1.BÖLÜM
“KEHRİBAR GÖZLÜ ŞEYTAN”
Yaklaşık bir saattir boy aynamın karşısında üzerimdekileri inceliyordum çünkü bunlar benim bu havada giymem gereken kıyafetler değildi. Giymek istediğim kıyafetlerdi. Açık renk bir jean altına buz mavisi Adidas sambalar, üzerine kısa kollu beyaz bir atlet ve baklava desenli lacivert hırkam… Yaklaşık bir aydır dolabımda giyinmem için beni bekliyordu bu kombin ama hiç fırsat bulamamıştım çünkü yağmur hiç durmamıştı. Her defasında bot veya çizme giymiştim. Koyu renk kıyafetler ve kalın kabanlar…
Belya havaya bakmadan giyinirdi. Topuklu çizmesinin üzerine çorapsız etekler giyer, ince bir ceket atardı üzerine çoğu zaman. Hiç yanında şemsiye taşıdığını görmemiştim, aslına bakılırsa Soyhan gibi bir şehirde yaşıyor olmasına rağmen bir şemsiyeye sahip olduğundan bile emin değildim. Kalın tabanlı bir çift botu vardı ama kış aylarından çok yaz aylarında elbiselerinin altına giymeyi tercih ediyordu onları. Ayrıca saçlarını düzleştireceği günleri de hava durumuna göre seçmezdi. Canı ne isterse onu yerdi mesela; tatlı patatessiz, proteinsiz, brokolisiz, faydalı yağlardan bihaber keyfi ve kâhyasını dinlerdi sadece ve haftanın dört günü pilates yapıp sağlıklı bir diyet uygulayan birçok insandan daha fit görünüyordu. İyi bir ruh hâlinin karşısında hiçbir soğuk algınlığının sağ kalamayacağına dair bir teorisi vardı ve zihnini üşümediğine inandırdığı sürece de üşümediğini söylüyordu.
Son bir kez spor ayakkabılarıma baktım. Ayakları sırılsıklam olduğunda da kuruymuşlar gibi davrandığı sürece kuru olduğuna kendini ve ayaklarını inandırabiliyor muydu bir de? Bu soruyu sormamıştım ve cevabı önemliydi çünkü onun aksine ben çok kolay hasta olabilen bir kız olmuştum her zaman. Her şeyi doğru yapmama rağmen senede en az bir kez ağır bir şekilde hasta olur ve haftalarımı yatakta geçirirdim. Neredeyse 21 yaşındaydım artık ve Mc Donalds ya da Krispy Kreme’in tadı nasıl, bir fikrim yoktu bile.
Daha fazla düşünmeden çantamı da alıp evden çıktığım an, bahçe kapısına yaklaşana dek her adımda ağırlaşan ayaklarım ve zihnimde tekrar eden bir şeyler yanlış! bir şeyler yanlış! alarmına karşılık kulaklıklarımı kulağıma geçirerek müziğin sesini artırdım fakat daha beşinci adımda ayaklarımda hissettiğim ıslaklık ve başımı kaldırdığım gibi yüzüme yapışıp akan yağmur damlaları beni çoktan çileden çıkarmıştı bile.
Koşar adımlarla eve girdiğim gibi kıyafetlerimi çıkarmakla kalmayıp makyajımı da suratımdan âdeta çitiledim, ardından hissettiğim o güçlü duş alma isteğine yağmur suyunun o kadar da pis olmadığı ve yalnızca iki saat önce çoktan duşumu almış olduğum yönündeki argümanımla karşı koyarak hızlıca bir kot pantolon-kemer-kazak-kaban-çizme kombini ve şemsiyemle birlikte kendimi okula giden shuttle’a bineceğim durağa attım. İşte. Denemiştim ve olmamıştı. Hava şartları denilen gerçekliğe karşı kendi uydurduğum gerçeklikle bir başkaldırı düzenleyememiştim çünkü bu benim gibi biri için imkânsızdı. Belya nasıl yapıyordu bilmiyordum ama iradesi tebrik edilesiydi, özellikle de maruz kaldığım o kısacık sürede yağmur damlalarının saçlarımı ne denli kabarttığı göz önüne alınırsa.
Okula on dakikalık mesafede, nezih bir mahalledeki iki katlı bahçesi bakımsız bir evde kalıyordum; odamın penceresinden mahallenin bitişinde başlayan ve ne kadar büyük olduğunu içinde yürüyüşler yapıyor olmama rağmen hâlâ kestiremediğim mezarlığı görüyordum. İnsanlar sevdiklerini tabutlar içinde getiriyor, dualar ve gözyaşları eşliğinde yerin metrelerce altına gömüyorlardı beyaz bir kefenle. Genelde hava yağmurlu olduğundan, tören sırasında açılan siyah şemsiyelerden hiçbir şey göremezdim ama kimin yaşarken daha çok sevildiğini kalabalıklardan anlardım. Eğer çok kalabalık, çok lüks araçlar ve bir cenaze törenine göre ihtişamlı kaçan kıyafetler içinde geliniyorsa bu, o kişinin önemli bir aileye mensup olduğu anlamına geliyordu ama bu sevilip sayıldığını göstermiyordu. Birkaç kişilik, nezih cenazelere çok üzülürdüm ben. Vakitsiz hayattan koparılmış, sessizce gömülenlere ve toprağına samimi gözyaşları döktürenlere; onların yattığı yerde köklenir, büyür ve açardı çiçekler. İhtişamlı bohça bohça güller karanfiller değil de, dalından koparılıp toplanmış renk renk, çeşit çeşit çiçekler bırakılırdı mezar taşlarına.
Ben kimseyi kaybetmemiştim. Tek çocuk olduğum gibi, annem de babam da ayrı olsalar da sağlardı. Çok güçlü akraba bağlarımız olmadığından anne babamın kardeşlerini bile yalnızca çocukken görmüştüm ve hayal meyal hatırlıyordum, büyüklerimin çoğu ise ben doğmadan vefat etmişlerdi. Nerede gömülü olduklarını bile bilmiyordum.
“Babanın benimle ne gibi bir derdi olabileceğini anlamadım,” diye homurdanıyordu Belya o öğleden sonra, Felsefe dersinden hemen önce kafeteryadan kaptığı bol kaşarlı tostunu ağzıyla tutarak bir yandan da çantasındaki kitapları dolabına yığarken. Sanırım çalışma odasını okul dolabına taşıyordu?
“Bütün yakın arkadaşlarımı tanır. Seninle tanışmaya hiç fırsatı olmadı. O yüzden kahve içmeyi teklif etti. Cuma öğleden sonralarının boş olduğunu biliyorum, istersen ayarlayabilirim.” Gergin bakışlarım, elinden düştü düşecek gibi duran kahve kartonuna odaklıydı o an. “İstemiyorsan da sorun olmaz, ama daha sonra bu yaz yapacağımız Avrupa gezisi konusunda sıkıntı çıkarabilir.”
Belya nihayet çantasındaki her şey boşalttığında, dolabın kapağını sertçe kapatıp sırtıyla dolabı iyice sıkıştırdı ve kilidi aktif hâle getirdi. Ardından bir ısırık alarak çektiği tostunu nihayet boşalan diğer eline aldı ve koridorda sınıfa doğru yürümeye başladık. “Babanın güven sorunları var.”
“Senin de var.”
Belya bir an, çok yanlış ya da şok edici bir şey söylemişim gibi iki adım gerimde donarak kaldığında omzumun üzerinden dönerek ona baktım. Sanırım bunu beklemiyordu. “Ne? Bir yılı aşkındır arkadaşız ama bir kez kaldığın yeri görmedim. Telefonunun ekranında hayalet cam var, buna rağmen göz önünde bırakmamak için ekstra çaba sarf ediyorsun ve buna alışmışsın bile, doğal gelişiyor. Seni sürekli arayıp rahatsız eden şu numara kime ait hiçbir fikrim yok. Ailenle ilgili tek kelime anlattığını hatırlamıyorum. Okula adımını atana dek sarışınmışsın, onu da düşürdüğünde masanın altından ben aldığım için öğrenci kartındaki vesikalığında gördüm ve üzerinde pembe bir kazak, yüzünde abartılı bir makyaj vardı Belya. Bu siyah… Gotik tarzından epey uzak. Sanki tatlı bir ikizin var ve onun yerine bu karanlık personanla sen geçmişsin gibi.”
