayır yanıyormuşum gibi.

Dolabın içinden, kimseye yakalanmadan çıkıp odama döndüm o akşam. Ertesi gün gıkımı çıkarmadan okula gittiğimde ve türkçe öğretmeni soyut şeylere kelimeler örneğini verdiğinde boğazımdan yukarı yükselen kahkahalar, beni sınıf arkadaşlarımın gözünde bir yalancıya çevirdi çünkü kahkaha atabiliyorsam nasıl konuşamıyordum? Çünkü hani sesimi kaybetmiştim ben? İlgi istiyordum ben sadece. Babasının şımarık kızıydım.

Sessizliğin seni yaşatacağını düşünüyorsan yanılıyorsun.

Boğazından zehir zıkkım olup inerken soluk borunu tıkayan her ne varsa tükürmeliydin. Öksürmek sadece anlık bir rahatlama sağlar. Yalnızca birkaç ufak parçasından kurtulduğun tümörü günden güne yeniden besleyip büyütürsen usulca, seni öldürdüğü gün sonsuza dek sustuğun gün olur.

Avuç içlerime baktım. Araba ilerledikçe pencereden avuç içlerime vuran gölgeleri izledim bir süre. Çoğu zaman neyi neden yaptığımı bilirdim ve bundan pişmanlık duymazdım çünkü bana dokunmayan hiçbir hayata benim de dokunduğum olmamıştı. Gazel Hanvezir’in ne kadar acımasız ve zorba olduğunu biliyordum, gerek duyduklarım gerekse tanıklık ettiğim davranışlarıyla bana karşı. Öyleyse neden…

Bir zil sesi tüm aracın içini kapladığında Gazel aracı bahçeye çekerken “Siktir ya,” diye mırıldandı nefesinin altından, ekranda minik kuş yazıyordu.

Klasik erkek, diye düşünmeden edemedim sessiz bir soluk verirken başımı cama çevirerek. Muhtemelen bu lakabı takıldığı ama umursamadığı kızlardan birine vermişti ve şu an başka bir yerde olması gerekiyordu ama tabii ki unutmuştu. Çünkü umrunda değildi. Çünkü o bir erkekti. Kafası falan da karışıktı kesin. Hah. Birazdan aramayı kabul edecek ve çok acil bir işi çıktığını söyleyecekti, mesela amcasının düğünü için başka bir şehre falan gitmesi gerekiyordu ve tam da şu an haberi olmuştu bu sözde düğünden ama aslında benimle birlikteydi. Başka kızları da böyle mi kaydediyordu telefonuna? Başka ne gibi varyasyonları vardı bunun? Küçük Kaplumbağa? Sarı Kelebek? Kızıl Akrep?

Gazel aramayı yanıtladığında iki parmağımı göz pınarlarıma bastırarak başımı eğmiş, gelecek kız sesi için bekliyordum. Bir kız konuştu nihayet; fakat yaşı, tahminimden çok daha küçük bir kız konuştu.

“Aaaaaaaaaabiiiiiiiiiiiiiiiii!”

Nefesimi tuttum. Bu bir kız çocuğunun sesiydi ve on yaşından büyük olamazdı. Gazel’in kız kardeşi. Lara?

“Efendim abim,” diye yanıtladı Gazel. Abim deyişi kulağıma o kadar tatlı gelmişti ki alt dudağımı ağzımın içine yuvarlayıp ısırmaktan alıkoyamamıştım kendimi. Ne? Parmaklarımı dudaklarımın üzerine kapattım ve alt dudağıma sürttüm. Biz böyle şeyler yapmıyoruz dudak.

“Nerede kaldın? Hani ödevime yardım edecektin? Dersin 16.45’de bitiyordu, öyle demiştin. Saat 22.14 ve dadım dedi ki birazdan burada olurmuşsun. Ama benim uyku vaktim geldi. Ödevimle ilgili alacağın pembe kartonları getirdin değil mi? Sabah kırtasiyeciler açık olmuyor.”

