Vital Bulgular
Vital Bulgular
2. VİTAL BULGULAR
3.970 1203

2. VİTAL BULGULAR
Azee, Fahrenheit

Kapı çaldığında, delikten bakmadan önce karşımda kimi bulacağımı biliyordum bu yüzden üzerime uzun hırkamı geçirdim, mutfağın kapısını kapattım ve salonda, masanın üzerinde açık bir şekilde duran bilgisayarımı kilitleyip telefonumu cebime attım. Okuldan geleli birkaç saat oluyordu ve yemek yedikten sonra ders çalışmaya vermiştim kendimi. Evimin adresini bilen kimse yoktu. İnternetten alışveriş yapmıyordum. Komşum yoktu. Devlette kayıtlı ikametgâhım aile eviydi. Bu yüzden kapının ardındaki ya babamdı ya da ben Nedim Nadas’ın kızı falan değildim.

Delikten kontrol ettikten sonra aldığım derin bir nefesle kapıyı açtım bu yüzden. Hemen kapının önünde babam vardı, jilet gibi bir takım elbiseyle 50’lerine meydan okuyordu. Bütün saçları beyazlamıştı ve griye çalan gözleriyle mistik bir romandan fırlamış kadar yakışıklı görünüyordu karşımda, bu yaşında bile. Annemin aklını çelen yakışıklılığıyla. Hemen arkasında, iki adım gerisinde ise yardımcısı ve koruması olan Ares dikiliyordu. 30’larının sonunda, üzerindeki takım elbisesi olmasa azılı bir suçlu gibi görünen Ares beni çocukluğumdan beri korkutmuştu. Türk olmadığını aksanlı Türkçesinden biliyordum. Slavdı. Ve tehlikeli biriydi. Bildiklerim yalnızca bunlardı.

“Reva, bu geç saatte hâlâ ayakta olmanın sebebi nedir?”

Saat akşam 11’di ve ben ayaktaydım çünkü hazırlanıp ormandaki partiye gitmek üzereydim. Tuana bu teklifi ilk yaptığında gideceğime ihtimal vermemiş olsam bile, Snapchat’ten gönderdiği videolar ve fotoğrafların birinde Hazar’ın silüetini gördüğüm için uykularım kaçmıştı bu yüzden bir süredir ders çalışıyordum.

Peki akşamın 11’i, 21 yaşındaki genç bir kızın babası tarafından geç olarak etiketlenebileceği kadar gerçekten geç bir saat miydi? Hayır. Ama Nadas ailesinin kendine özgü kuralları vardı ve akşam 10’dan sonra ayakta olan başarısız bir aile bireyi olarak yaftalanırdı. En azından babam, yıllar boyu, büyüdüğü evde gördüğü bu sistemi bana da dayatmıştı.

“Yarın çok önemli bir sınavım olduğu için ona çalışıyordum baba,” diye yanıtladım karşısında neredeyse hazır ol pozisyonuna geçerek ellerimi önümde birleştirirken. Bakışlarımı yere eğmiştim. Bizde saygı göstergesiydi.

Babamın sert ifadesi bozulmazdı, çattığı kaşlarını çoğu zaman serbest bırakmazdı bile bu yüzden çocukluğumun neredeyse tamamını onun suratının normalinin bu şekilde olduğunu düşünerek geçirmiştim. Sonra bir gün, kahkaha bile atabildiğini görmüştüm ve o gün, gülebildiğini yalnızca gülüşlerini bize vermediğini fark etmiştim.

Başka bir kadını seviyordu ve gülüşleri ona aitti.

Babam içeri girmedi bile. Yalnızca kapının pervazına çıktı ve evin içine, suratındaki memnuniyetsiz ifadesiyle bir göz attı. Burayı kendi birikmişimle tuttuğum için pek de iyi bir ev olduğunu söyleyemezdim; pencerelerden içeri soğuk sızıyordu bu yüzden doğalgaz faturası çok fazla geliyordu, banyosu ve mutfağı eskiydi ve tesisat sistemi çoğu zaman sorun çıkarıyordu, tavan arasına girmeye bile çekiniyordum ve orada türleri henüz keşfedilmemiş böcek çeşitlerinin yaşadığını düşünüyordum. Geceleri fareler cirit atıyordu ve odamın tam üstü olduğu için, ben de çıkardıkları takırtıları dinleyerek uyumaya çalışıyordum. Ne kadar çok temizlik yaparsam yapayım hiçbir zaman yeterince temiz olduğunu hissetmediğim bir evde yaşıyordum. Nedim Nadas tabii ki, bu eve burnunu kırıştırarak bakacaktı.

“Birkaç gün şehirde kalacağım. Bir iş için geldim,” diye mırıldandı babam, sesindeki iğneleyici tonu saklamayarak. Neyi kast ettiğini biliyordum ve o da bildiğimi çok iyi biliyordu. Ardından aynı iğneleyici tonunu bu sefer etrafta gezinen yargılayıcı bakışlarının hedefi için kullandı. “Temizlik yapılıyor mu bu evde?”

Bakışlarım etrafa çevrildi, kapının pervazında dikilirken neyi gördüğünün merakıyla… Tabii ki sürekli temizlik yapıyordum. Ev de temiz ve derli toplu görünüyordu esasında, babamın gördüğü pislik ve dağınıklık değil de evin eskiliğiydi. Cilası soyulmuş kapılar, solmuş duvar boyası, aşınmış eski parkeler… Hoşlanmıyordu bu görüntüden.

“Yapılıyor,” diye yanıtlayabildim sadece. Yapılıyor. Yapıyorum.

“İyi.” Ardından bir adım geri çekildi. Ares’in kucağındaki büyük, siyah kutuyu o ana dek fark edememiştim ki o da babamın işaretiyle önüne geçerek içeri bıraktı kutuyu. İçinde ne olduğunu tahmin edebiliyordum. Beni süslemek isteyecekti. “İstanbul’daki etkinlik için.”

“Teşekkür ederim,” diye yanıtladım kutunun neredeyse üzerini delebilecek yoğunluktaki bakışlarımı üzerinden çekip yeniden babama çevirerek. Sessizce başını salladıktan sonra iyi geceler dileyerek dönüp aracına yürümeye başladığında, Ares de baş selamıyla veda ederek bahçenin taş yolunun karanlığına karıştı. Babam arabaya bindiğinde kapısı kapatılana kadar evimin kapısını açık tuttum ben de, ardından kapattım ve sırtımı kapıya yaslayarak elimi kalbime götürdüm.

Korkmuştum. Tam olarak neyden korktuğuma dair bir fikrim yoktu. Sonuçta karşımdaki adam, babamdı değil mi? Bana el kaldırdığı ya da sesini yükselttiği olmamıştı daha önce… Ama tatlı diliyle sonradan acısı benden çıkan şeyleri yapmamı istediği olmuştu. Yapmıştım, yapıyordum ve yapıyor olacaktım ben de.

Tıpkı bu akşam verdiği siyah kutunun içindeki elbiseyle İstanbul’da katılacağım davette olacağı gibi.

