“Daha önce tanışmış mıydık?”
Uykusuzluğunu bir damga gibi taşıyan gözlerine belki biraz, belki dikkatini çekecek kadar uzun baktım o an. O an, yanımdan geçip giden çocuğun yanlış ilikleyerek yürüdüğü gömleğinin düğmeleri ya da kafeteryadaki saatin tam 12’de olması gerekirken 12’yi 1 geçe çan sesleri çıkardığı gerçeği yeterince sıkamadı canımı çünkü dünya üzerinde canımı en çok sıkan şeye; bir çift kehribar göze bakıyordum zaten.
Beni hatırlamıyordu. Hatırlaması gerekir miydi? Yalnızca kısacık bir an karşıya karşıya gelmiştik ve sadece birkaç kelime etmişti bana ne de olsa. Cevabımı beklememişti bile. Ya da idrak etmemi, söylediğini… Ama o gece taksiden epey erken inerek eve yağmurun altında yürümüştüm ağır bir kalple. Sırılsıklam olmuş bedenimi merdivenlerden yukarı, odama taşırken neredeyse emindim bir parçamın koparılıp benden alındığına o gece. Geride kalmıştı. Birinden bir parça koparmak bu kadar kolay mıydı?
Ne zaman etrafta olsa, üzerinden ayırmadığım gözlerimi yani düpedüz röntgenciliğimi haklı çıkarma çabam mıydı bu yoksa? Eğer öyle değilse, bu çocuktan alacağım vardı. Eğer öyleyse, az önce yakalanmıştım ve zavallı çabamla birlikte kalan üniversite hayatım boyunca bir köşede duvara dönük bir şekilde utanç içinde yaşayacaktım.
Kehribar gözlü şeytan yanıma yanaşmadan önce ısırdığım yaban mersinli kek parçası ağzımın içinde moleküllerine çoktan ayrılmışken nihayet yutkunabildiğimde, sertçe yanaklarımın içini ısırdım kendime gelme umuduyla ve tok bir sesle “Hayır, sanmıyorum,” dedim. İki insanın tanışmış olmak için birbirlerine isimlerini takdim etmesi gerekirdi değil mi? Kalabalık arkadaş ortamlarında, belki bir otobüs durağında, belki bir partide, belki sıra beklerken markette… Her ne olursa olsun, iki insanın tanışmış olması için birbirine isimlerini takdim etmesi ve karşılıklı sohbet etmiş olmaları gerekiyordu bu saniyelerle sınırlı olsa bile. Biz tanışmamıştık.
Birkaç saniye boyunca gözlerimin içine baktı, her zamanki donuk ifadesiyle. Baristanın hazırladıktan sonra ismini seslendiği kahvesini, tezgâha dönmeden sağ eliyle alarak sol eliyle kapağını açtığında, kapağı hemen arkamdaki çöp kutusuna uzanarak atıp kapıya doğru ilk adımını atmadan önce umursamazca son kez göz teması kurmuştu. “Anya Taylor Joy’a benziyorsun.”
Yine.
Siyah bir kabanın sardığı geniş omuzlarına bakakaldığım an ardından ilerleyerek ağzımı açacak gibi oldum o an fakat her şey çok hızlı gerçekleşti; Belya ben daha ağzımdan tek kelime çıkaramadan önümü keserek belerttiği gözlerinin ardından beni ünlem ve soru işaretleriyle durdurdu, Hazar ise kafenin kapısından dışarı çıkarak kendini sonbaharın serin havasının kollarına bıraktı.
“Reva!” İsmimi bir fısıltıdan çıkabilecek en hiddetli tonla söyleyen Belya’nın, kafenin duvarları boyunca yerleştirilmiş pencerelerinden gölgesini takip ettiğim iblisin üzerindeki dikkatimi talep ettiğini biliyordum. “Senin o deccalle ne işin var?! Ne konuştunuz?”
Reva. Anlamı: Uygun, yakışır, layık, makul ve yerinde. Genelde reva görmek, yani bir şeyi birine lâyık bulmak veya yakıştırmak anlamında kullanılır. Hayatı boyunca babasının çizdiği yolda, gösterdiği hedefe ilerlemiş uslu bir kız olarak sanırım ismimi seçerken neden bu iki hecelik kelimeyi bana lâyık gördüğünü anlamak o kadar da zor değil. Anaokulundan beri her zaman sınıfın en gözde, en dikkat çekici, ders ve davranış notları en yüksek öğrencisi olarak yurtdışındaki eğitim planımdan binbir türlü bahaneyle babamı vazgeçirmeyi başarmış, aile evinden yüzlerce kilometre uzaktaki bu soğuk ve yağmurlu şehirde yalnızca ülkenin en seçkin ailelerinin çocukları veya üstün başarı göstermiş öğrencilerin eğitim alabildiği Safir Üniversitesi’nde okuyordum. Okulun sistemi, diğer lisans eğitimi veren kurumlara göre çok farklı olduğundan henüz bir ana bölüm seçmemiz bizden beklenmiyordu fakat bir Tıp öğrencisi olarak gönlümde yalnızca ve yalnızca Psikiyatri vardı.