Vazgeçtim. Bu çocuk en fazla yedi yaşında.

Bir an Gazel’le göz göze geldiğimizde, ne yapacağını o kadar iyi biliyordum ki; vitesi geriye alıp geri çıkarak henüz kapanmaya yeltenen garaj kapısından hızla çıktığında arkama yaslandım sadece. Kız kardeşinin kartonlarını unutmuştu.

“Kartonların hazır cimcime ama beni beklemeni istemiyorum. Uyku saatlerini geçirmemen şartıyla sinema anlaşmamızı yaptığımızı hatırlıyorsun değil mi? Mızmızlık yok,” diye cevapladı Gazel kardeşini, o kadar yumuşak ama karizmatik bir sesle konuşuyordu ki rahatsızca yerimde kıpırdanmaya başlamıştım. Sanırım sinirleniyordum. Beni buna maruz bıraktığı için. Bu yanına. “Şimdi dadını dinle, pijamalar giyilsin sütler içilsin bakalım. İyi geceler abicim.”

“Ooooooooooffffffffff…” diye tatlı bir mızmızlanma duyuldu telefonun diğer ucundan, arkadan orta yaşlı bir kadının güldüğünü duyabiliyorduk. Lara telefonu biraz uzaklaştırmıştı, ardından tekrar kulağına dayamış olacak ki sesi düzgün bir şekilde gelmeye başladı. “Şaka şaka… İyi geceler abiş. Kartonlarımı tam masamın önüne bırak ama bak! Uyanınca ilk onları göreceğim!”

“Anlaştık fıstık.”

Arka planda Lara telefonu kulağından uzaklaştırırken cilveli bir şekilde gülmeye başladığında, Gazel bir süre telefonun diğer ucunun tamamen sessizliğe gömülmesini bekledi. Ardından aramayı sonlandırdı. “Neden öyle bakıyorsun?”

Aniden bakışlarımı Gazel’e çevirdim. Arabayı işlek bir caddede kenara çekerken yüzümü inceliyordu. Ne vardı ki yüzümde? Dudaklarımı ıslattım, boğazımı temizledim ve yavaşça gevşeyen suratımdaki gerginliği hissettim o an. Çünkü bunca zamandır, kaşlarımı çatmış izliyordum Lara’nın isminin yandığı ekranı.

Küçücük kıza mı bilendin Talya? Hayır, hayır… Bilendiğim Lara değildi asla. Bilendiğim muhtemelen, abi-kardeş ilişkileriydi.

Görkem ben küçükken doğduğunda kulağıma geliyordu insanların ilk çocuğa ilgiyi azaltmayın, sendromlu olur valla sözleri ama neyden bahsettiklerine dair bir fikrim yoktu. Görkem’le birlikte büyürken ama, çok net bir şekilde hissetmiştim bu ayrımı. Ailemin saklamak gibi bir çabası yoktu. Ben okul çıkışlarında servisle eve dönüp kendimi odama kapatırken onlar sinemadan, dondurmacılardan, tiyatrolardan dönüyorlardı çünkü. Görkem’le görünmek onlar için daha iyiydi, halka daha iyi bir imaj çiziyorlardı. Görkem tatlıydı; anneminkilerin aynısı altın rengi saçları ve babamdan aldığı masmavi gözleriyle. Cana yakındı. Sosyetenin diğer bütün çocuklarıyla iyi anlaşıyordu. Keman çalıyor, parmaklarıyla saymadan çarpma işlemlerinin cevaplarını şak diye söyleyebiliyordu bu yaşında.

Bense soğuktum. Diğer çocuklardan küçüklüğümden beri nefret etmiştim, kendi kuzenlerimden bile. Derslerimde iyi olmamın tek sebebi saatlerce ders çalışıyor olmamdı. Bildiğim, oynadığım tek bir çocuk oyunu yoktu. Dış görünüş olaraksa tamamen babama benziyordum. Simsiyah saçlarım, soluk beyaz tenim ve Vasilyev olduğumu görenin iliklerine kadar hissettiği buzul mavisi gözlerimle.