Hava on beş derece, soğuktu ve gecenin bir vaktiydi. Dolabımın bir yanında giyinmem gereken tarzda kalın kıyafetlerim ve diğer yanındaysa iddialı kombinler yapabileceğim parçalar vardı; alışveriş yaparken çoğu zaman gözüme parıldayan parçaları alırdım ama genelde onlar dolabımın içinde çürürlerdi ben kazak ve pantolonlarla günlerimi geçirirken. Bugün de pek farklı olmayacak gibi görünüyordu ki koyu renk jean pantolonumla basit, siyah bir kazağı giyindim. Deri ceket, kalın bir kemer ve deri botlarımla en azından motorsikleti olmayan havalı bir kız gibi görünecektim ve partide sırıtmayacaktım.

Halka küpelerimi kulağıma geçirip dudağıma biraz renk gelsin diye hafifçe bordo ruj dokundururken aynada, masanın üzerindeki telefonumun çalmaya başladığını fark ettiğim an yeniden kalbim göğüs kafesimi dövercesine atmaya başladı ama o an. Sakince ekrana baktım. Annem. Annem arıyordu. Saat gece yarısına geliyordu ve annem arıyordu. Çünkü babamın beni ziyarete geldiğini biliyordu. Ares’ten mi öğrenmişti yoksa kendi mi aramıştı babamı? Oyumu Ares’ten yana kullanmak istiyordum çünkü annem ne zaman babamla muhattap olsa, sonuçları iyi olmuyordu.

Ama bu saatte ben uyuyordum. Bu yüzden telefonuma dokunmadım bile. Yanıma alıp almamam gerektiğini düşünürken daha fazla evde oyalanmamak için başucumda şarja taktım ve küçük çantamla çıktım evden. İlk defa kendi güvenli programım dışında bir planım vardı ve en son buna cüret edebildiğimde telefonumda babamın konumumu izlediği bir iz sürücü olduğunu fark etmiştim. Eğer bir şekilde yazılımcılardan birine gidip kapattırırsam haberi olurdu ve kapıma dikilirdi, günün sonunda hem ceza alırdım hem de telefonuma yeniden iz sürücü yüklenirdi. Ben de olduğu gibi bırakmış ve boyun eğmiştim. Bu gece, telefonu olmam gereken yerde bırakacaktım.

Eğer bana bir ay önce gecenin bir yarısı evden çıkıp kendi irademle, ormanda gençlerin içip maddeler kullandığı bir partiye tek başıma gideceğimi söyleselerdi… Ama insanlar her gün risk alıp yeni şeyler deniyorlardı ve ben henüz gençtim. Hatalara yerim vardı. Hatalara bolca yerim vardı. Hiç yapmamıştım. Bir tane bile. Her zaman usluydum.

Yalnızdım, cüzdanımda yeterli nakit olup olmadığını bile bilmiyordum ve işte… insanların bileklerine neon yeşil bilekliklerin takıldığı girişteydim.

“Giriş 500 tl—“ Seri bir şekilde insanların kartlarından temassız ödemeleri alan çocuk benden önceki çocuğun fişini elinde buruşturup çöpe atarken yorgun bakışları öğrenci kimliğimin üzerinde gezindi, ardından başını kaldırıp yüzüme baktı. Bir. İki. Üç… Geçen üç saniyenin ardından iki kere göz kırptıktan sonra hiçbir şey söylemeden bilekliği bileğime geçirdiğinde benden ödeme almamasına şaşırmadan edemedim ama arkamdaki grup huzursuzlanmaya başladığında bir şey söylemeden ilerlemeye başlamıştım.

“Safir’den gelen öğrencilerden ücret almıyorlar,” diye bir ses duydum o an nereye atacağımı bilmediğim adımlarımı durduran, hemen yanımda kot ceketli kumral bir çocuk dikiliyordu. “Eğer merak ettiğin buysa,” diye devam etti lafına, ardından gülümsedi ve kimlik kartını kaldırdı iki parmağı arasında. O da Safir’de okuyordu. Asır Emin Gündüz, yazısını okuyabildim indirmeden. Bu, geçenlerde evinde parti veren çocuktu.

Kaşlarım havalandı bu bilgiyle. “Neden ki?”

“Ağaç ev partileri, Safir’e ilk giren öğrencilerin başlattığı bir gelenek. Konsept olarak yalnızca üniversite öğrencilerinin girebiliyor olması, dönemsel oynanan oyunlar ve dönen bahisler falan… Şehirdeki diğer okullar ve hatta şehir dışındaki lisans öğrencilerinin bile ilgilisini çekiyor fazlasıyla,” diye açıkladı Asır adını mı Emin’i mi kullandığını bilmediğim sarışın çocuk. Ardından tek kaşı havalandı flörtöz bir şekilde. “İlk seferin mi?”

Etrafa bakarken hiçbir fikrim yokmuş gibi görünmemeye çalışıyordum ama üzerimde gezinen kızıl mavi ışıkların bile nereden geldiğini çözememiştim henüz. “Hayır, hiç de bile,” dedim bu yüzden, muhtemelen onu ikna edememiştim ama bu önemli değildi. Bir an önce Tuana’yı bulmalıydım, onun burada olduğunu biliyordum ve ancak o zaman güvende hissedecektim. Şimdilik diken üstündeydim. “Ben gidip arkadaşlarımı bulayım… Sana iyi eğlenceler.”

“Tanışmadık ama daha!” diye seslendiğini duydum arkamı dönüp yürümeye başladığım an. Kötü bir niyeti olmadığını söyleyemezdim ama şimdilik kötü bir niyeti olmadığını söyleyebilirdim sanırım, üstelik bana arkadaşça yaklaşması ve kafamın karıştığı noktada açıklama yapması hoştu.

Yine de kaba görünmemek adına yürürken hafifçe başımı çevirdim ve hâlâ bıraktığım yerde duran Asır Emin’e “Reva!” diye seslendim. “Memnun oldum!”

“Asır ben de!”

“Hızlısın.”

Önüne bakmayı da unutmasaydın iyiydi. Saniyeler içerisinde çarpıştığım beden, düşmemem için kaygısızca tek eliyle kolumdan yakaladığında neredeyse ayağımı burkmak üzereydim. Aptal platform botlar. Daha yere yakın bir şeyler geçirmeliydim ayağıma ama dolabımdaki en güzel botlar bunlardı.

Tanıdık sigarayla karışan parfüm kokusu daha Asır’a ismimi seslenirken ciğerlerime dolmuştu aslında ama algılayamamıştım henüz. İnsan bir kere aldığı kokuyu nasıl unutmayıp doğrudan bir insanla eşleştirebilirdi? Kolumdaki tutuşunu sanki bir saniye daha bana dokunmaya katlanamazmış gibi çektiği sırada göz göze geldik, duruşuma çeki düzen verdim. Hazar’ın üzerinde her zamanki siyah tişört-pantolonlarından bir çift vardı, bu sefer yalnızca ek olarak eskitme bir deri ceket de giymişti.

Benzer giyinmiştik.

“Keşke senin için de aynı şeyi söyleyebilseydik,” dedim kollarımı göğsümde bağlarken, alaycı bir tavırla; halbuki o sırada hızlanan zavallı nabzımı tımarlamaya çalışıyordum. “O zaman sana çarpmamam için vaktinde geri çekilebilirdin ve böylece iğrenir gibi tuttuğun koluma dokunmak zorunda kalmamış da olurdun.”