Belya birkaç saniye boyunca yalnızca gözlerini kırpıştırarak beni izledi. Ardından elini saçlarından geçirdi ve nihayet aramızdaki iki adımı kapayarak karşıma geçti. Yüzünde ihanete uğramış gibi bir ifade vardı. “Ne zamandır içinde tutuyorsun bunları?”
“İçimde tuttuğumdan değil, sadece konuşmak için uygun bir zamanı bekliyordum ve o zaman hiç gelmediği gibi, fark ettiklerim de üst üste bindi,” diye mırıldandım omuz silkerek. “Ayrıca… Ailenin kazasını da biliyorum. Petrova Katliamı diyorlardı haberlerde. Rus bir ailenin Türk medyasında bu kadar büyük bir haber değeri olacağını düşünmezdim ama sanırım ailenin politik bağları sandığımdan daha güçlü.”
Belya’nın gözleri kısıldı. “Beni araştırdın mı?”
“Instagram hesabını bulmaya çalışırken, evet—“
“Sana sosyal medya kullanmadığımı söylemiştim.”
Telefonumu çıkardım cebimden, ardından Instagram uygulamasına girerek önüme birkaç gün önce önerilenler kısmında çıkan profili açarak ekranı ona doğru doğrulttum. En son paylaşımını yıllar önce yapmıştı ama ergenliğinden beri aktif kullandığını ve hayatını dolu dolu yaşadığını gösteren bir sarışının profili işte, hemen gözler önündeydi. Sarı saçla bambaşka biriydi. “O zaman bu hesap kime ait?—”
Belya bir anda bileğimden yakalayıp telefonumu görüş açısından indirerek elimi ittirdiğinde, “Senin sorunun ne?” diyerek üzerime doğru bir adım attı sesini alçaltarak. Onu sinirlendirmiştim. En son sinirlendiğinde Hazar’ı benimle konuşurken görmüştü. Daha önce bu kadar sinirlendiğine ise bir başka zamanda daha şahit olmamıştım.
Belya omzuma çarpmasına ramak kala yanımdan geçip hızlı adımlarla koridorda dönerek ortadan kaybolduğunda bir anlığına arkasından bakakaldım, ardından telefonumu kapatıp cebime sokarak omzumdaki çantamı düzelttim ve hemen solumda kalan kızlar tuvaletinin kapısını açarak kendimi içeri attım. Tüm kabinler boş görünüyordu. Bu da demek oluyordu ki, aynadaki yansımamla baş başa kalmıştım.
“Bana hiçbir şey anlatmıyordu,” dedim başım dik, kendimden emin bir sesle.
Aynadaki yansımam alayla cevapladı. “Anlatmak zorunda mı?”
“Rahatsızdım, tek taraflı arkadaşmışız gibi hissediyordum…”
“Söyleseydin o zaman. O da ihanete uğramış gibi hissediyor artık. Sence ödeştiniz mi?”
“Söylemeliydim,” diye mırıldandım bakışlarımı aynadan kaçırırken, pencerenin buğusuna. Aralık pencereden içeri sızan soğuk, gardımı indirmişim; sanki çırılçıplakmışım gibi tenimi kesmeye başlamıştı. Bazı şeyler, hissedilmeyi talep ediyordu.
“Söylemeliydin,” diyen yansımamın sesi düşüncelerimi dağıttı o an ve bir kez daha aynada kendimle göz göze geldim. “Söylemelisin de… Yağmurda spor ayakkabı giymeye çalıştığını mesela. Onun gibi. Saçlarını düzleştirdiğini. Onun gibi. Kahvaltıda yumurta ve yeşillik yemek yerine tost yemeyi denediğini ve artık aç karna kahve içtiğini—“
Başımı omzumun üzerinden çevirdiğim gibi hiç durmadan kapıya yürüdüm ve kendimi koridora attım o an, eğer ben durursam onun sesi kesilmeyecek ve tüm yansımalarımda beni takip edecekti.
Belya gibi olmaya çalışmıyordum, sadece onu ve kendimi anlamaya çalışıyordum. Yağmur yağdığında çizme ya da bot giyilirdi, ayaklarını sıcak ve kuru tutacak bir ayakkabı ama ya kendime tek bir gerçekliği şart koşuyorsam? Saçları dalgalı olan her kız arada bir saçlarını düzleştirirdi. Her gün kahvaltıda vücudum için doğru olduğunu düşündüğüm, besin değerleri yüksek şeyleri yemekten bıkmış ve sıkılmıştım; bazen ben de sadece istediğim şeyi yiyemez miydim? Ve sabahları aç karna kahve içmenin verdiği huzur hoşuma gidiyordu. Her ne kadar midem için yanlış olduğunu ve bunu sürdürmemem gerektiğini bilsem de… Ama yansımam bana gülüyordu. Bir palyaçonun sırıtışıydı yüzündeki, alaycı ve küçük gören, ne zaman göz göze gelsem onunla. Kulağıma içimi dışıma çıkaran şeyler fısıldıyor ve geceleri yastığımı ıslatmadan uyumama izin vermiyordu.
Felsefe dersinde bir süredir sunum yapıyorduk ve benim seçtiğim konu, Theseus’un Gemisi’ydi. Kimlik üzerine sorulmuş en felsefi sorulardan biriydi. Efsaneye göre Atinalılar, kahraman Theseus’un gemisini yıllarca korumuşlardı fakat zamanla geminin tahtaları çürüdüğünden, tahtaları zaman içerisinde tek tek yenileriyle değiştirmişlerdi. En sonunda geminin hiçbir parçası orijinal kalmamıştı. Buna göre gemi aynı gemi miydi yoksa artık bambaşka bir gemi miydi?
Belya’yla normalde en arka sıralardan birine oturur ve arkamıza yaslanarak tüm dersi büyük bir keyifle dinler, sık sık söz alıp sınıf genelindeki tartışmalara katılırdık ama bugün sınıfa benden önce gelmişti ve ön tarafta tek başına oturuyordu. Bu yüzden en arkadaki yerimize ben yalnız başıma geçip oturdum. Henüz çok yeni tartışmıştık ve hatalı olanın kendim olduğumu düşünüyordum ama ne yeri, ne de zamanıydı özür dilemek için. Belya’yı tanıyordum. Biraz zamana ve alana ihtiyacı vardı düşünüp öfkesini atmak için, bu yüzden ona bu zamanı verecektim.
Sınıfa tek tek gelenlere gözüm çarpıyordu telefonumu karıştırırken ki, bir anlığına bakışlarımı kapının önünden doğruca telefonumun ekranına sabitledim çünkü gözüm karardı. Göğsümden boğazıma doğru yükselen ateş yüzümü yakmıştı. Nasıl yani? Hazar bu dersi almıyordu. Bu dersi yalnızca meraklıları alıyordu ve çoktan bir ay geçmişti bile. Hazar listede değildi. Değildi, değil mi? İmza atarken kontrol etmemiştim. Onun gibi birinin Felsefe dersinde ne işi vardı?
Ama neden bu kadar yargılıyordum ki? Belki de ilgisi vardı. Belki ilgisini sonradan fark edip Mevhan Hoca’dan derse katılmak için izin almıştı. Gerçi bu okulda kaydolmadığımız derslere girmek için izin almamıza bile gerek yoktu, sınıfta yer varsa geçip oturabiliyorduk.
Üzerinde siyah, örme bir kazak ve koyu renk bir jean vardı. Elinde ise bu derse ait olmadığından emin olduğum kalın bir kitap, telefonu ve az önce gözünden çıkardığı güneş gözlüğü. Güneş olmadığında gözlük takılmaz yargısına isyan eder gibi, her gün istisnasız güneş gözlüklerini takıyor ve insanların onunla muhattap olma ihtimalini düşürüyordu. Ayrıca çoğu zaman kulaklıkları da kulağında olurdu ve ne dinlediğini merak etmeden duramazdım. Ben Chappel Roan’ın ünlü olup medyada delirmiş gibi servis edilmeden önceki eski şarkılarını, Katy Perry’nin Thinking Of You’sunu ve Tash Sultana’yı dinlemeyi seviyordum en çok. Ayrıca Güneş, Emir Taha ve Beneva da her yayınladıkları parçaları dinlediğim sanatçılardı.
Bir sıra önümde, çaprazıma oturduğunda ensesinde bir yarık açabilecek kadar yoğun gözlerle ona daldığımın farkındaydım, ancak kahverengi süet etekli ve topuklu çizmeli güzeller güzeli bir kız önüne oturup ona doğru kocaman gülümseyerek dönene kadar dikkatimi toparlayamadım. Hazar’ın yüzünde nasıl bir ifade vardı bilmiyordum ama geriye doğru yaslanmış pozisyonunu bozmamıştı.