Sarılmayı bilmiyordum. Nasıl sarılır insan, bilmiyordum. Biri öğretmişti. Öğrenmiştim sonunda. Öğrenmiştim öğrenmesine de…

Gözlerimi kırpıştırarak önüme döndüğümde bilmiyorum dercesine başımı iki yana doğru salladım Gazel’e. “Şu kırtasiyeye gireceğim iki dakika, geliyor musun?” diye sordu bakışlarıyla hemen kaldırımın önündeki dükkanı gösterirken. Ardından yarımağız güldü. “Gerçi, sen bu gece benimle nereye gitsem gelirsin gibi de… Neyse.”

Başımı öyle sert bir şekilde kaldırıp ona öyle bir nefretle baktım ki o an, kalbime kan pompalayan damarlardan bir anda zehir akmaya başlamıştı sanki. Gazel’in kalın dudakları aralandı, “Ne anladın?—” diye sordu ama emniyet kemerimi çıkarıp hiddetle çıktım arabadan, cevap vermeyecektim.

“Ne?” diye seslendi arabadan çıkarken ama ben, arkama bile bakmadan önüme bile bakmadan dükkanlardan birinden içeri girdim. Gerçekten söylediğinin nerelere çekilebileceğini bilmiyor muydu? Gerçekten bir kez olsun düşünmeden mi konuşuyordu? Gerçi sen bu gece benimle nereye gitsem gelirsin gibi de… Neyse.

Erkeklerden nefret ediyordum. Hep nefret etmiştim. Çoğunun neyi neden yaptığına dair bir fikri yoktu. Çocukken kendilerini büyük hissetmek için kendilerinden zayıf ve ezik konumuna düşürdükleri sınıf arkadaşlarını dövüyorlardı, hormonları bastırdığı gibi kendilerini spor salonlarına kapatıp pazılarını şişiriyor ve kollarına süs gibi durup üzerlerinden kendi egolarını tatmin edebilecekleri güzel bir kızı takıp bir süre sonra doğru düzgün ayrılmaya cesaretleri olmadığı için aldatıyor ya da hiçbir dürüst açıklamaları olmadan ayrılıyorlardı çünkü her şey onlar için bir oyundu. Her zaman öyleydi. Bir video oyunu. Sürekli level atlamak istiyorlardı sadece. Zavallılardı. Utanç verici davranıyorlardı.

Hiçbirini samimi bulmadığım için köşeme çekilerek lezbiyen o dedikodularına kulak asmamıştım bunca zaman. Sonra bir gece… Neden ben? Kalırsan eğer. Bilmiyorum. Kal. Kal. Kal. Fantastik sever misin? Sana bir hikaye… Dinliyorum. Neden beni seviyorsun bu kadar? Puştun tekiyim… Kendinle tanıştın mı sen hiç?

Kendinle tanıştın mı sen hiç?

İçeri girdiğim dükkân, ahşap ve bitkilerle dizayn edilmiş bir kafeydi. Masalarda sohbet edip ders çalışan insanların arasından geçerken hiçbirinin yüzü tanıdık değildi ama yeterince iyi bakmadığın yüzlerin hepsi tanıdık gelebilirdi insana. Hikayen kiminle bilmiyorum ama umarım duymam, diye düşündüm kafamın içinde, masaların arasından geçerken. Duvarda bir dart tahtası, yanında The Boys posteri vardı ve hemen önümdeki masanın kenarında uyuyan bir Golden Retriever vardı. Umarım görmem. Umarım hiç var olmamış gibi çıkar ve kaybolursun hayatımdan.

Hiç beklemediğim bir anda kendimi kasanın önünde bulduğumda sipariş vermeden oradan tüymek için çok geçti, çünkü kasiyer siparişimi almak için kocaman açtığı gözlerle izliyordu beni. Ne sipariş edebileceğimi bilemeyerek vitrindeki tatlılara, hemen arkasındaki kafeye özel içeceklerin isimlerinin yazılı olduğu panoya ve ardından da çaresizce son kez kasiyerin suratına baktım.