Hazar’ın karanlık gözleri kısıldı o an, bir şey yakalamış gibi bakıyordu bana. “Dili de pabuç.”

Dünyanın en büyük hakaretini yemiş gibi çileden çıkan bir sıfatla fark etmeden de olsa ona biraz daha yaklaştığımda artık kollarım göğsümden iki yanıma düşmüştü. “Öyle,” dedim daha da üzerine giderek. “Özellikle de ilgi çekici şeyler duyduğumda kapı aralarından, pencere pervazlarından… Sohbet masalarına meze etmeye bayılırım duyduklarımı—“

Reva, ne yapıyorsun tam olarak?

Bir anda kolumu bu sefer bana dokunmakla hiçbir sıkıntısı yokmuşçasına öfkeyle kavradığında üzerime eğilerek göz hizamızı öpüşecekmişiz gibi kısalttı. “Ne hakkında konuştuğunu bile bilmediğin konularla haklarında hiçbir fikrinin olmadığı yabancıları tehdit etmemeni tavsiye ederim, küçük hanım.”

Hiddetle inip kalkıyordu göğsüm dört nala koşan kalbimle, alıp verdiğim nefesler yüzünden. Doğrudan gözlerine bakıyor ve gözümü bile kırpmıyordum. “Ne hakkında kiminle konuştuğunu bilmek seni insanları tehdit edebileceğin bir pozisyona mı sokuyor? O çocuğa yaptığın gibi.”

Beni hafifçe sarstı tuttuğu kolumdan. “Ne halt yediğini bile bilmiyorsun o piçin.”

Doğrusu evet, bilmiyordum. Neden kendimi bir anda onunla tartışmaya bu kadar can atarken bulduğuma dair de bir fikrim yoktu. Alabileceğim herhangi bir şey… Herhangi bir şeye tamamdım sanki. Herhangi bir parçası. Bir şey. Bana bir şeyler vermeliydi. Ne olursa.

“Bilsem sana hak vereceğimi düşünüyorsun.” Boy farkı yüzünden yüzüme eğilmişti, yüz yüze gelebilmemiz için başımı kaldırmaktan sırtüstü düşecekmiş gibi hissediyordum kolumu bırakırsa. “Anlatırsan bu işin peşini bırakırım o zaman.” Aslında çoktan bırakmış olmam gerekiyordu. Beni ne ilgilendirirdi ki?

Hazar’ın gözleri alaylı bir bakışla yana doğru devrildiğinde o kadar sinirlenmiştim ki, ama saniyeler içinde etrafta dolanan ışıklardan beyaz olanı yüzüne değip geçti ve ben şaşkınlığımı saklayamadım. “Kehribar.

Kaşları çatıldı o an duyduğu kelimeyle, duymamış olması için içimden dua ediyordum halbuki. Ardından ifadesi yumuşadı ve karanlıkta iki kara delik gibi görünen ama aslında kehribar rengi olan gözleriyle buluştu gözlerim. “Ne?”

Mers!” diye seslendiğini duydum o sırada gür bir erkek sesinin arkadan, Hazar’ın dikkatini dağıttı. Kolumdaki tutuşu gevşerken saniyeler içinde tamamen bıraktı ve omzunun üzerinden arkaya dönüp ilerideki erkek grubuna bir bakış attı. Okulda gördüğüme emin olduğum çocuklardan sarışın olan, yanında iki çocukla daha dikiliyordu insanların gruplar hâlinde ilerledikleri ağaçlık yolun önünde. Sarışın olan başıyla hadi, dercesine ağaçlı yolu işaret etti; ardından bakışları üzerime çevrilmişti ki Hazar önüne dönerek kadrajımı tamamen kapattı.

“Eve dön. Burası sana göre bir yer değil,” dedi Hazar soğuk bir ifadeyle, ardından ona cevap vermeme fırsat tanımadan döndü ve uzun bacakları sayesinde attığı birkaç adımın ardından arkadaşlarıyla birlikte ağaçlık yolda kayboldu.

İvi din birisi sini giri bir yir diğil. Bööö. Aynen.

Ağaçlık yoldan yürümeye başladım o an. Yavaş yavaş yükselen tekno müzik ağaçlara asılmış devasa hoparlörlerden geliyordu ve asıl alana yaklaştıkça organizasyonun aslında ne kadar büyük olduğunu fark ediyordunuz. İnsanlar bilardo oynuyor, yiyecek içecek standlarından bir şeyler alıyor, dart tahtalarında atışlar yapıyor, dans ediyor ve gecenin içinde sürekli hareket hâlinde olan ışıkların üzerlerine değmediği köşelerde kim bilir neler yapıyorlardı.

Tuana’nın nerede olduğuna dair bir fikrim yoktu. Etrafta tanıdık yüzler görsem de hiçbiriyle selam vermekten öteye giden bir muhabbetim olmadığından, neden yok ki? sorularıyla kendime eziyet etmeye başladığım dakikalara girmiş bulunmaktaydık. Evet. Neden arkadaşım yok başka? Çünkü pek sosyalleşen bir tip değildim. Okuldan eve, evden okula ders çalışan bir tiptim ve bu hep böyle olmuştu. Belya ve Tuana dışında yanlarına yanaşabileceğim kimse yoktu. Belya’nın burada işinin olduğunu düşünmüyordum, Tuana da yer yarılmış içine girmişti sanki. Telefonumu almadığıma aniden pişman olmuştum.

“Hâlâ arkadaşlarını mı arıyorsun?”

Tuana’nın hangi delikte olabileceğini düşünürken tam karşıma dikildiğini fark ettiğim mavi Nike’lar, çok değil yarım saat önce girişte tanıştığım çocuktan başkasına ait değildi. Saf olabilirdim ama iyi bir gözlemciydim. Başımı kaldırdığım an hafifçe gülümsedim. “Sayılır,” derken gözlerimi etrafta gezdiriyor, ışıkların değdiği uç noktaları görmeye çalışıyordum ama Hazar burada olsa ve önümden geçse, muhtemelen onu bile tanıyamazdım.

Ardından dağın başladığı kısımda, önünde kabadayı kılıklı bir herifin dikildiği bir kısım fark ettim. Bir… geçit? Mağara?

“Şurada ne var biliyor musun?” diye sordum Asır’a, gözlerimle baktığım yeri bulabilmesini umarak.

Asır bir adım geri çekilerek gözlerimi takip etti, ardından yüzünü gergince buruşturdu. “Neden orayı merak ediyorsun?” Bakışları üzerime çevrildiğinde ona ne söyleyebileceğimi bilemiyordum. “Biraz geride Mühendislikten arkadaşlarla takılıyoruz, bize katılmak ister misin? Bu sırada arkadaşlarına ulaşabilirsin belki. Sanırım kimse telefonunu açmıyor,” dedi gözleriyle elimdeki telefonumu işaret ederken. “Burada yalnız başına dikilmemelisin. Güzel bir kız ve yalnızlık ikilisi bu ormanda pek hayra alamet olmaz genelde.”