“Beni hatırladın mı?” diye sordu kız. Ben hatırlıyordum. Sanırım adı Defne’ydi. Geçen hafta Eros ve Psyche’nin hikâyesini sunmuştu. Her ne kadar çok sevsem de hikâyelerini, sınıfta yeterince iyi bir fikir ayrılığına sebep olamayacak bir aşk hikâyesi olduğundan; Mevhan Hoca’nın, Defne’nin sunum notunu beklediğinden düşük verdiğine emindim. Konular seçildiğinde ve herkes listedeki adının yanına seçtiği başlığı yazdığında onu uyarma isteğiyle dolup taştığımı hatırlıyordum ama birincisi, belki de ben yeterince geniş bir perspektiften bakamıyordum konuya ve o bu hikâyeyi öyle bir sunacaktı ki hepimiz birbirimize girecektik— ki böyle olmamıştı, ikincisi ise bazen insanın yerini bilmesi gerekiyordu— ki bu tavsiyeyi de bana veren Belya’ydı. Her ne kadar Defne konusunda tavsiyesine uyarak işim olmayan yerlere burnumu sokmamış olsam da, Belya’nın kendi özel hayatı hakkında aynı özeni gösterememiştim.
Hazar’ın ne cevap verdiğini duymadım, muhtemelen bir surat ifadesi yapmıştı ki kız ısrarcı gülüşüyle devam etti. Bir eli döndüğü sandalyenin sırtlığına yaslıyken, diğeri Hazar’ın kitabının üzerinde dolanıyordu ve onun eşyalarına dokunmasından hiç hoşlanmamıştım. Yabancı birinin eşyalarıma dokunmasından nefret ederdim. Kitap sana ait bile değil.
Gözlerimi aşağı indirdim, dudaklarımın kenarında beliren belli belirsiz bir tebessümle. Evet, kitap bana ait değildi.
“Eros ve Psyche efsanesini anlatmıştım,” diye mırıldandı Defne, flörtöz bir sesle. “Güzeller güzeli Psyche’nin, nasıl onu korkunç birine aşık etmeye gelen Eros’un kalbini çaldığıyla ilgili…”
Hazar’ın bu efsaneyi bildiğinden şüpheliydim. Yüzünü hafiften görebildiğim için başını biraz sağa doğru eğdiğinde, kaşlarını kaldırdığını görebilmiş ve omuzlarının hareketinden de derince bir nefes aldığını duyabilmiştim. Kehribar gözler sınıfın koyu renkli mermer zemini üzerinde gezindi yeniden Defne’ye dönmeden önce. “Belki korkunç birine aşık etmiştir gerçekten de.”
“Eros mu?” Defne kaşlarını kaldırdı, ardından gülerek elini havada hayır anlamında salladı. “Mümkün değil. Eros inanılmaz yakışıklı, çekici biri olarak tasvir edilir.”
“Çirkindi demedim zaten,” diye cevapladığını duydum Hazar’ın onu, tok bir sesle. Sesindeki anlam yoğunluğu beni oturduğum yere çivilemeye yetmişti.
Yani onu tanıyan herkes tarafından berbat biri olduğu hiddetle anlatılan Hazar, kendinin korkunç biri olduğunun pektabii farkındaydı. Peki neden değişmiyordu? Neden daha iyi biri olmaya çalışmıyordu? Yanlış mı anlaşılıyordu? Umrunda değil miydi yoksa gerçekten? Onun yanında daha önce okulda hiç kimseyi görmemiştim. Aslında bakılırsa, katıldığı parti sayısı iki veya üçü geçmediğinden ve hiçbirinde de okulun güzel ve seksi kızları hariç biriyle görünmediğinden— arkadaş anlamında… Sanırım Hazar’ın yalnız olduğunu söylemek pek de yanlış olmazdı. Belki benden bile…
Defne, Hazar’ın tersine geldiğini fark etmiş olmalı ki Hazar’ın cevabına karşılık birkaç saniye donuk bir ifadeyle yüzüne baktıktan sonra önüne döndü ve arkasına yaslandı. İstediği enerjiyi ondan geri alamamıştı. Eğer biraz olsun onu tanıyor olsaydı, yalnızca alkol aldığı zamanlarda güzel kızlara hayır demediğini ya da onları etrafından uzaklaştırmadığını biliyor olurdu ama o zaman da bu tek seferlik etkileşim yeterli olur muydu? Soruyu kendine soruyorsun.
Cevabı biliyordum. Tek bir sefer asla yeterli olmazdı. Bu yüzden mesafemi koruyabildiğince koruyordum.
O gece hariç, koruyabilmiştim yani.
Anya Taylor Joy’a benzemiyordum. Belki de Hazar o akşam fazla içmişti ve dün de okula bulanık bir kafayla gelmişti. Evet. Bu yüzden kahve alıyor olmalıydı. Ayılmak için.
Ben sormamıştım beni hatırladın mı diye. En çok ben sormalıydım ama beni hatırladın mı diye.
Mevhan Hoca geldiğinde yoklama kağıdı dolaşırken listeyi iki kere kontrol ettim, Hazar’ın ismi yoktu. Bu da keyfi ve kahyası sebebiyle bugün bizimle derse katıldığını gösteriyordu. Felsefeye ilgili olduğunu bilmiyordum, belki de sadece biraz mitolojik hikâye dinlemek istiyordu. Bir ders saati boyunca bir sunum işlendiği ve tartışma döndüğü için bütün bir ders Icarus’a ayrılmıştı bugün.
Eda dersin gözde öğrencilerinden biriydi ama dersine pek de iyi çalışmışa benzemiyordu. Her an birinin bir şey demek istediği ama yuttuğunu görebiliyordum insanların yüzünde. Belki de dün gece iyi uyuyamamıştı. Belki son dakika sunumunu hazırlamıştı. Belki kafasına taş düşmüştü. Belki anlamak için dümdüz geri zekâlıydı ve bunca zaman yalnızca iyi saklayabilmişti bunu. Çünkü anlamış olması gerekiyordu. Anlamış olmalıydı. Bunca zamandır… Nasıl anlamazdı?
“Icarus düşerken gülüyordu.”
Felsefe dersinin gözbebeği öğrencisinin sunumunu neden böyle küstahça böldüğüme dair bir fikrim yoktu o an, sadece kelimeler ağzımdan dökülüvermişti işte. Anlattığı saçmalığa daha fazla katlanmak istemeyişimden çok, hikâyenin kimsenin göremediği kısmını içselleştirişimdi belki de beni yerimde öylece, uslu tutamayan.
Üzerimde hissettiğim gözlerin baskısı beni gözlerimi diktiğim sıramın üzerinden çekmeye zorladığında, Eda’nın tahtadaki gergin yüzüne baktım önce. Amfideki tüm öğrenciler bana, sunumunu yapan öğrencinin lafını böldüğüm için yargılayıcı bakışlar atıyordu ama her birinin sunum boyunca bunu yapmak istediğini, yalnızca cesaret edemediğini biliyordum. Bu bir şey ifade etmiyordu gerçi. Davranış notu düşecek olan bendim günün sonunda, kendine hâkim olamamış olan bendim.
Bir sessizlik oldu.
Neden bugün böyleydim? Neden sadece hareket etmeden önce durup bir saniye ne yapmak ya da söylemek üzere olduğumu düşünmüyordum? Hepsi proteinsiz, karbonhidrat dolu yağlı bir kahvaltı yaptığım için miydi? Bu muydu? Beyin hücrelerim artık çalışmıyor muydu? Bu kadar şımarık olamazlardı!
Yutkunarak oturduğum yerde doğruldum. Ağzımı açtığım an, Mevhan Hoca gözlüklerinin ardından tahtayı işaret etti. Böylelikle nefesimin altından kendime lanet ederek oturduğum yerden kalktım ve tahtaya inen merdivenlerde sakince ilerledim. Belya’nın omzunun üzerinden bana dik dik baktığını hissedebiliyordum. Eğer yanımda olsaydı muhtemelen beni kendime getirmek adına çimdiklerdi ama o bile çok geç kalmış olurdu.