Tam cebimden telefonumu çıkarmış, notlar kısmına siparişimi yazıyordum ki bir anda yanımda belirip gölge yapan silüet araya girdi. “İki kafeinsiz sade kahve. Birine çok az laktozsuz süt koyabilirsiniz.”

Şaşkınlıkla başımı kaldırıp tanıdık sesin sahibine baktım o an. Gazel sanki az önce resmen bana hakaret etmemiş gibi yanımda belirmiş, bir de benim yerime sipariş veriyordu öyle mi?

“Take-away mi alacaksınız yoksa kupalara mı koyayım?”
 
“Take-away lütfen.”
 
İsteyince ne kadar kibar olabildiğine inanamazsınız.

Kasiyer ödemeyi temassız alırken seslice nefes vererek telefonumu cebime geri soktum ve bir kez olsun bana bakmamış Gazel’e bir kez daha başımı çevirmeden masaların arasından ilerleyip köşedeki şöminenin duvarına yaslandım. Ellerimi cebime sokmuş, kafedeki suratları inceliyordum.

Burayı biliyordum. Daha önce duymuştum yani. Başka bir okul ve Safir’in öğrencileri ders çalışmaya hep buraya geliyorlardı. Kalabalık masalardan birlikte atılan fotoğraflar, kutlanan doğum günleri ve üflenen mumlar, yaslandığım şömine önünde hatıra fotoğrafları çekinen arkadaş grupları… Nefret etmiyordum bu kafeden ama kapısından içeri girip de burada zaman geçirmeye cesaretim yoktu. Kimse buraya tek başına gelmiyordu. Bu yüzden ben tek başıma gelirsem, yalnız olduğumu insanların gözüne sokarım gibi geliyordu.

Barista kahvelerden birini, muhtemelen sade olanı hazırlamış ve tezgâhın üzerine bırakmış, diğerine geçmişti ki tezgâhın önünde bir eli cebinde dikilen, telefonunu kontrol eden Gazel’e takıldı gözlerim. Birçok okul formasının renklerini uyumsuz ve takımları demode bulurdum fakat Safir’in lacivert yoğunluktaki okul forması çok asil duruyordu. Özellikle de erkeklerde. Gerçi bunun, formayı taşıyan erkeklerin fiziğiyle de alakalı olduğu şüphe götürmez bir gerçekti.

Geniş omuzlarına belki haddimden biraz daha uzun süre baktım. Kafenin masalarından birinde kopan gürültü dikkatini çektiğinde başını çevirip o tarafa bir bakış atışı, hafifçe çatılan kaşlarını ve oynattığı için gerilen çenesini dikkatle izledim. Yüzü bebek gibiydi. Babasının maskülen hatlarını alıp annesinin güzelliğiyle harmanlamıştı genleri. Bu hiç adil değildi.

Eğer bir sene önce, bir başkası yerine Gazel Hanvezir’le tanışmış olsaydım ve benimle dondurmacıda buluşup evinde dart atmayı öğrettikten sonra şarap ikram etseydi; haftanın sonuna dek kalbimi yedi farklı yerinden çatlamış bir şekilde avuçlarımın içinde, Safir kantininde, dizlerimin üzerinde geri alırdım hiç şüphesiz. Kuzenimle birlikte katıldığı sosyete etkinliklerinde yanımdan bir hiçmiş gibi her geçişinde bu sefer, kalbim çatladığı yerlerden can sızdırırdı. Canımı sızdırırdı.

Gazel Hanvezir böyle görünüyordu işte benim gözümde.