Basitçe niyeti mi iyiydi yoksa başka bir amacı mı vardı emin değildim, tek bildiğim onunla arkadaşlarının yanına gitmek istemediğimdi. “Sağ ol, ben biraz daha bakınayım bulamazsam gelirim yanınıza,” dedim tok bir sesle bu yüzden, ardından yanından geçip gitmek için hareketlendim ama tek adımda önümü kesti.

“Sadece arkadaş olmaya çalışıyorum,” dedi gözlerini kırpıştırarak yüzüme bakarken. Artık kesinlikle, sadece arkadaş olmaya çalışıyormuş gibi gelmiyordu. Ama böyle tiplerden nasıl uzaklaşabileceğimi biliyordum.

“Telefonunu ver, numaramı yazayım,” dedim elimi uzatarak, saniyeler içinde tuşlar açık bir şekilde avucumun içindeydi. Bir numarayı farklı yazarak ona telefon numaramı verdim, ardından kendimi kısaca kendimi çaldırıp çağrıyı sonlandırdım ve yanlış numarayı telefonuna Reva diye kaydettikten sonra ona uzattım. “On dakikaya ararım. Anlaştık mı?”

Asır kafasını salladı ve gülümseyerek “Görüşürüz o zaman,” dedikten sonra arkadaşlarının yanına doğru ilerlemeye başladı suratındaki aptal ifadeyle. Erkeklerin hayır lafından anlamadığı dünyada kadınların dürüst olması beklenemezdi.

Önümden geçenlere çarpmadan ilerlemeye çalışıyordum Asır’a neresi olduğunu sorduğum ama bir cevap alamadığım yere doğru; siyahlar içinde, koyu kumral saçları beline kadar gelen ve kalın tabanlı botlarıyla büyük adımlar atan bir kızın kendinden emin adımlarla yöneldiğim geçide ilerlediğini fark ettiğimde.

Belya.

Kafamın içinde, akşam müsait olmadığını söylediği an sonsuz bir döngüye girerken kendimi kalın gövdeli bir ağacın arkasına sakladım o an istemsizce. Belya girişte dikilen izbandut gibi adama telefon kılıfından çıkardığı, lacivert ve gümüş renkli bir kartı uzattı; adam kartı alıp elindeki cihazla tararken Belya’nın başını çevirip etrafa baktığını gördüm bu yüzden iyice sindim ağacın gövdesine. Yüzünde endişeden uzak, sakin bir ifade vardı her zamanki gibi. Adam kartın taramasını bitirir bitirmez kartı Belya’ya geri uzattı, ardından Belya karanlığın içinde kayboldu.

Sırtımı ve başımı ağacın gövdesine yaslayıp nefes alışverişlerimi düzenlemeye çalıştım bir süre. Uzattığı kartın Safir’in öğrenci kartı olduğundan bir şüphem yoktu. Belya ayrıca Tuana’ya, mezarlıktaki açık hava partilerinden hoşlanmadığını da söylemişti daha önce; neden yalan söylüyordu? Etrafta yürüyüşü ve içeri girişi o kadar telaşsızdı ki, onu göre kim olursa olsun daha önce burada bulunmadığını söyleyemezdi.

Avuç içlerim merakla kaşınmaya başlamıştı. Daha önce bu kadar heyecanı bir arada hissettiğim bir gece olmamıştı, karnımda ve göğüs kafesimde kanat çırpan kelebeklerin stres âlameti olduklarını biliyordum ama işte… Daha önce, varlıklarından bile haberdar değildim sanki. Bir şeyler hissetmek. Bağımlısı olduğum his buydu aslında.

Yaşamak, yani Reva.

Ve ben daha önce hiç yaşamamış gibi hissediyordum.

Bu yüzden omuzlarımı dikleştirdim, birkaç derin nefesle kendimi sakinleştirdim ve kendimden emin adımlarla doğruca Belya’nın içinde kaybolduğu geçide doğru yürümeye başladım. Yaklaştıkça daha da devleşen adamın üzerinde siyah bir tişört, bir pantolon vardı sadece ve kulağına doğru uzanan kulaklığı görebiliyordum. Geçide yürüdüğümü fark ettiğinde cihazı çıkardı ve elini uzattı. “Seni daha önce burada görmedim.”

Hiçbir şey söylemedim. Bir şey söylersem yakalanmaktan korkuyordum ve bir şekilde, yalnızca okul kimlik kartımı uzatırsam içeri girebileceğimi düşünüyordum. Bu yüzden tam olarak öyle yaptım; cüzdanımdaki kimlik kartımı çıkartıp uzattım ve taramasına izin verdim, karanlık ekranında kodlar akan cihaz kimliğimin onaylandığını gösteren bir tik işareti belirdiğinde neredeyse bayılmak üzeydim ama kimliğimi geri aldıktan sonra kenara çekilen adamın arkasından karanlığa adım atabildim. “Dikkat et, güzellik.”

Gergince omzumun üzerinden baktım adama, sanki onun söylediğini idrak etmek istercesine ama çoktan koca cüssesi girişi ve gelen ışığı kapatmıştı bile. Dar bir yol vardı önümde, kazarak açılmış olamayacak kadar doğal görünen ve gittikçe genişleyen. Yolun sonunda kendini belli eden loş sarı ışığı görebiliyordum, her ne kadar her zerrem bana geri dönmem için yalvarsa da temkinli adımlarla ilerledim bu yüzden. Buraya kadar gelmiştim. Dönüş yoktu.

Ayaklarımın altındaki toprak yol her adımımda bir hışırtı çıkarmama sebep oluyordu, bu da fark edilmemi kolaylaştırıyordu. Düşünebildiğim tek şey o an, Belya’yla karşılaşırsam eğer ona ne söyleyeceğimdi ama yolun diğer ucunda beni neyin beklediğine dair de bir fikrim yoktu.

İlerledikçe uzaklaşan tekno müziğin sesi gittikçe hızlanan kalp ritmimin gümbürtüsünü her adımda daha da net duymamı sağlıyor, hiç yardımcı olmuyordu.

Nihayetinde ışık sızdıran köşeyi döndüğümde daha alçak ama geniş, teknolojik meşalelerle aydınlatılmış bir orta alana çıktığımı düşünmeden edemedim; artık resmen bir mağaranın içinde olduğumu anlayabiliyordum ve gözlerim ister istemez kovuklarda gezinecek yarasalar, örümcekler ya da sürüngenleri arıyordu ama yoktu.

Buraya kadar gelince nereye gidiyorlardı? Belya nereye gitmişti? Burası neresiydi ki? Etraftaki bölmelerden nereye gidiliyordu? Belya hangisinden geçmiş olabilirdi?

Kendimi bir korku oyunu oynuyormuş gibi hissediyordum, tek fark oynadığım karakter kendimdim ve geçen her saniye aleyhime işliyordu. Ağaç ev partisinin yapıldığı alanda bir mağara vardı ve içeri giriş yalnızca öğrenci kimlikleriyle yapılıyordu, öyle mi? Safir’e ait öğrenci kimlikleriyle mi?