Hazar. Anlamı: Barış, güven, huzur, yerleşik yaşam. Aynı zamanda, 6 ve 10. yüzyıllar arasında Kafkasya’da hüküm süren Türk boyu olan Hazarlar ve bu topluluğun adını taşıyan iç denizin, yani Hazar Denizi’nin adı. Hazar vakti ifadesi çok kullanılır. Barış zamanı, demek yani. Eğer oralarda bir yerlerde hiçbirimizin duymadığı bir ebeveyni varsa bile Hazar’ın; onun ismini seçip bir ideale göre yetiştirdiğini düşünmez kimse. Aklının ucundan bile geçirmez. İnsanlar çocuklarının isimlerini aynı isimlerinin anlamları gibi yiğit, erdemli, kunt olmaları için koymazlar mı? Öyleyse neden Hazar’a baktığımda yalnızca her yanın yangın yeri olduğu bir savaş alanı görüyorum?
“Belya?” diye mırıldandım arkadaşımın ismini, sorarcasına. Anında tek kaşı havalanmıştı bitmek bilmez dakikaların sonunda benden nihayet bir tepki alabildiği için. “Ben Anya Taylor Joy’a mı benziyorum?”
“Ne alaka şimdi?” diye söylenerek bana şöyle bir alıcı gözle bakmaya başladığında, kollarını göğsünde birleştirdi ve bakışları kısıldı. O, bu hâliyle beni kime benzetiyordu bilmiyordum ama kendisi kesinlikle genç Adriana Lima’nın daha mistik bir versiyonuydu ve kollarını göğsünde birleştirdiği için dantelli atlet dekoltesinde sıkışan göğüsleri dört bir yandan zaten bakışları üzerinde olan erkeklerin iyice dikkatini çekmişti. Bilerek yapmıyordu. Tamamen doğal bir magnetti insanları kendine çeken ama yaklaştıklarında onları kişisel kum torbası yapıyordu.
“Yani,” diye mırıldandı ardından, dudaklarını büzüp başını bir sağa bir de sola yatırarak. “Bugün saçlarını düzleştirdiğin için, benzerliği yakalayabiliyorum. Geçen gün de düzleştirmiştin, hani şu yakışıklı sarışın çocuğun partisinde—“
“Onun adı Asır.”
“İsim ezberlemek konusunda kötü olduğumu biliyorsun.” Omuz silkti, kolları iki yanına düşerken. “Ayrıca çocuk sarışın. Herhangi bir sarı oğlan benden ismini ezberlememi asla beklemesin çünkü bu kulaklar ikinciye aynı adı duymayacak bile.”
“Sarışınlardan hoşlanmayışını anlıyorum,” diye mırıldandım nihayet dönerek tezgâhta bıraktığım yaban mersinli kekimi ve kahvemi alırken. “Peki Hazar’la derdin ne? Hiç anlatmadın. Sadece partinin olduğu akşam sana selam verince sinir krizi geçirerek üzerime yürüdün ve neredeyse kavga ediyorduk.”
Cam kenarındaki boş masaya neredeyse varmıştım ki Belya elimdeki tepsiyi alıp sert bir şekilde masaya bırakarak önümde dikildi ve cebinde sürekli titreşip duran telefonundaki çağrıyı ekrana bakmadan sonlandırarak gözlerini gözlerime kilitledi. “Bana ondan uzak duracağına dair bir söz vermeni istiyorum Reva. Neden seninle konuşuyordu az önce? Bir şey mi teklif etti? Flört mü etti?”
İstemsizce gözlerimi kırpıştırdım merakla. “Aranızda bir şey mi olmuştu eskiden?”
“Iyyy, asla!” Anlık bir şekilde yüzünü buruşturduğunda, yüzüne gelen o samimi iğrenir ifadesinden tavrının muhtemelen büyük bir önyargı ve yaşanmışlık tecrübesinden kaynaklandığını anlamıştım. “Sadece… O iyi biri değil.”
“1’den 10’a puanlaman gerekseydi…—“
“11.”
“Adam mı öldürdü?”