Telefonumun cebimde titreştiği sırada Gazel, elinde iki karton kahveyle bana doğru yürüyordu ki gözlerimi yüzünden çekemedim bu yüzden mesajı kontrol etmedim. Kartonlardan üzerinde süt seçimi kutucuğunda laktozsuz işareti olanı bana uzattığında sorgularcasına tek kaşımı kaldırdım ama fark etmemiş gibi karton bardağı elime tutuşturup başıyla dışarıyı işaret etti. Bir şey söylemeden peşinden ilerlemeye başladım. Bana iyi gelmediği için kahvemi her zaman kafeinsiz aldığımı ve laktozsuz sütlü içtiğimi bilecek hâli yoktu. Seçeneğimiz olsun diye birini sütlü almış olmalıydı. Ya da karıştırmıştı. Her neyse, bu saatte kafeinsiz tercih ettiği için onu tebrik edebilirdim.

Dükkânın kapısından çıktığımızda kaldırımın ortasında bana doğru dönerek adımlarımı yutmamı sağladı, öylece karşısında dikildim. Gözleri karanlıkta oldukça kahverenginin oldukça koyu bir tonu gibi görünüyordu. “Ne anladın bilmiyorum ama dürüstçe söylüyorum,” dedi dilini alt dudağına değdirdikten hemen sonra. “Seni incitecek bir şey söylemek istemedim—“

“Gazel!”

Bir bıçak gibi kesti oksijen sanki o an, soluk borumu. Altın sarısı saçlar, ben başımı çevirene dek çoktan kadrajıma girmişti bile; üzerinde kahverengi kürklü bir kaban ve okul forması vardı. Sanki üzerine göre dikilmiş, renkleri kendi paletine göre seçilmiş gibi duran okul forması. Şekerli parfüm kokuyordu her zamanki gibi, muhtemelen birkaç dal sigara içtikten sonra her zaman yaptığı gibi vücut spreylerinden birini üzerine boca etmişti.

Leyla beni tamamen yok sayarak sıcak mavi gözlerinin ardından Gazel’in boynuna atladığında, bir adım geri çekilerek avucumda kalan telefonumu sıktım. Tanıştıklarını bilmiyordum.

Leyla cilveli sesiyle, Gazel’in ona tek koluyla bile cevap vermediği sarılışını “N’aber? Uzun zaman oldu seni ortamlarda görmeyeli,” diyerek sonlandırırken Gazel’in yüzünde tek bir mimik yoktu. Belki de başarısız bir flört girişimiydi. Ya da sadece cümlesi bölündüğü için tadı kaçmıştı. Leyla’dan hoşlanmıyor olabilir miydi? Ama bu mümkün değildi. Bütün erkekler Leyla’dan hoşlanırdı. Leyla geçen sene, bundan emin olmak için babasının ona avukata havale etmesi için verdiği parayla kendine bir çift yeni arkadaş satın almıştı. Göğsündeydi ikisi de.

“İyi, aynı devam,” diye cevapladı Gazel onu, bakışları ikisini izlediğim beş karış suratıma dönerken. Ardından Leyla’ya bir bakış attı ve “Aslında bizim bir işimiz var, o yüzden şu an gitmemiz gerekiyor,” diye devam etti. Kesinlikle Leyla’dan hoşlanmıyordu. Ya da kırtasiye birazdan kapanacaktı ve gerçekten o kartonlara ihtiyacı vardı, iyi abi statüsünü koruyabilmek için.

Leyla’nın plastik gülümsemesi otomatik olarak üzerime döndüğünde, o an beni henüz fark ediyormuş gibi ağzını beş karış açtı ve nereden geldiğini anlamadığım bir sevinçle boynuma atıldı. “Talya!”

Onu tanıyordum. Bizi kafenin içinde çoktan görmüştü, sadece araya girmek için doğaçlama davranması gerekmişti. Birazdan Gazel’in tepkisine göre çok yakın olduğumuzu söyleyecek ve herkesle iyi geçiniyormuş numarası kestikten sonra Gazel’den ona bir ara yazmasını isteyecek, ardından dönüp giderken son bir kez ona romantik bir bakış atmaya çalışacaktı.