Uzaktan gelen adım sesleri kulağıma dolduğu an saklanacak bir delik aradım. Sesler yankı yaptığından hangi delikten çıktığını bile bilmiyordum ama sesin gelmediğinden emin olduğum karanlık geçitlerden bir tanesinden içeri daldım hızlıca ve sırtımı tozlu ve nemli duvara yasladım.

Kalın ayakkabıların çıkardığı tok sesler hızlı ve hınç doluydu. Karanlığın içine gizlenmişken kafamı ileriye uzatarak tam karşıdan çıkan silüeti görmek zor olmadı; çıkan kişinin, arkadaşım olduğunu anlamak içinse tek bir bakış yeterliydi. Belya az önceki rahat tavrına nazaran oldukça gergin bir şekilde az önce geldiğim koridora girdiğinde buradan çıkıyor olduğunu anladım. Her ne için geldiyse, halletmişti.

Biraz daha bekledikten sonra temkinli adımlarla, etrafı kolaçan ederek onun çıktığı geçite bir adım attım. Gergindim, içeride binlerce yıllık geleneklerini sürdüren barbarlar insan kurban ediyorlarmış gibi bir hava ve rutubete benzer bir koku vardı.

Derin bir nefes aldım ve kendimi sakinleştirmeye çalıştım. İleride ne bulacağımı bilmiyordum ama buraya girmiş olmam tesadüf değildi, girişte herhangi bir dolandırıcılık yapmamıştım; tek yaptığım kartımı uzatmaktı ve öylece geçit yoluna adım atabilmiştim. Burada her ne dönüyorsa, burada olmam gerekiyor gibi hissediyordum.

Ta ki boğuk ve tok, yumruk sesini duyana kadar.

“Piç!” diye bağırdı tamamen yabancı, oldukça kalın bir erkek sesi. Ardından bir yumruk sesi daha geldi, bir sürüklenme sesi ve başka biri araya girmişti “Tamam, dur, salak!” diyerek. “İlacın etkisini göstermesi için yaşıyor olması gerek.”

“Bu pezevenk ölür mü sence gerizekalı amcık? Kimlerin gönderdiğini bilmiyor musun?!”

“Ölecek ama,” diyen ses, aralarında sakin olandı. “Bu gece hem de.”

İstemsizce durduğum yerde alçalmış, yolun sonunda görünen loş ve stabil ışığa kilitlenmiş, resmen yakalanmayı bekliyordum şok içinde. Kendime geldiğim an bedenimi gizleyebileceğim bir kovuk buldum ve karanlığın içine karışmaya çalıştım iyice. Tamamen tesadüftü ama simsiyah giyinmekle akıllılık etmiştim.

“Doğru söylüyorsun,” dedi öfkeli olan, bir tükürük sesi geldi. Cinayet mi işleyeceklerdi? Kaç kişilerdi? Kimi tutuyorlardı orada? Nasıl yani? Nasıl birini öldüreceklerdi? Beynim, duyduklarım karşısında resmen çalışmayı bırakmıştı. Kapıdaki adam tüm bunları biliyor muydu? Safir öğrencilerinin dişli olduklarını biliyordum ama bu kadar vahşi ve soğukkanlı olamazlardı, değil mi? Cinayet işleyecek kadar?

Belya bu yoldan gelmişti ve suratında gergin bir ifade vardı. Burada her ne dönüyorsa, bilmiyor olamazdı. Siktir. Rusların kanının soğuk aktığını biliyordum ama bu kadar soğuk aktığını bilmiyordum.

“Öleceğim kesin olduğuna göre bari malı Türkiye’ye nasıl soktuğunu söyle. Öğreneceğim diye beynim sikildi,” dedi o an, kanımı donduracak kadar tanıdık ve kalın bir ses. Hazar. Hazar. Hazar. Olamaz. “Rusların porselen gemileri miydi yoksa İtalyan orospu çocuklarının tütün konvoyu mu?”

Hazar’ın burada ne işi vardı? Pekâlâ, Safir’de okuduğuna göre… İçeride başka kimler vardı? Resmen, delirecektim. Ne malından bahsediyordu? Neden az önceki çocuklar öleceğini söylemişti?

Az önceki öfkeli ses, bir kahkaha attı. “Lorenzo’dan tabii ki,” dedi oldukça keyifli bir sesle. “Başka kimden olacak? Ayrıca Ruslar yıllardır bu işin içinde değiller, Vasilyevler biraz fazla sıkıcı maalesef. Gerçi girişseler de malları Sicilya kalitesinde olur muydu, sanmıyorum…”

“Karadeniz limanından?” Hazar.

“Suriye sınırından. Karayoluyla,” diye cevapladı diğer ses. Biraz daha yaklaşırsam, ışık bana değmeden onları görebilecektim. Eğer dikkatleri dışarıya çevrilmezse beni fark etmezlerdi.

“TSK sınır bölgesindeki denetimlerini geçen yıldan beri iğne düşse saman içinde bulacakları kadar sıklaştırdı. Üst düzey bir devlet yetkilisi olsa dahî sınırdan bu kadar kolay ülkeye sokmanız neredeyse imkânsız,” diye açıkladı o an Hazar, oldukça kendinden emin bir sesle. Söylediklerini idrak edebilmek için ezberleyip daha yavaş bir şekilde tekrar etmem gerekmişti kafamın içinde. TSK derken, Türk Silahlı Kuvvetleri’nden bahsediyor olmalıydı. Sınır denetimleri… Mal dedikleri… Sicilya… Ayrıca bu geri zekâlı hayatının tehlikede olduğunun farkında değil miydi de böyle rahat konuşabiliyordu?

Uyuşturucu. Uyuşturucuyla ilgili olmalıydı.

“Neredeyse,” dedi o an diğer çocuk, alaylı bir tonla.

Tam o an, içeriyi görebildim ama o kadar stres altında ve gergin hissediyordum ki idrak edebilmem için saniyelerce bakmam gerekmişti. Hazar dizlerinin üzerinde yere çökertilmiş bir şekilde üç adam tarafından tutuluyordu ve üçü de genç görünmelerine rağmen oldukça yapılıydılar. Hazar’ın tam karşısında ayakta dikilen, sırtları dönük olduğundan yüzlerini göremediğim çocuklar ise öfkeli ve daha sakin olanlar olmalıydı. Az önce konuşanlar.

Hazar o an, neredeyse, cevabını duyduktan sonra başını kaldırdı ve kaşlarını hafifçe çatarak düşünüyormuş gibi gözlerini boşluğa sabitledi. Kaşı patlamıştı ve dudağının kenarında kan sızdıran bir yara daha vardı. Baştan aşağı siyah giyindiği için üstü başı toz içinde kalmıştı, saçları dâhil. Yaklaşık bir saat önceki karşılaşmamızdaki hâlinden eser yoktu.

Diğer çocuklar neredeydi? Ona seslenen, anlamını bilmediğim mers kelimesini kullanan ve diğer ikili? Hazar neden bu çocuklarla burada, Tanrı’nın unuttuğu bir kovukta yalnızdı?

“Hmm,” diye mırıldandı Hazar ardından, düşünceli ve stressiz ifadesi yüzünde; bakışlarını kaldırarak önündeki ikiliye telaşsız bir bakış atarken. “Öyle miymiş?” Ardından bir anda, kollarını kurtarıp metreler ötesinden benim nefesimi kesen bir hamleyle solundaki herifin göğsüne dirseğini geçirdi ve arkasından boynuna uzanan adamı başının üstünden önüne devirdi.