“Daedalus’un oğlu Icarus, babasının özgürlük hayaliyle balmumu ve kuş tüylerinden yaptığı kanatları taktığında uçmanın verdiği özgürlük sarhoşluğuna kapılır ve güneşe fazla yaklaşır. Balmumu erir, tüyler dökülür, Icarus düşer,” dedim akıllı tahtada bir görsel geriye, Icarus’un düşüşünün Bruegel yorumlu tablosuna gelirken. Sınıfın arka camlarına bakmamam gerekiyordu sadece ama tahtayı boş gözlerle izleyen bakışları üzerime değiyordu mu diye kontrol etmeden edemiyordum. Bana bakmıyordu. Ama en azından, anlattığım hikaye dikkatini çekmiş gibiydi çünkü dinliyordu. Çünkü tahtadaki tabloyu inceliyordu.
“Icarus düşerken gülüyordu. Düşüşünü isyanın coşkusu ya da kaderle alay etmek olarak yorumlamak biraz sığ kalmaz mı? Icarus’un hikâyesini bir aşığa benzetmişimdir hep… Kanatlarının eriyeceğini bile bile güneşe yakın uçtu. Daedalus oğlunu, ’Güneşe yakın uçma, kanatların erir’ diye uyarmamış mıydı nihayetinde?”
Orta sırayı kaynatan çocuklardan biri dalga geçercesine “Sen ne anlarsın aşktan?” diye ortaya bir laf attığı an, istemsizce gülen ve sırıtışlarını gizlemeye çalışan öğrencilerle göz göze geldim o an. Gözlerimi devirdim yalnızca. Gözlerimi devirdim ve dudaklarımın arasından nefesimi üfledim. Erkeklerin arasında pek de iyi bir itibarım olduğu söylenemezdi çünkü flört etmeyi bilmiyordum; flört etmeyi bilmediğim gibi, benimle konuşmaya çalışan ve yanıma gelen her bir tanesinin egolarını inciterek paket hâlinde geldikleri yere geri yolluyordum. Kendime çok kızıyordum sonradan ama davranışlarımı kontrol edemiyordum.
Kıkırtıları kesen boğaz temizleyişinin ardından “Senin konun neydi Reva?” diye soran Mevhan Hoca, gözlüklerini burun kemerinden yukarı itip elindeki listeye baktığında kaşları çatıldı. “Sunumunu haftaya istiyorum senin. Icarus’un Düşüşü üzerine olacak.”
Birkaç kez gözlerimi kırpıştırdım yutkunarak. “Ama ben çoktan Theseus’un Gemisi’ni—“
“Icarus’un Düşüşü, Reva.”
Mevhan Hoca’nın dersini bölmek böyle bir şeydi. Bana aynı konuyu vermesinin tek sebebi konuyu nasıl daha geliştirebileceğimi göstermemi istemesiydi ama bu dakikadan sonra muhtemelen ağzımla kuş tutsam yaranamazdım çünkü en çok nefret ettiği şeyi yapmıştım. Ayrıca sınıftakilerin de tavrıma burun kıvırdıklarını görebiliyordum göz ucuyla, inadına sınıfta tartışma ortamı yaratmamaları bile mümkündü. Herkes Eda’yı severdi. Reva’yı bir kişi sevsin yeterdi.
Şuursuzca, berbat giden sunumunu sabote etmiş olmam sınıfın sempatisini kazanmasına sebep olan Eda’nın sunumu bittiğinde herkesin sorularına verdiği etraflıca düşünülmüş cevaplar ve bir konunun bir diğer tartışma konusunu doğurması üzerine Mevhan Hoca’nın da memnun bakışlarından yola çıkarak söyleyebilirdim ki, Eda kesinlikle tam nottan belki birkaç puan düşük almıştı ama iyi bir not almıştı. Bense artık en sevdiğim dersin hocası tarafından mimliydim. Bazen hayat böyledir.
Başımı sıraya gömmüş, havada uçuşan insanların sesleri arasında utançtan ölmeyi diliyordum ki başıma çarpıp yere düşen hafif bir şeyin sesiyle irkildim. Kafamı kaldırıp da etrafa baktığımda, hemen sıramın dibine düşmüş ve buruşturulmuş bir kağıt parçası olduğunu fark etmiştim. Eğilip aldıktan sonra sıranın altında açtığımda, üzerinde dağınık bir el yazısıyla tık tık yazıyordu.
Bu ne demekti şimdi?
Kağıdı sıranın kenarına bırakırken kağıdı kimin fırlattığına dair meraklı gözlerimi etrafta gezdirdim ama kimsenin dikkati üzerimde değildi. Birkaç saniyeliğine Belya’nın sandalyesinin sırtlığıyla sırtı arasında sıkışmış koyu kahve saçlarına baktım sanki hissedip de bana baktırabilecekmişim gibi onu ama işe yaramadı. Yerine, anlık bir şekilde gözlerimi Hazar’ın ensesine çevirdiğimde ise hiç beklemediğim bir anda, omzunun üzerinden nerede oturduğumu tam olarak biliyormuş gibi başını çevirerek bana baktı.
O klişe tanım, midede uçuşan kelebekler aslında koca bir yalandı ya da kimse çıkıp da gerçekten ne hissettirdiğini anlatmıyordu çünkü kelebeklerin kanatları jilettendi aslında ve midemden yukarı tırmanarak göğüs kafesimde uçuşurken bir o yana, bir bu yana çarptıklarında çok sinsi bir acı sızdırıyorlardı kesiklerden. Evet, daha önce böyle bir şey hissetmemiştim. Evet, hayatım boyunca merak etmiştim. Evet, bu his beni cennetimde oluk oluk akan serin nehirlerin kıyılarından cehennemin kör kuyularının dibine götürürdü ve ben giderdim.
Aşk hakkında size bunu anlatmıyor büyükler.
Aslında büyükler, aşk hakkında hiçbir şey anlatmıyor. Paranı nasıl güvende tutup tutumlu olabileceğini anlatıyorlar, nasıl yemek yapabileceğini ve bozuk bir kumandayı nasıl tamir edebileceğini… Evin yolunu ezberletiyorlar mesela okuldan dönerken, acil durumda arayabileceğin numaraları ezberletiyorlar, çarpım tablosunu ezberletiyorlar… Büyüklere ve hak edenlere nasıl saygılı davranmamız gerektiğini öğretiyorlar. Düşüp bir yerlerimizi kestiğimizde yarayı nasıl temizleyip sarmamız gerektiğini ya da ateşlendiğimizde ılık bir duş alıp nemli bir bezi alnımıza yerleştirmemiz gerektiğini… Hepsi önemli. Hepsi herkesin ergenlikten yetişkinliğe giden yolculuğunda öğrenmiş ve uygulamaya çoktan başlamış olması gerektiği şeyler.
Ama aşk hakkında anlatmıyor hiçbir şey kimse.
Kehribar gözlü şeytan tam şaşkınlıktan kapalı dudaklarımın aralandığı sırada, sanki öylesine bana bakmış ve önemsizce gözlerini kaçırmış gibi önüne döndüğünde az önceki kağıdı onun fırlattığına dair içimde yeşeren şüphe damağımda ekşi bir tat bırakmıştı. Hazar böyle bir şey yapmış olamazdı, o yüzden pembe camlı gözlüklerimi çıkarsam iyi ederdim. Muhtemelen kalabalığın içinden arada sırada beni rahatsız eden, uğraşmayı seven çocuklardan biri yapmıştı. Hangisi olduğu umrumda değildi. Bu sınıfta umrumda olan üç kişi vardı: Bir, Belya. İki, Mevhan Hoca ve Felsefe dersi. Evet, paket hâlinde geliyordular. Üç, kehribar gözlü şeytan.
Sil.
Çantamı kucağıma aldığım gibi içindeki defter, kitap ve birçok zımbırtının arasından bulmayı umduğum şeyi elimle tekte çekip çıkarmayı umdum ama tabii ki şansızdım ve tüm çantayı masamın üzerine çıkarmak zorunda kalmıştım. Nihayetinde paket lastiğini bulduğumda, her şeyi çantama geri tıkayıp lastiği de bileğime taktıktan sonra alnımı önümdeki masanın sonuna yasladım; böylece sol elimle, sağ bileğime taktığım lastiği çekip dururken kendime yaptığım şeyi izleyebilecektim. Kendimi terbiye etmeye çalışıyordum. Onun bunun oğlu benim umrumda olmamalıydı. Hazar benim için ne yapmıştı ki? Hiçbir şey. Arkadaşım değildi, tanıdık değildi… Bir yabancıydı sadece. Aynı okula gittiğim, arada sırada etrafta denk geldiğim bir yabancı. Tanışmamıştık. Onun hakkında bildiğim şeyler yalnızca obsesif gözlemciliğimin sonucuydu. Onu tanımıyordum. Dolayısıyla bırakın aşkı, ondan hoşlanıyor bile olamazdım.