Bütün çocukları ağına böyle düşürüyordu. Belki biraz da gülümseyince kısılan masmavi gözleri ve ipekten sarı saçları sayesinde.

Leyla’nın beni öldürecekmiş gibi sımsıkı sarıp sarsan kollarının arasından Gazel’e baktığımda hafifçe kaşlarını çatmış olduğunu gördüm, kafası karışmıştı muhtemelen. “Siz… tanışıyor muydunuz?”

Çünkü Leyla kadar hayat dolu bir kız ve benim gibi bir soğuk nevale ne alaka, değil mi Hanvezir?

“Tabii ki. Talya’yla ben anaokulundan beri en yakın arkadaşlarız, yediğimiz içtiğimiz ayrı gitmez!” Leyla bir kolu omzumda, geri çekilerek yanımda yerini aldığında otuz iki diş sırıtışına yan bir bakış attım. “Gerçi son zamanlarda pek görüşemedik… Malum, sınav senesi,” diye mırıldandı yapacak bir şey yok der gibi bir soluk verirken.

Ona hayır, öyle olmadı, demek istedim. Sen beni yalnız bıraktın, demek istedim. Sen yalnızca benim en yakın arkadaşımdın ama her şey kafamın içindeymiş. Sanki uydurmuşum seni. Sana bir yabancı kadar olamamışım.

Leyla, kuzenimle Gazel ve benim aramdaki bağı kafasında kurup en yakın arkadaşa oynamayı seçmiş olmalı ki;  samimiyetimizin ne derecede olduğunu belli etmek adına uzanıp elimdeki kahveden bir yudum aldı fakat yüzünü buruşturmaktan alıkoyamadı kendini o an. “Ah, bu sefer sade sütlü almışsın, huyun da değil, çok acı be kızım,” diyerek kıkırdadı. Ardından Gazel’e döndü saçlarının kulaklarının ardına flörtöz bir ifadeyle sıkıştırırken. “Neyse, ben sizi çok tutmayayım işiniz var belli. Sonra bir kahve içer miyiz?”

Gazel, elindeki bardaktan çatık kaşlarıyla bir yudum aldığı sırada nihayet sorusuyla birlikte Leyla’ya döndüğünde onu dinlememiş gibi görünüyordu. “Olabilir, konuşuruz,” dedi tok bir sesle, başıyla güle güle derken.

“Tamamdır, görüşürüz! Görüşürüz Talya!” Leyla el sallayarak uzaklaşmaya başladığı an Gazel’in sorgular şekilde kalkık kaşlarının ardından ona baktığını görüp başımı omzumun üzerinden çevirdim, takiben Leyla tam da tahmin ettiğim gibi son bir kez dönüp flörtöz gözlerle Gazel’e baktı ve dükkânın içinde kayboldu.

Nefret ediyorum.

“Arkadaş olduğunuzu bilmiyordum,” diye mırıldandığını duydum Gazel’in, önüme döndüğümde gözleri üzerimdeydi. Ben de hâlâ arkadaş olduğumuzu bilmiyordum, demek yerine omuz silktim. “Kahveyi nasıl içtiğini bilmiyor ama,” diye devam ettiğinde karton bardağımın üzerindeki ruj lekesine çatık kaşlarımla bakıyordum ki, başımı kaldırıp kahveleriyle göz göze geldim. Sen nasıl biliyorsun? “Yediğin tek şeker o torbandaki ayıcıklar, değil mi?” diye sorarken bakışlarıyla arabada kalan poşeti imâ ediyordu. “Yemekhanenin yemekleri İstanbul’daki çoğu restorana taş çıkartacak kadar iyiyken evden hazır yemek getirip kereviz sapı kemiren bir tek sensin.”

Dudaklarım şaşkınlıkla aralandı, öyle ki neredeyse elimdeki kahve bardağını düşürüyordum. Yüzünden kaçırdığım bakışlarımı boşluğa sabitleyerek tüm bunları bilmesine bir sebep aramaya çalışıyordum ki, “Tayga bahsetmişti, bağışıklık sisteminin çok zayıf olduğundan,” diyerek her şeyi açıklığa kavuşturdu. Yeniden göz göze geldik. Bekle. Zorba kuzenim arkadaşlarına benden mi bahsediyor?