Bir diğeri üzerine saldırdığında başımı eğip kollarımın arasına alarak gözlerimi kapatmıştım korkudan, sesimi çıkarmamaya çalışmıştım ama bağırsam bile duyabileceklerini düşünmüyordum. Hazar kadrajımdan çıkmıştı ama diğer çocuğun elindeki silahın emniyetini kapadığını hem görmüş hem de çıkan tüyler ürpertici sesini duyabilmiştim.

Dizlerimin bağı çözülürken çıkan arbede seslerinin arasında yere gömüldüm ve başımı dizlerimin arasına sıkıştırdım. Bir an önce buradan gitmem gerekiyordu. Ayağa kalkıp var gücümle çıkışa koşmalıydım, şansım varsa o an biri taksiden iniyor olurdu ve içine ben atlar, eve döner, yatağımın altına saklanırdım. Eğer tam olarak şimdi kalkıp çıkışa koşarsam beni fark etmeyeceklerinden emindim, eğer fark ederlerse—

Karanlığın ruhumu, zihnimi, bedenimi esir aldığı ve bir panik atağın orta yerinde nefes almayı unuttuğum anların birinde duyabilme yetimi yeniden kazandığımda, kulaklarımdan içeri dolan tok ses yalnızca telaşsız atılan adım sesleri olabilirdi. Her kim yaklaşıyorsa ayağının altında ezilen taş ve toprağın sesi, bıçak darbeleri gibi iniyordu üzerime; birazdan ne olacaktı bilmiyordum ama kalbimin zayıf atışları yüzünden benim ölümüm yakındı.

“Hiç laf da dinlemiyorsun.”

Soluğum ağzımdan çıktı, ama bir süre yeniden nefes alamadım. Bunun yerine sıkmaktan döküleceklerini hissettiğim dişlerimi sıkmayı bırakmaya çalıştım ama çenem kilitlenmişti, ellerimin başımdan indirmeye çalıştım ama kollarım uyuşmuştu, görmeye çalıştım ama yalnızca karanlık ve karanlıktı.

İnsanlar karanlığı severler. Karanlık gizler çünkü onları. Benim saklayacak hiçbir şeyim yok. Ama anlatabileceğim birileri de öyle… Ve öyle uzun bir süre kaldım ki gün yüzünde, karanlığın halesi değse tenime öleceğimden korkuyorum.

Kollarımı indirip başımı kaldırabildiğim ana dek ne kadar süre geçmişti bilmiyordum ama karşımda dikilen kişinin, Hazar olduğunu biliyordum. “Fazla vaktimiz yok, gitmemiz lazım,” dedi yüzüne bile bakmama fırsat vermeden bileklerimden yakalayıp beni kaldırdığında. Başıyla ileriyi işaret edip yürümeye başladığı an ona kocaman gözlerle, avel avel bakıyordum.

“Kızım duymayı da mı kestin komple?” Elini salladı gözlerimin önünde, yüzyüze geldik geriye geldiği birkaç adımın ardından. “Bu kaç?”

Yalnızca kaldırdığı iki parmağına bakabildim öylece. Ardından dikkatim, arkadan gelen inleme sesleriyle dağıldı. Hazar, nereye baktığımı gördüğü an önüme geçti ve görüşümü tamamen kapadı; böylece içeride inleyen bedenlerin ne hâlde olduklarını görmemi engellemişti.

Siyah kirpiklerinde bile tozu vardı bu kara deliğin. Kendi gibi bir yerdi burası da. Karanlık, soğuk, kasvetli. Hazar bu şehre yeni taşınmış olsa bile başından beri buraya aitti.

Kalın dudakları araladığında bir şey söylemesini bekledim ama her ne kadar, iki gözümle dudaklarının oynadığını görsem de sesini duyamadım o an. Dudaklarını okuyabildiğim kadarıyla, ”İyi misin?” demişti ama neden duyamadığımı algılayamamıştım. Ardından baktığım yerde değildi, ve saniyeler içinde başa aşağı sallanıyordum omzunda.

Karanlıkta yürüdü, loş ışıklı orta alana geldik; birkaç saniye sonra karanlık başka bir koridordaydık ve gittikçe yaklaşan tekno müziğin sesini duyabiliyordum. Tam girişte durduğumuzda, siyah pantolonlu bir adamın önünde durduğumuzu fark ettim ve ellerimden güç alarak doğrulmaya çalıştım ama nafileydi.

Sanırım şoktaydım.

“Nasıl siksok kararlar alacağınızı şaşırdınız siz de. İkinci sınıf Tıp öğrencisini Kovuk’a almak ne demek oluyor?” diye fısıldadığını duydum Hazar’ın, oldukça tehlikeli bir sesle. Belya’nın bahsettiği bu olmalıydı. Tehlikeli biri.

“Kartında erişim izni vardı,” diye cevapladı içeri girerken kimliğimi cihaza okutup bana dikkat etmemi söyleyen adama ait olduğundan emin olduğum ses.

Hazar’ın duraksadığını hissettim. Ardından dönüp partinin aksi bir istikamete yürümeye başladı.

Gözlerim açıktı ama alkolden sarhoş olmuşum gibi etrafta olan biteni algılayamıyordum, ta ki ormanın sadece dolunayın aydınlattığı bir derinliğinde ve sadece baykuşlarla her adımda kırılan kuru ot ve dalların sesini duyabildiğim bir anda bilincimi yeniden kazanana dek. “İndir,” diye mırıldandım boğazıma kaçan sesimi kazandığım an, ardından avuçlarımı sırtına yaslayıp doğruldum ve bacaklarımı hareket ettirdim. “İndir beni!”

Hazar hiçbir şey söylemeden beni indirdi, ardından yüzüme bomboş bir bakış attıktan sonra yanımdan geçip yürümeye başladı. Birkaç saniye avuç içlerime bakıp, etrafı süzdüm; ardından koşar adımlarla peşine takıldım. Her neredeysek, ormanın derinliklerinde kaybolmuşa benziyorduk. “Nereye?!”

“Eve,” diye cevapladı beni, sanki az önce bu gece öleceğini söyleyen beş herifi birden karanlık bir mağarada devirip beni omzuna atarak dakikalarca ıssız bir ormanın içinde yürümemiş gibi.

Hızlanmaya çalıştım ama ormanın içinde yürümek zordu, her yerde kurumuş dallar ve taşlar vardı; üstelik Hazar’ın bacakları fazla uzundu ve onun bir adımı, benim iki buçuk adımıma denk düşüyordu. “Bekle!”

Hazar durdu. Omzunun üzerinden dönüp bana bir bakış attığı sırada nefes nefese ona yetişebilmiştim. Yolunu kesercesine karşısına geçtiğimde yağmur atıştırmaya başlamıştı. “Az önce ne oldu öyle? Neresiydi orası?” diye sordum aldığım seri nefeslerin arasında, ay ışığı yüzüne vurduğu için aslında kehribar olan ama uzaktan kara bir çift deliği andıran gözlerini görebiliyordum. “Konuştuklarınız neyin nesiydi? Okul tiyatrosuna falan mı çalıştınız?”