Öyleyse geriye tek bir seçenek kalıyordu.
Çocukken okulun yanındaki takı dükkânında, kasanın hemen yanında gördüğüm sallantılı mavi boncuk küpeleri ilk gördüğüm anı daha dün gibi hatırlıyordum; harçlıklarıma göre fazla pahalıydılar ama ben zeki bir kızdım. Bir yolunu elbette bulacaktım. Bir hafta içinde bulmuştum da. Annemin kullanmadığı, bir kenara attığı takıları bir poşetin içinde çantama doldurup okulda üç beş kişiyi ikna ederek satmayı başardıktan sonra hafta boyunca atıştırmalıklar için aldığım harçlıklarımı bir araya getirdiğimde küpeler benimdi. O küpeleri annemin kadife kutularından birinde her gece uykuya yatırır ve nemli bir bezle tozlarını alırdım. Etrafına güzel kokular sıkar, aynada kulağıma tutar ama takmaya kıyamazdım. Zaten bana yakışmazlardı da, büyük kadın küpeleriydi onlar; fazla abiyeydiler. Gittiğim her yere götürdüğüm bu küpeleri çok, çok uzak bir yeri ailecek ziyaret ettiğimiz bir gün kaybettiğimde haftalarca yemeden içmeden kesilmiş, bağışıklık sistemimin çökmesiyle uzun süren bir hastalığın pençelerinde erimiş ve her gece ağlamıştım. O kadar çok ağlamıştım ki annem gözlerimin mavisinin değiştiğini söylemişti gözyaşlarıyla. Daha fazla ağlamamam için gözyaşlarının göz rengimi çirkinleştirdiğini söylemişti. Ancak o zaman ağlamayı bırakmıştım.
Hazar da bir çift mavi küpeydi benim için.
Mevhan Hoca, Eda’nın sunumunu zayıf bulduğu fakat konusunun sınıfta yarattığı tartışma ortamından çok memnun kaldığını dile getirerek dersi bitirdiğinde; İkarus’un Düşüşü hakkındaki yorumlarıma katıldığı eleştirisinde bulunmasına şaşırmamıştım çünkü yiğidi öldürüp hakkını yemeyen bir kadındı.
Hazar, ben daha sindiğim sırada doğrulamadan telefonunu kulağına dayamış ve az sonra bir yere koşuşturacak bir pozisyonla sırasından kalktığında birkaç saniye boyunca amfi merdivenlerini inişini ve kapıdan çıkışını izledim. Doğrulup kalkarken masaya yasladığı parmaklarını, sıyırdığı bileğinden omzuna dek uzanan belirgin damarlarını ve maskülen saatini sanki birazdan bir uzvunu çizecekmişim gibi incelemiştim; çizmek konusunda pek de iyi olduğum söylenemezdi ama vücudunu detaylı bir şekilde tasvir edebilirdim.
Paket lastiğini çekip öyle uzaktan bıraktım ki ne yaptığımı fark ettiğim o an, acıyla yerimden sıçramış ve hatta gözlerimin yaşlanmasına sebep olmuştum. Bir an önce eve gidip duş almalı, güzel bir yemek hazırlamalı, ders çalışmalı, yürüyüşe çıkmalı ve uyumalıydım. Bugünün kaos derecesini ancak bu şekilde huzurla eşitleyebilir ve sinir sistemimi sakinleştirebilirdim. Çünkü alarm veren bir zihinle etrafta dolaşmaya başladığımda tek yaptığım takacak bir şey bulmak ve daha çok takmak ve takmak ve takmaktı.
Fizyoloji ve Biyokimya derslerinin ardından nihayet eve gelebildiğimde henüz akşam olmamıştı. Eve geldiğim gibi kıyafetlerimi kirliye atıp kendimi de duşa konumlandırdım. Bir süre temizlenip kremlenmekle vakit harcadığımdan, nihayet saçlarımı da kurutup banyodan çıktığımda hava yavaş yavaş kararmaya başlamıştı. Akşam yemeği için fırına balık ve patates atıp güzel bir salata yaptıktan sonra ders kitaplarım ve tabletimle mutfak masasına kurularak bir süre atıştıran yağmuru dinledim. Sabahları bir ritüel olarak erken kalkar, önce ders çalışır ardından vücudumu esnetir ve kahvaltı yapardım; ardından okul için hazırlanma ritüelim başlardı. Ne yapacağım, ne yiyeceğim, hangi derslere çalışıp hangi aralıklarda serbest vaktimin olacağını hafta başında planlardım. Uykuya ve vücuduma giren besinlere çok önem verir, günde bir bardaktan fazla kahve içmemeye ve bol bol su tüketmeye dikkat ederdim.
Yağmurun durduğu, saatin uyku vaktime yaklaştığı bir vakitte her akşam yaptığım yürüyüşlerden biri için spor ayakkabılarımı ve yağmurluğumu üzerime geçirerek kulaklıklarımla birlikte dışarı çıktığımda hava hafif serindi. İstanbul’da doğup büyümüş biri olarak, Soyhan’ın ılık ve yağışlı, kapalı havasına alışmakta güçlük çekiyordum ama gerek buradaki sosyal hayat, gerekse okulum olsun çok memnundum. Her ne kadar diğer öğrenciler kadar dışarı çıkıp sosyalleşemesem de, arada bir kalabalıklar arasına girmek ve okulun yeşil kampüsünde tembel adımlarla ders binasına yürümek hoşuma gidiyordu.
Huzurlu bir hayatım olduğunu söyleyebilir miydim ama? Sanmıyordum. Belya bana bir keresinde, “Senin kafana sahip olmak istemezdim,” demişti. “Yaşamayı on kat zor kılıyorsun kendine.” Belya tabii ki benim kafama sahip olmak istemezdi, bir kere her kahvaltıda üç yumurta ve her sabah 5 alarmıyla başa çıkamazdı. İstemezdi. Ama ben de dersten yarım saat önce uyanıp öğlene kadar kahvaltı etmek için beklemeyi ve kahvaltıyı kuru bir tostla geçiştirmeyi istemezdim. Bana göre yaşamı kendine katlanılmaz kılan Belya’ydı. Bana göre Belya yaşamıyordu, nefes alıyordu sadece; bir akışın içinde kaybolmuştu. Kaybolmak yaşamak değildi. Kaybolmak, kaybolmaktı.
Tık tık.
Beni kafamın içindeki düşünceler silsilesinden kurtaran, kahvemi beklediğim sırada hemen önümden geldiğine emin olduğum tıkırtıydı. Uzun ve ince parmaklar, tıklattıkları tahtadan uzaklaşırken oldukça geniş bir göğsün üzerine çekildiler. Yanımda dikilen siyahlar içindeki çocuk, kollarını göğsünde birleştirerek kalçasını tezgâha yaslamış ve sırtını baristaya, yüzünü ise kalabalığa dönmüştü. “Anya Taylor Joy’a benziyorsun.”
Benimle mi konuşuyordu?
Gözlerimi kırpıştırdım birkaç kez ve kablolu kulaklıklarımı tek elimle çekip çıkardım kulaklarımdan, böylelikle arka plandaki insan gürültüsüyle birlikte kulağıma fısıldayan Patrick Watson’ın sesi kesildi. Ne yazık, tam da Je Te Laisserai Des Mots çalıyordu.
“Öyle mi?”
Başka bir şey söylemeliydim. Başka bir şey… Ama dikkatim fazla dağılmıştı ve heyecanlanmıştım da. Hazar neden benimle konuşuyordu? Yine?
Boğazımı temizledim hızlıca, ardından “Yani, bunu daha kaç kere söyleyeceksin?” diye düzelttim sorumu, aynı zamanda postürümü de düzeltirken. Ellerimi ceketimin cebine sokmuş ve gözlerimi dağınık kaşlarından ayırmaya çalışıyordum fakat işe yaramıyordu, onları ve şapkasının altında dağılmış saçlarını öyle bir düzeltmek istiyordum ki…
“Öyle mi?” diye sordu. Benimle aynı tonla, benimle aynı soruyu sormuştu. Üzerinde omuzlarını saran siyah, ince bir tişört ve koyu renk bir jean vardı. Sol kolunda başka bir dilde yazan paragrafı görebiliyordum bu açıdan, daha önce fark etmediğim bir dövmeydi bu. Aynı zamanda tişörtünün kolunun altından tenine yapışmış bir plastik parçasını da görebiliyordum. Daha fazla bilgi.