“O kız, arkadaşın değil,” diye devam ettiğinde, bütün ateşin boynumdan yukarı nüksettiğini hissettim. “Olamaz. Ağzından çıkan tek bir kelime samimi değil. Sense gerçeksin. O yüzden kendine gerçek arkadaşlar bul.”

Hayat komik.

Kendi kendine seçip defterlerini mürekkebinle bıçakladığın ve üzerinde sayfalarca anlattığın anlaşılmazlık, keder, kördüğümün gölgesi olan o kelimeler bir kasım akşamı bir yabancının ağzından öylece çıkabilir. Ve göğsündeki hançerin sahibi o kelimeler, ortasından yarılmış bir kalbi, bir kasım akşamı, öylece, attırabilir.

Adım sesleri.

Koridor karanlıktı çünkü ışıklandırmanın hareket sensörü vardı ve ben bir süredir kendi gergin kalp atışlarımı dinliyordum sadece hiç kıpırdamadan. Neden buradaydım bilmiyordum, günlerce kendimi bu mesaja hazırlamış ve nasıl hayır diyeceğimi bile not almıştım paragraflarca telefonuma ama o “Neredesin?” bildirimi ekranıma düştüğü an hiç düşünmeden yerimden kalkmış, giyinmiş ve buraya gelmiştim. Yine. Yine. Yine.

Kapı açıldığı gibi silüeti hızla salona doğru kayboldu. “Bırakırsam ölürüm!” diye seslenmişti koridorda ilerlerken koşar adımlarla ve elinde Playstation kolu vardı, o yüzden Apex oynadığını anlamamak imkânsızdı. Bu yüzden içeri girdim, ayakkabılarımı ayakkabılığa bıraktım ve kapıyı kapattım. Köpeği hemen mama kabının yanında uyuyordu ve etrafı biraz dağıtmıştı. Yalnızca televizyon ekranındaki oyunun aydınlattığı salonuna girerken montumu çıkarıp kenara bıraktım ve koltuğa geçip bacaklarımı kendime doğru çekerek kafamı kollarımın üzerine yasladım. Yorgundum. Uykum vardı. Etrafa dikkatlice bakmak istemiyordum o yüzden ışıkların kapalı olması iyiydi. Buraya geldiğim için kendimi kötü hissetmiyordum. Kötü olan asıl buydu.

Çünkü onun bir kız arkadaşı vardı.
 
Geçen hafta da. Ondan önceki hafta da… vardı. Hâlâ vardı. Sadece şu an burada değildi.
 
Eşyaları buradaydı.
 
Kedisi buradaydı.

“Özledin mi beni?”
 
Üzerime yansıyan oyunun gölgelerinden başımı kaldırıp aşağıdan baktım ona, bana bir bakış attı. Hafifçe gülümsemişti bile. Saçlarını mı kısaltmıştı o? Üzerinde hiçbir şey yoktu. Altında bir şort vardı sadece. Sıcaklamış olmalıydı.

“Mmh-hmm,” diye mırıldandım onaylarcasına, uykulu bir sesle. Etrafında hiçbir zaman kendim gibi huysuz olamıyordum. Pençelerim dökülüyordu sanki yüzünü görünce. Küçülüyor da küçülüyor, uysal ve itaatkâr bir kediye dönüşüyordum. Ben seni hep özlüyorum, demek istiyordum; ben seni hep özlüyorum ama tek yaptığım telefon numaranı rehberimden silmek oluyor. Böylece sen yazana dek ortadan kayboluyorum. Yok oluyorum. Bana aylarca cevap vermediğinde, olmamı istediğin gibi.

Hafifçe güldü. “Uyuyor musun sen?”