Hazar resmen, bön bön suratıma bakıyordu ve hiçbirine cevap vereceğe benzemiyordu. Oldukça rahat bir şekilde dudaklarını ıslattı, gözlerini yukarıya çevirip çiseleyen yağmura baktı; ardından yanımdan geçip yürümeye devam etti. “Yürü, Meraklı Melahat. Çamurda yürümek hiç eğlenceli olmuyor inan.”

Ne diyeceğimi bilemeyerek, şaşkın bakışlarımın arasında “Bekle!” diye bağırdım peşinden koşturmaya çalışarak ama hem az önceyi düşünmeye çalışırken hem de tuzaklarla dolu bir yolda yürümek Çin işkencesi gibiydi.

Bir patikaya çıkan, neredeyse tırmanacağım kadar dik bir yolu takip ettik; Hazar dönüp arkasına bakmıyordu bile, ona yetişip yetişmemem ya da başıma bir şey gelmesi umrunda değildi. Nihayetinde yağmur çiselemeyi bırakıp adamakıllı yağmaya başladığında asfalt kaplı bir yola çıkmıştık ve biraz ileride, kaskı üzerinde duran canavar gibi simsiyah bir motorsiklet duruyordu.

Hazar’ın motorsiklet kullandığını bilmiyordum ama söylemeliydim ki, ben daha önce hiç binmemiştim ve korkuyordum. Salak, seni götüreceği ne malum? Şu dakikaya kadar çok umrundaydın ya sanki.

Bir süre sonra peşinden motorsiklete yürümeyi bıraktım. Belki de ilk kendime geldiğim an arkamı dönüp dümdüz ilerlemeliydim, illa ki partiye çıkardım. Tuana’yı bulup arabasında uyurdum onlar dönmek isteyene kadar ya da taksi denk gelirdi belki… Ya da taksimetresini açıp gelerek beni buradan almaya ikna edebilirdim taksi durağını arayarak… Ve beş parasız kalmış olurdum ebediyen, resmî olarak.

Hazar motorsikletin üzerindeki kaskı aldıktan sonra bana uzattı. Gelecek misin artık? der gibi bakıyordu.

Koşar adımlarla kalan yolu yürürken üzerime yağan yağmuru o an her zerremle hissediyordum, sanki bir parçammış gibi. Dönüş yolunda sırılsıklam ıslanacaktık ve belki de kalp krizinden ölecektim ama saat gecenin… sahi, saat kaçtı?

“Saat kaç?” diye sordum kendi kendime, ceketinin cebimden çıkardığı siyah ekranlı telefonunla saat gecenin 2’siydi. “Ne zamandır ormanda yürüyoruz biz? Nasıl bu kadar vakit geçmiş olabilir?”

“Sırf Kovuk’ta yarım saat kilitlendin ayağa kalkmadan önce, ne bekliyordun?” diye sordu Hazar, ardından cevap vermemi bile beklemeden kaskı kafamdan geçirdi ve camını indirdi. Saçlarımı düzeltmeme fırsatım olmamıştı bile, yüzüme yapışmıştılar. Ayrıca bu kask, klostrofobimi tetikliyordu. Ben bu kadar korkak biri olarak nasıl o mağaraya girebilmiştim zaten koca bir gizemdi.

“Senin kaskın nerede?” diye sordum iyice karışmış kafamla. Hazar gözleriyle başıma geçirdiği kaska baktıktan sonra motorsiklete atladı ve motoru çalıştırdı.

“Bin artık,” diyerek lafımı kesti Hazar sert bir sesle, ne söyleyebileceğimi bilmediğimden ve yağmur da gittikçe şiddetini arttırdığından dikkatlice gördüğüm bir çıkıntıya ayağımı yerleştirip diğer bacağımı kaldırdım ve ona dokunmadan arkasına oturmayı başardım. Motorsiklete uzay mekiği gibi bakıyor olmalıydım ki, Hazar başını ve gövdesini çevirip bana sakin ama çileden çıkmak üzereymiş gibi bir bakış attı.

“Sakın bana daha önce motorsikete binmediğini—“

“Dahaöncemotorsikletebinmedim,” diyerek kestim lafını, tek nefeste. Bir kerede söylersem sanki daha kolay olacaktı.

Hazar seslice nefes verdi, ardından bakışlarını iki dizimdeki ellerime indirdi ve önüne döndükten sonra bileklerimden yakalayıp beni sertçe kendine çekti. Bir anda göğsüm sırtına yapışmıştı ve kollarımı da beline sıkıca bağlamıştı. Kaskın içinden alıyordum parfüm ve sigara kokusunu. Şikayetçi olduğumu söyleyemezdim.

Neden şikayetçi olduğumu söyleyemezdim? Aloo bu adam az önce— Evet! Evet, tiyatro skeci olmadığı bariz belliydi. Evet, bir şekilde, o konuşmalar ve dövüş gerçekti… Hatta, yeni fark ediyordum ki, Hazar muhtemelen ağızlarından laf alabilmek için yakalanmış numarası yapmış ve istediği cevabı aldığı an onları yere indirmişti…

Klişe bir kötü çocuk romanının içinde sıkışmıştım sanki.

Üstelik vücudumda garip şeylerin olduğunu hissediyordum, göğsümü sırtına yapıştırıp kollarımı etrafına doladığından beri. Sanki koca dünyada yerim en başından beri burasıymış gibi. Bir yabancı nasıl böyle hissettirebilirdi?

“Sıkı tutun yoksa cenazeni sabah namazıyla kaldırırlar,” dedi Hazar, gaz sesi kulaklarımı doldururken.

Belindeki kollarımı daha da sıktım ve başımı sırtına yasladıktan sonra gözlerimi sımsıkı kapattım. “Kaskım var bir kere.”

“Kask, başına gelen darbelerin şiddetini hafifletir; kafanın kopmasına engel değil bu,” diye cevapladı beni, gözlerim anında kocaman açılırken. Hiç olmadığım kadar ayıktım artık.

“Lütfen kafamın kopmasına izin verme.”

Gülercesine sert bir nefes verdiğini duydum burnundan ama ben oldukça ciddiydim, öyle ki kalbim daha tekerlekler dönmeye başlamadan yerinden çıkacaktı.

Ardından son bir motor gürültüsü sesi geldi ve Hazar gazladı. Hiç dinmeyen ve kulaklarıma ağır gelen bir gürültünün içinde, karanlığın kucakladığı bir ormanın ıssız yolunda; gürleyen gök ve bardaktan boşanırcasına yağan bir yağmurun altında ilerledik. Bir süre sıkmaktan kilitlenen kollarım ve sertçe kapalı tuttuğum için artık acıyan gözlerime odaklandım ama bir süre sonra, artık alıştığımda ve göz kapaklarımı nihayet açabildiğimde görebildiğim yalnızca bir film şeridi gibi hızlıca geçip giden ağaçlardı.

Kaskımın ön korumalığından aşağı yağmur suları akıyordu bu yüzden net göremiyordum, ıslanan ellerim ve motorun hızı yüzündense tutunmak fazla zordu ama ellerimi bırakıp bu hızda asfalta savrulduğum bir senaryoyu düşünemiyordum. Kafamı muhtemelen metrelerce geride bulurlardı. Hazar haklıydı. Soyhan’ın asfaltları sertti.