“Ney, öyle mi?” Gözlerim kısıldı.
En çok dudaklarından nefret ediyordum. Adım söylenerek tezgâhın üzerine bırakıldığında kahve bardağımı uzanıp kendine doğru çekerek ve hatta kapağını kaldırıp bir yudum aldığında kartona sarılan, kirli sakalının altından bana silik bir tebessüm bahşeden dudaklarından… En azından kirpiklerini görene kadar böyle düşünüyordum. Çünkü bir sır gibi sakladıkları kara delikleri kirpiklerinin arasındaki, dudaklarından hiçbir zaman çıkmamış ve çıkmayacak sözcüklerin alayını ediyorlardı sanki benimle.
Eğer Belya’nın bahsettiği üç harfli lanet buysa, benim için çok geçti.
“Daha önce söyledim mi?” diye mırıldandı dudaklarının arasında, yüzünü buruşturarak kahvemi önüme bırakırken. Kapağını da kapatmıştı. “Korkunç bir şey bu. Ne var içinde? Naneli şurup ve esmer şeker mi?”
“Salep. Senin beğenmemene hiç şaşırmadım,” diye homurdandım kahve bardağımı önüme çekerek, ardından üzerine ekstra tarçın döktüm kenardaki tarçınlıktan. “Her sabah zift gibi kahveler içerken başkalarının zevklerine dil uzatamazsın.”
Upps.
Tek kaşının havalandığını gördüm şapkasının altından, bardağın kapağını kapatmaya çalıştığım sırada. Sanırım az önce, daha önce hiç sohbet bile etmediğim bir yabancıya onu her sabah kahve alırken dikizlediğimi itiraf etmiştim.
“Biraz süt koydururum.”
“Ne?”
“Biraz süt koydururum,” diye mırıldandı baristanın ona uzattığı kahve bardağını alıp kapağını açarken. “Zift gibi dediğin kahveme… Biraz süt koydururum.” Ardından tezgâhın üzerinde kaydırarak bana uzattı.
Ne yapıyordu bu? Her sabah olduğu gibi kahvesini alıp def olup gitmesi gereken yerde ikidir kuralları bozuyordu. “Gölgelerde kalmam gerekiyordu,” diye fısıldadım kendi kendime içinde biraz süt olduğu belli kahvesinin üzerinden çıkan dumana bakarken. Duymuş olabilirdi ama umrumda değildi. Anlayacağını düşünmüyordum. Beni anlayacağını düşünmüyordum.
“Cık,” diye bir ses duydum, daldığım kahve bardağından bakışlarımı anlık bir şekilde kaldırarak ona bakmamı sağlayan. “O boku yemek için fazla dikkat çekmiyor musun sence de?”
Hızla çatılan kaşlarımın arasından şokla baktım yüzüne. Aralanan dudaklarımın arasından kaçan nefes, aldığım son nefes gibi hissettirdi o an. Dikkat çekmek derken neyi kast ettiğine dair kesin bir cevabım yoktu ama o an neden dikkat çektiğimden çok, neden benimle konuştuğuyla ilgileniyordum. “Neden benimle konuşuyorsun?”
“Çünkü başka kimsenin seninle böyle konuşmasına izin vermiyorsun.” Uzanıp önüme ittirdiği kahvesini aldı Hazar, kapağını kapattı ve bir yudum aldıktan sonra “Yanlış mıyım?” diye sordu oldukça küstah bir tavırla. Sol kolundaki saati kontrol ederken “Neredeyse üç dakika birkaç saniye oldu ve hâlâ kovulmadım,” diye mırıldandı kendi kendine cevap verir gibi, ardından karşımda dikilir pozisyona geçti ve yeniden gözlerimin içine baktı. “Ama gözlerin hep üzerimde. Gözlerin neden hep üzerimde?”
“Bunun birçok sebebi olabilir—“ Elimi saçlarımdan geçirdim sinirle. Benimle böyle konuşabilme hakkını nereden buluyordu? “Dokuz yaşındayken bütün ilkokul hayatımı cehenneme çevirdiği için ikinci kattan aşağı ittirip içinde iskelet demirler olduğunu bilerek kafasını doğum günü pastasına bastırdığım şeytani kuzenime benziyor olabilirsin mesela.”
Bir “Cık,” sesi daha geldi ardından. “Sanmam… Çünkü bir kuzenin yok. Tek çocuksun. Annen ve babanlar da öyleydi.” Alaycı bir tebessüm geçti dudaklarından. “Ayrıca tebrikler, direkt inkâr etmek yerine beş saniye içinde bir kılıf buldun. Bu da seni ailenin geri kalanından kıl payıyla daha akıllı yapar.”
Kimse ailemi bilmez.
Parmaklarımın arasında tuttuğum kahve bardağını sertçe tezgâha bıraktım kehribar rengi alaycı gözlerini bir tehdit gibi yakalarken. “Ailem hakkında hiçbir fikrin yok.”
“Var.”
“Mümkün değil,” diyerek neredeyse kestim lafını. Ona bir adım yaklaştığımı fark etmemiştim, çizmemin ucu botlarına değdiğinde ancak ne kadar yakın durduğumuzun farkına varabilmiştim. “Nasıl olsun?”
Kehribar gözleri kısıldı, içime şüphe düşürmek ister gibi bakıyordu. Neden öyle bakıyordu? “Neden olmasın?”
Anlamıyordum. Doğruyu söylemişti ama. Benim kuzenlerim yoktu, bir tane bile… Annem de babam da benim gibi tek çocuktu ve akrabalarımızla görüşmüyorduk. Bunu daha önce birine söylemiş miydim? Hayır, ailemden kimseye bahsetmezdim. Sorduklarında bile. Hazar’ın ailemle ilgili herhangi bir bilgiye sahip olması fikri korkunçtu. Kafasından sallayıp tutturduğuna emindim… Ya da davranışlarımı ve beni incelemiş olabilirdi… Tıpkı benim ona yaptığım gibi.
Bir kedisi ve köpeği vardı. Sabahları sahilde koşuya çıkıyordu. Dışarıda pek bir şey yediğini ya da kapalı şişeler hariç partilerde bir şey içtiğini görmemiştim. Dövmeleri vardı fakat yakından uzun uzun incelenmediği sürece hiçbirini çözmek mümkün değildi. Dolabında renkli hiçbir şey yoktu ve şapka takmaktan hoşlanıyordu. Yalnız yaşıyordu ve evi muhtemelen sahile yakındı. Tek çocuk olduğuna bahse girebilirdim tıpkı benim gibi, ya da yalnız büyüdüğüne… Onu bu kadar sessiz ve bir o kadar da dikkat çekici yapan şey geçmişiydi. Aynı zamanda canavarlaştıran da. Ama ne derler bilirsiniz… Bir canavar gördüğünde onu öldür, tereddüt etme. Eğer hikâyesi dinlemeye vaktin olursa…
Onu sevebilirsin, derler.
Hazar bir anda söyleyeceğini söylemiş gibi, şüphe tohumlarını ekmeyi başardığını bilen yamuk sırıtışıyla dönüp kafenin çıkışına doğru yürümeye başladığında ağzımı açıp bir şey söylemeye vaktim olmadı bile. Tezgâha bıraktığım kahve bardağımın kapağını kapatıp hareketlendim ama sanki bu fırsatı bekliyormuş gibi önümü kesen bir kız sayesinde neredeyse tüm salebi üzerime boca ediyordum.
Ellerini havaya kaldırarak bana çarpmaktan kendini alıkoyan kıvırcık saçlı ve piercingli, saçlarını geçmişte kızıla boyadığı ve uzun zamandır boyayı tazelemediği koyu renk çıkmış saç diplerinden belli olan ve daha önce görmediğimi düşündüğüm bir kız “Aman, aman dikkat!” diyerek önüme atladı o an. Koca yeşil gözlerinin ardından bir yabancıya atılabilecek kadar ancak samimi bir gülüş sardı dudaklarını. Ne düşüneceğimi bilemedim. “Reva! Reva Nadas, değil mi?”
“Evet?” Gözlerimi kırpıştırdım ardı ardına.
“Hazar akşamki partiye gelecek mi biliyor musun?”
Kaşlarım havalandı istemsizce. “Neden bunu bana soruyorsun ki?”