“Uykum var,” diye mırıldandım, beynim zonkluyordu ve ateşim gittikçe yükseliyordu ama yanındayken sorunsuz konuşabildiğim tek kişi o’ydu garip bir şekilde. Doktorum ve psikiyatristimin buna bilimsel ve araştırmalarla kanıtlanmış bir açıklaması vardı. Benimse tek açıklamam, aptal olduğumdu. Aptaldım. Eğer aylar önce, bu kapıdan ilk çıktığım gün bir daha geri dönmeseydim ona bu kadar bağımlı olmazdım. Benim suçumdu. Her şey benim suçumdu.

Kendime güvenmiyordum. Şimdi çıkıp gider ve bir daha bana yazmamasını söylersem, bir kez daha yazdığında; yine, yeniden kapısının önünde belirmeyeceğimin garantisi yoktu. Bu daha büyük bir ihanet olurdu kendime. Cesaretim yoktu bu yüzden, kalkıp da gitmeye.

Tam o sırada, Hazar’ın oyunu bitti. Ekranda diğer oyuncuların oyuna devam ettiğini görebiliyordum, sanırım Hazar vurulmuştu. Playstation kolunu kenara atıp “Uyuyamazsın, gel buraya,” diye mırıldanarak geriye yaslandı ve beni bileğimden tuttuğu gibi kucağına çekti. Gözlerine baktığımda yalnızca gülümseyen bir oğlan çocuğu görüyordum. Küçük, tombul elleriyle defterine Peter Pan’ı çizip kameraya baş parmağını kaldıran ve kapkara ama gökyüzü kadar aydınlık gözleriyle uzun kirpiklerinin arasından kocaman gülümseyen bir çocuk. Ama ne ben onun Wendy’siydim, ne de Wendy’le hikâyesi mutlu bitiyordu zaten.

“Neden beni seviyorsun bu kadar?”
 
“Sen kendinle tanıştın mı hiç?”
 
“Bu yeterli bir cevap değil. “
 
“Ben seninle cehennemin dibine gelirdim Hazar, ama cehennem zaten burası. Senin başucunda yalnızca teki duran o altın küpe. Banyondaki ikinci diş fırçası. Yerlerde parıldayan o kızıl saç telleri… Cehennemin dibi, burası.”

O gece sabaha doğru döndüm eve. Anne ve babamın kavgası çoktan yatışmıştı ve Görkem yatağında tatlı bir uykudaydı, bense uyuyamayacağımı bildiğimden yalnızca duş alıp ders çalıştım ve okulun ilk gününe hazırlandım. O güne dek cehennemin dibini kendi evim sanırdım.

Bir daha cevap yazmadım mesajına. Çünkü cevabı biliyordum artık. Doktorların tedavi süresince alttan alttan imâsını yaptığı ve benim görmeyi reddettiğim, annemin her gün acımasızca suratıma çarptığı o cevabı… Yemekhane masalarındaki sessizliğin can bulup çatal kaşığımı göğsümün orta yerine saplamasına nedendi o cevap çünkü yemekler boğazımdan geçmiyordu. Tuvalet kalabalıksa başka katlardakine yöneldiğim teneffüslerde geç kaldığım derslerin, sınav saatleri koridorlarda oluşan bilgi alışverişi trafiğinin ortasında kalmamak için erkenden kimsenin olmadığı sınıfta hazır bekleyişlerimin, biraz fazla sesli konuştuklarından çünkü umursamadıklarından kulaklıklarımın arasından bile duyulan dedikoduların dilimin üzerine yerleştirdiği sakinleştirici hapların cevabıydı.

Ben zaten yalnızdım. Daha önceleri canımı sıkmıyordu bu durum sadece, yaşıyordum bir şekilde hayatı. Seninle tanıştığımdan beri artık yapayalnızım.

Cevap buydu.

Sadece sorun gibi görünüyordu, o kadar.

+905……..: Küçük kirli sırrını biliyorum.
 
Talya: Hangisini?

Yorumlar

3. SESSİZLİK

Yorum yapmak için giriş yapmalısın.