“Hayır.”
“Taciz tec—“
“Reva, hayır. Öyle bir şey değil. Ben sadece—“ Kendi lafını kesti Belya, bir kez daha cebinde titreşip onu deli eden çağrıyı sonlandırıp telefonunu çantasının dibine fırlatırken. Ardından gözünün önüne gelen oldukça koyu kahve saçlarını omuzlarından aşağı itti ve ellerini omuzlarıma koydu. “Çıktığın merdivenleri sayıp günlük attığın adım sayısı telefonundaki sağlık uygulamasında 10 bini bulmazsa bütün mahalleyi turladığını ve eğer tuvaletten çıkarken kapıya dokunman gerekirse dönüp ellerini bir kez daha yıkadığını biliyorum. Derslerde çoğu zaman not alırken fark etmeden kafandan geçen bir komutu on bir kez ardı ardına yazıyorsun, bu yüzden ne zaman senden not alsam boşlukları kendim doldurmam gerekiyor. Kaygılısın. Çoğu zaman öylesin. Ama nedense kadrajına o şeytanın sümüğü girdiğinde gergin suratın rahatlıyor ve gözlerin adımlarını takip ediyor, ellerini takip ediyor, gölgesi dahî olsa açını terk edene dek dünya duruyor. Merdivenleri saymayı bırak önüne bile bakmıyorsun. Bir yılı aşkındır süregelen bir ilgin var ona ve nihayetinde korktuğum başıma geldi, çünkü seni fark etti. Şimdi ne olacak biliyor musun?”
On bin adım, merdivenler ve diğer her şey konusundaki farkındalığı sindirilemez bir şaşkınlık gibi boğazımda bir yumru hâline gelmişti o an ama bu kez de çantasında titreşen telefonuna rağmen devam etmesini istediğim için başımı iki yana salladım hafifçe. Hayır, Belya. Bilmiyorum. Söyle. Şimdi ne olacak?
“Senden bir parça zaten aldı. Dikkatin. Şimdi diğer parçalarını alacak. Ama sen parçalar hâlinde değilsin, hiçbir zaman değildin; sen bir bütünsün Reva. Bu yüzden seni önce parçalara ayıracak. Aşk insana bunu yapar.” Elleri omuzlarımdan düştüğünde, Belya oldukça gergin ve öfkeli görünüyordu. Sanki yalnız benimle değil, kendiyle de konuşuyordu. O böyleyken Hazar’la aralarında bir şey geçmediğine inanmak zordu. “Senden seni alır, sana sıfır bırakır. Her şey bittiğinde, kalan hayatını bir hayalet gibi kendini onun yörüngesinde savrulurken izlersin.”
O zamanlar neyden bahsettiğine dair bir fikrim yoktu. Aşka dair tek bildiğim şey, iki insanı bir araya getiren ve hayatı daha keyifli kılan bir mucize olduğuydu. Her ne kadar babam, annemle bir mantık evliliği yapmış olsa da tanıştığım diğer çiftler ve uzaktan aşklarına tanıklık ettiğim insanlar sayesinde aşkın ne olduğunu; ne olmadığını biliyordum.
En azından bildiğimi sanıyordum.
Belya o gün daha fazla telefonundaki çağrılara kayıtsız kalamayarak “Bir işim var, derse giremeyeceğim. Yarın görüşürüz,” dedikten saniyeler sonra kalabalığın içinde kaybolduğunda masanın üzerindeki kek ve kahveme bir bakış atmış, ardından kaybolan iştahıma bir beşlik çakmıştım. Kaybolan iştah. İlk belirtisiydi. Belki de aşk, Belya’nın sandığından daha fazla parçamı almıştı çoktan ve ben aslında, dışarıdan bir bütün gibi görünen ama aslında paramparçalar hâlinde yaşamını sürdüren bir sahtekârdım; çünkü kehribar gözlü şeytanı gördüğüm ilk gün aslında köprüleri yakmış ve adının anlamına yaraşır bir kız olmayı bırakmıştım.
Hayır. İlk belirti buydu. Bir yalanın koynuna yatarak bebekler gibi mışıl mışıl uyuduğum o ilk gece.
Ardından babamın derste olmama ve bunu bilmesine rağmen vazgeçmediği agresif çağrısını yanıtladığımda, konuşmayı şöyle başlattı: “Kızımın neden Petrova’ların kaçak tohumu Belya Petrova’yla yakın arkadaş olduğunu götündeki bezi boklu bir Rus kaçakçısından öğrendiğimi açıklaman için tam altmış saniyen var.”
Yorumlar
Yorum yapmak için giriş yapmalısın.