O an bir tereddüt geçtiğini gördüm gözlerinin içinden. “Arkadaş falan olduğunuzu düşündüm çünkü. Az önce…” Baş parmağıyla omzundan gerisini, az önce Hazar’ın çıkıp gitttiği kapıyı işaret etti. “Az önce gayet yakın gibi sohbet ediyordunuz. Dün de görmüştüm sizi.”
Evet, dün de Anya Taylor Joy’a benzediğimi söyleyip ortadan kaybolmuştu ve ardından Belya tarafından azarlanmıştım. Bu kız eğer dünkü etkileşimimizin de izleyicisi olduysa Hazar’ın etrafında olan biriydi… Ama sorun şuydu ki, kimse Hazar’ın etrafında olmazdı. Olamazdı. O, kampüste güneş gözlüklerini ve kulaklıklarını çıkarmadan girip girebileceği insan etkileşimini minimuma ve hatta sıfıra indirmeyi umarak dolanırdı etrafta. Daha önce onunla konuşmaya çalışan ya da bir şey soran insanlar dışında üst üste, belirgin bir şekilde yanında görülen kimse—
Bu kız Hazar’ı izliyordu.
Tıpkı benim gibi.
Beni bir kez daha yanında gördüğü için yanıma damlayıp bu soruyu sormuştu çünkü cevabın bende olacağını düşünmüştü.
Ben birilerine sormaya başlayacak kadar ileri gider miydim?
Hayır, ama bu beni kabinler ve kapılar ardında konuşanları dinlemekten alıkoymamıştı. Dışarıdan böyle mi görünüyordum?
Şey gibi… Sapık.
Değerli Öğrenciler,
Okulumuz öğrencilerinden E.K.’nın üzücü kaybı nedeniyle bugün öğleden sonra yapılması planlanan tüm dersler iptal edilmiştir. Bu zor süreçte öğrencimize, ailesine ve yakınlarına başsağlığı diliyor; acılarını içtenlikle paylaşıyoruz. Anlayışınız için teşekkür eder, gelişmeler hakkında gerekli bilgilendirmelerin ayrıca yapılacağını bildiririz.
Safir Üniversitesi Yönetimi
“Yine kim intihar etti?— Ahh!”
Tuana’nın ensesine yediği şaplakla birlikte ayaklarını öndeki sıranın sırtına uzatarak yayıldığı sandalyesinde irkilişini izledim kitabımın üzerinden attığım bakışlarla. Belya resmen gözlerinden alev topları fırlatıyordu ama onu daha önce bu kadar sinirli görmediğimi söyleyemeyecektim.
“Ne var?” diye söylenerek etrafındaki bakışlara göz devirdi Tuana, kazağını düzeltti doğrulup bacak bacak üstüne atarken. Hepimizin telefonuna az önce gelen mesaja hitaben biraz sesli bir şekilde konuştuğu için herkes neyden bahsettiğini biliyordu. “Sanki altından başka bir şey çıkacakmış gibi… Depresyon salgını var işte. Suya biraz antidepresan falan karıştırmaları lazım.”
Belya o sırada tabletini kapatıp çantasına tıkmış ve sırasından kalkmış, sınıftaki diğer herkes gibi dersten çıkmaya hazırlanıyordu çünkü az önce iptal mesajı almıştı. “Ne kadar kolay konuşuyorsun Tuana,” diye homurdandı bana bir kez bile gözlerini değdirmeden kapıya doğru yürümeye başladığında. Kapıa kadar attığı adımları, topuklu botlarının takırtısından saydım ben de. Bir. İki. Üç. Dört. Beş. Altı. Yedi.
“Aman! Yine dram perileri üzerinde bunun…”
“Muhtemelen şakan doğru,” diye mırıldandım ben de ufaktan çantamı omzuma takarken, Tuana’ya dönerek. “O yüzden tavır alması normal. İlk intihar edenlerden birinin dönem başında laboratuvardaki eşi olduğunu biliyor muydun?”
Tuana’nın yeşil gözleri büyüdü bir anlığına, dudakları ince bir çizgi hâlini aldı. Tabii ki bilmiyordu. “Yapma ya…”
Başımı salladım hafifçe. “Muhtemelen bu akşam da ünlü psikologlardan birini çıkarırlar konferansa, istersen gelebilirsin. Belya hepsine katılıyor.”
“Bu… Toplu intiharlarla ilgili mi?” Tuana’nın gözleri kısıldı.
“Toplu intihar denmez. Ama peş peşe geldikleri kesin…” Son iki ayda, okuldan tam dört öğrenci intihar etmişti ve Tuana’nın kara mizahının arkasında yatan sebep buydu. “İstersen sana koltuk tutabilirim. Bu sefer ben de katılmayı düşünüyorum.”
Ağzımdan çıkan lafın hemen ardından bir saniye gözlerimi kapatıp dudaklarımı birbirine bastırdım. Bir sonraki aynaya bakışımda duyacağım şeyi tahmin edebiliyordum. Daha kendi terapi seanslarına gitmeyen bir hasta için okuln mental sağlık konferansı fazla iddialı değil mi Reva?
Daha kendi derdine bile değilsin deva.
“Olamam da zaten,” diye mırıldandım kendimi alıkoyamayarak, beremi takıyordum başıma o sırada.
“Efendim?” Tuana bana doğru eğildi o an.
“Ha?” Hiçbir fikrim yokmuşçasına baktım gözlerinin içine, birkaç kez kırpıştırmıştım kirpiklerimi. Andan kovulmaktan nefret ediyordum… Kafamın içine çekilmekten. Gözlemlemekten ve yeterince iyi taklit edememekten. “Yer diyordum, tutabilirim sana…”
“Yok canım sağ ol, şimdi içimi karartamam hiç o konferanslarla. Güzel Sanatlar’daki bütün değişik tiplemeler doldurur zaten salonu eminim.” Tuana konuşurken gözlerini belertmiş, geçen sefer yaptığı Güzel Sanatlar Fakültesi’ndeki iguanalar benzetmesini bu sefer kendine saklamış ve çoktan ayağa kalkmıştı bile. “Hem bu akşam ormandaki eski mezarlığın orada parti var, gelmek istersen asıl sen haber ver.”
“Pek sanmıyorum,” diye mırıldandım uyku saatimi ve sabahki dersi düşünerek, o sırada Tuana çoktan kapıya ilerlemiş “Görüşürüz aşk!” diyerek el sallıyordu bile.
Ve sınıfta tek başıma kalmıştım.
Ayakkabılarımın ucuna baktım bir süre. Bir ıslak mendille silmek istiyordum uçlarına bulaşan ve kuruyan çamuru. Eve döndüğümde bu akşam ne pişireceğime dair bir fikrim yoktu ama banka hesabımdaki bakiye alışverişe çıkmak için fazla endişe vericiydi. Belki bir kafede çalışmaya başlamanın vakti gelmişti. Ya da üniversite sınavına hazırlanan öğrencilere ders vermek için ilan asabilirdim uğrak yerlere… Her zaman ailem bana destek olacak değildi ya?
İstemek fazla geldiği için.
Ne?
İstemek, Reva. Diğer herkes gibi.
Anne babamdan ilk kez bir şey istediğimde, ne olduğunu hatırlıyordum çünkü. Son kezdi o aynı zamanda. Eğer onlardan bir şey istersem, karşılığında yapmamı isteyecekleri fedakârlığı düşünemiyordum bile. Eğer bana harçlık göndermek isterlerse gönderirlerdi, hesabımda gördüğüm parayı bütçemden sayar ve gerekli yerlere harcardım ama hiçbir zaman onlardan para istememiştim ve istemeyecektim de.
“Kimse bilmiyor,” dediğini duydum o an oldukça acı yüklü bir sesin, gözlerim ayaklarımın bastığı mermerin düzensiz desenine dalmışken. Tuana gideli ne kadar olmuştu bilmiyordum ama bir süredir sınıfta tek başıma oturuyordum, bu gidişle son shuttle’ı kaçıracaktım.
“Kapa o sikik çeneni, zırlayıp durma ortalıkta.”
Başımı yavaşça kaldırıp etrafa baktım. Ses dışarıdan geliyodu.
Açık pencerenin mermerinden sıçrayan yağmur damlaları, hemen yanımdakı sırayı ıslatmıştı ama neyse ki yağmur sonunda durmuştu. Pencere pervazının iki yanından tutunarak aşağıya baktım konuşanları görebilmek umuduyla o an. “Ama nasıl—“ diye ağıt yakar bir sesle konuşuyordu biri, ağladığına yemin edebilirdim; hemen pencerenin altında, bahçedeydiler. Seslerden biri fazla tanıdıktı.
Bir iteklenme ve inleme sesi duydum, avucum korkuyla ağzıma kapanırken nefesimi de tutmuştum. Derin, çok derin ve tehditkâr bir ses “Sadece seni üç beş kuruşla yetiştirip notlarınla buraya sokan o bunak babanın kaçırdığı vergileri devlete bildirsem bile en az 20 yıl hapis cezası alır,” diye hırladı resmen o an gürleyen göğün gürültüsüyle. “Akılsız kafanla uyuşturucu komasına soktuğun kız arkadaşının ailesini parayla arsayla susturmuş olmanı saymıyorum bile. Hayatını sikerim oğlum senin, hayatsızlığı sikerim senin konuşursan. Anlıyor musun beni?”
Bariz kapatılan, engellenen bir ağızdan çıkan boğuk onaylama sesini duydum sadece. Titreyen ellerim soğuk ve ıslak mermere dayandılar ve istemsizce eğildim aşağıya doğru; stresten bulanıklaştı gözlerim ama duvara kıskıvrak sıkıştırılmış, saldırganının geniş omuzları arasından yaşlı gözleri görünen çocuğu seçebildim. Arkası dönükken bile korkunç görünen saldırganın ise, esmer tenini ve boynundaki sekiz oklu dövmeyi. Kaos yıldızı.
Hazar.
Başımı geri çekerken berem kafamdan kaydı ve düştü o an. Saniyeler içinde, panikle kendimi geriye attım ve sırtım masaya çarparken acıyla inledim; bu kadar sert sözler işittiği olmamıştı kulaklarımın ve gizli saklı işler çevirirken her zaman yükselen ateşimle birlikte bir şekilde yakalanırdım zaten. Salak. Salak!
Kalbim göğsümde, kimden ve neden kaçtığımı bilemezken çantamı da alıp hızla dersliğin çıkışına ilerledim; kapıdan çıkarken içeri giren bir öğrenciye bodoslama çarpışım, isyanla ellerini kaldırıp bir özür bile dilemeden gittiğim için arkamdan söylenişi, koridorda kayan adımlarım ve koridorun karanlık köşelerini anlık aydınlatan şimşekler…
Yalnızca bir merdiven inebilmiş, kat arasındaydım ki nereden geldiğini bile göremediğim karanlık bir silüet beni kolumdan yakaladığı gibi karşılıklı tuvaletlerin olduğu ıssız araya itekledi. Bir kabinden içeri tıkıştırıldığım ana kadar başımı kaldıramamıştım bile.
“Ne kadarını duydun?”
Titreyen kirpiklerimin arasından görebilmeyi ne zaman başardı gözlerim, bilemeyeceğim kadar geçip giden bir sürenin ardından yutkunabildiğimde dünyanın karanlık tarafıyla tanıştığımı hissediyordum nedensiz bir şekilde. Çünkü baktığımda görebildiğim gözler bir çift kara delikti, kömür kirpiklerinin ardından buz bir ifadeyle bakıyorlardı bana ve ben aniden yeterince kalın giyinmediğimi düşünmeye başlamıştım.
Parfümü daha önce koklama fırsatı bulamadığım bir esans taşıyordu, üzerine sinmiş sigara kokusuyla beraber. Sigara kokusundan nefret ederdim. Belya ne zaman içse dumanının üzerime gelmeyeceği köşeye geçer, küllüğünü uzağıma iter, elimle havayı dağıtırdım. Her nasıl bir kokusu varsa üzerinde, sigara dumanıyla bütünleşmiş ve imzasını atmış gibiydi. Sabah ona bu kadar yakın durmadığım, durduğumda ise nefesimi tuttuğum için almadığım kokusu şimdi ciğerlerimi istila etmişti ve bir darbe girişimi başlatmıştı resmen içeride. İstifa et, diye protesto ediyordu mantığımı. İstifa!
Bilincimi biraz daha kazanabildiğimde ellerimi arkamda tek eliyle kelepçelemiş, beni tuvaletin kabinine yaslamış ve üzerime neredeyse bana nefes alacak hava bırakmayacak kadar eğildiğini fark ettim o an; aniden, odada oksijen kalmadı. Cevap vermem uzun sürmüş olmalı ki sorusuna, kehribar gözleri kısılırken biraz daha eğilerek yüzlerimizi eşitledi ve şüpheyle bakmaya başladı bu sefer. “Kimsin sen?”
“Bilmem,” dedim son kalan aklımla mantıklı bir cevap vererek. “Az önce erkekler tuvaletine sürüklediğin, şu an taciz ediyor olmakla meşgul olduğun okul arkadaşın?”
Birbirinden ayrı duran, çatılmış kaşları belli belirsiz oynadılar fark edilmeyecek kadar kısa bir sürede ama geri adım atacağını düşünecek kadar aptal değildim. O da öyle.
“Çocuk mu kandırıyorsun sen, küçük hanım?” Kalın sesi, bir fısıltıya döndüğünde sanki kaçabilecek bir yer varmış gibi başımı bastırıyordum kapıya çünkü sanki duyabileceğimden emin değilmiş gibi yakındaydı. “Kafede dikizlemeler, merdiven boşluklarından izlemeler, pencerelerden dinlemeler… Fark etmeyeceğimi mi sandın?”
Dudaklarım bir çizgi hâlini alırken duyabildiğim yalnızca kalın ritimlerde atan kalbimin gümbürtüsüydü. O da aynı frekansı yakalamış olmalı ki, gözleri bir müddet sonra aşağı kaydı ve göğsüme baktı. Ardından yeniden gözlerimiz buluştu. “Zavallı kalbinin bana bir dakika daha dayanabileceğini sanmıyorum. Ben cevabımı aldıktan sonra kaybol. Hemen.”
Zavallı kalbin.
Kesik bir nefes kaçtı dudaklarımdan, ciğerlerime. Fark edilmeyeceğimi sanmıştım, evet, ama sanmaktan ziyade öyle olduğunu düşünmüştüm de; belli ki benim sebeplerimin dışında karşımdaki insanın inandığı çok farklı nedenler vardı ama birinin onu dikizlemesi için.
“Her kim olduğumu düşünüyorsan, hayal kırıklığına uğrayacaksın,” diye mırıldandım zavallı kalbimin acınası ritimlerini toparlamaya çalışırken stabil nefeslerle.
“Bence sen tam da olduğunu düşündüğüm kişisin.” Hazar’ın karanlık gözleri kısıldı ve biçimli dudakları aralandı. “Hayal kırıklıkları?..” Kaşları havalandı, belli belirsiz bir gülüş dudaklarını esir alırken çatık kaşlarımla izledim suratını. “…en sevdiklerimdir. Ne kadar büyük bir aptal olduğunu hatırlatır insana. Kendine getirir.”
“Aptalsın o zaman,” diye mırıldandım gülüşü solarken. Daha cümleme noktayı bile koyamamışken üzerime abandı ve yeniden oksijeni ciğerlerime tıktı o an; sigara ve parfüm kokusunu üzerime sindirecek kadar yakındı kulağıma eğildiğinde, huylandığımda refleks olarak omzumu yukarı kaldırdım.
“Aptal değilim ama senin beni aptal yerine koyduğun için o küçük kafanın içindeki planlarla birlikte kıç üstü yere çakılman yakındır,” diye fısıldadı dakikalar önce duyduğum, aynı tehditkâr sesle. “Ve ben bile yeni gelmiş olmama rağmen Soyhan’ın asfaltlarının ne kadar sert olduğunu biliyorum.” Geri çekildi, neredeyse bileklerimdeki tutuşu hafiflemişti ama yeniden göz hizamızda yaklaştığında felçli gibi hareket edemiyordum. “Tek bir şey duyarsam etrafta, hesabını senden sorarım duyduklarınla ilgili.”
Kalbim ağzımdayken nihayet geri çekildiğinde bileklerim ayrıldılar, soğuk kapıya yaslandı avuç içlerim. Beni kolumdan tutup yolundan çektikten sonra çıkıp giderken kendiliğinden kapanan kapıya şükrettim çünkü daha fazla taşıyamazdı ayaklarım bedenimi.
O zaman bu, aptal çocuk ve zavallı kalpli kızın hikâyesi.
Yorumlar
Yorum yapmak için giriş yapmalısın.