Nereye gittiğimizi bilmediğim caddelere girdik bir süre, konuşabilir ve sorabilir miydim bilmiyordum ama ne Hazar’ın beni bu hızda duyabileceğini düşünüyordum, ne de kafamı kaldırıp kulağına uzanmaya gücüm vardı. Bu saatte trafik ışıkları çalışmıyordu bu yüzden kırmızı ışıkta durmayı bırak, yavaşlamıyorduk bile.

Islak asfalt altımızdan kayıp giderken yeniden kaza yapacağımız korkusu bedenime yayıldığında kontrolüm dışı olan bu adrenalin salınımı sonucu göz kapaklarım yeniden sımsıkı kapandılar ve yavaşladığımızı, ve hatta durduğumuzu hissedene kadar açılmadılar.

Gözlerimi açtığımda artık üzerimize yağmur yağmıyordu, çünkü garaj gibi bir yerdeydik. Bunun yerine çatıya vuran sert yağmur darbelerinin tok gürültüsü doluyordu kulağımdan içeri.

Ve Hazar bir süredir kollarımı çekmemi bekliyordu.

Bunu fark ettiğim an, kollarımı aniden indirip kendimi geri çektim ve gözlerimi kırpıştırarak önümden kalkmasını izledim. Sanki ben burada yoktum. Çünkü Hazar ilerledi, önünde iki basamak olan bir kapıdan geçti, adımını atar atmaz otomatik ışık yanmış ve içeri dolan ışık etrafı daha net görebilmemi sağlamıştı.

Bir tamirci garajıydı burası. Her yerde alet edevatlar, ne işe yaradıklarını bilmediğim parçalar, köşede üstü onlarca parçayla dolu eski bir masa, kenarda radyo, içilmiş birkaç bira kutusu… Motorsikletin üzerinden inip, kafamdaki kaskı çıkardıktan sonra etrafımda döndüm yavaşça ve garajın otomatik kapısından içeri girdiğimizi nasıl fark etmediğimi düşündüm, ardından mantar panolar ve duvarlara asılı motor haritaları ve birtakım ne olduğu anlaşılmaz aletlerin çizimlerini gördüğümde dikkatim dağıldı.

Hazar beni evine mi getirmişti? Teknik olarak, evinin garajıydı ama…

Geçip kaybolduğu kapıdan girdiğimde yukarı çıkan birkaç dar merdiven karşıladı beni. Önümü görebildiğime şükrederek ıslanarak yüzüme yapışmış ve yeniden dalgalanmış saçlarımı kulaklarımın arkasına ittim, ardından hızlı bir şekilde merdivenleri çıkıp aralık başka bir kapıdan geçerek iki katlı, müstakil olduğunu düşündüğüm bir evin koridoruna çıktım. Sağımda merdivenler yukarı çıkıyordu, ileride birkaç kapı daha vardı ve hemen önümde ise evin giriş kapısı. İki yanındaki büyük camlar, dışarıda savrulmak üzere olduğunu düşündüğüm ağaçlardan ne kadar büyük bir fırtına olduğunu gözler önüne seriyordu.

“Hazar?” diye fısıldadım istemsizce, şaşkın bir ifadeyle iki yanıma da baktım ve sonunda yukarı çıkmış olabileceğini düşünerek çamur olmuş çizmelerimi çıkartıp merdivenlerden yukarı tırmandım.

Üst katta, açık olduğunu gördüğüm tek oda soldan ikinciydi. Önünde durup kapıyı tıklattığım sırada ayağımla üzerine bastığım kan lekelerini fark ettim, endişe o an zehirli bir yılandı ve beni en büyük korkumdan sancımıştı; birinin ciddi, ölümcül boyutlarda yaralanmış olması.

Bu yüzden onay gelmeden kapıyı sonuna kadar açıp içeri dalmak konusunda tereddüt etmedim bile. “Ayyyy!” diye tiz bir çığlık koptu boğazımdan, hemen önümde çırılçıplak yürüyen Hazar’ı gördüğüm an gözlerimi kapatıp arkamı döndüm ve “Ben bir şey görmedim!” diye bağırdım. “Bir şey görmedim!”

Cık, diye bir ses gelmişti ileriden, banyo olduğunu düşündüğüm bir kapıdan. “Bağırma.”

Gözlerimden indirdim ellerimi ve seslice nefes verdim o an. Neyi sindirmem gerekiyordu, ne yaşıyordum ben anlamıyordum bile ama daha soğukkanlı, daha sakin olmam gerektiğini hissediyordum. Tepkilerimi ve kendimi tutmam gerekiyordu, eğer cevap almak ve yardım etmek istiyorsam.

Bu yüzden kaşınan avuçlarımı birkaç kez yanımda sıktım ve birkaç derin nefes alarak kendime gelmeye çalıştım. İfademi ve nabzımı toparladıktan sonra ise temkinli adımlar atarak döndüm odada, gözlerim etrafı taradı; çoğunluğu siyah ve gri renklerinden oluşan ve dışarıdan gelecek herhangi bir ışık kırıntısını engelleyen siyah perdelerden dolayı yalnızca bir kısmını görebildiğim odadaki tek renk banyo lambasından bir yere kadar ulaşabilen loş, sarı ışıktı.

Başımı çevirdiğimde kan damlalarının banyo girişinde yoğunlaştığını fark ettim ve sertçe yutkundum. Hazar, arkası dönük ve üzerinde yalnızca siyah iç çamaşırı varken görebildiğim kadarıyla kolundaki bir kesikle ilgileniyordu. Saçları ıslaktı çünkü yağmurda kasksız motorsiklet sürmüştü. Kaskını bana vermişti çünkü. Tek bir kask vardı ve bana vermişti. O kadar da odun değildi.

Hiçbir şey söylemeden ama çok şey sormak isteyerek birkaç adım attım ve girişte durdum. Kesik küçük veya yüzeysel değildi, basbayağı derindi ve her ne kadar silmiş olsa da eline kadar kan olmuştu Hazar’ın kolu boydan boya. Çıkardığı malzemeler ilk yardım malzemeleriydi, önündeki birkaç pamuk kanlıydı ama anlamadığım bir şekilde bu kadar derin bir kesiğin kan akışını durdurmayı başarmıştı ve ten rengi bir bandaj takıyordu üzerine.

Bandajı taktığı an, bandaj teninde kayboldu ve tepkimi tutamayacağımı bildiğimden elimle ağzımı kapadım, herhangi bir ses çıkarmamak için. Resmen. Bandaj. Teninde. Kaybolmuştu. Kolu sanki hiç kesilmemiş gibiydi. Nasıl?

“T-teknoloji bu kadar gelişti mi ya?” diye sarkastik bir yorumda bulunmanın yersiz olmayacağını düşündüm o an, tabii kekelemeseydim, ardından omzunun üzerinden başını çevirip benimle göz göze gelen Hazar’ın kehribarlarına bakakaldım. Çatık kaşlarının ardından bana öyle bir ifadeyle bakıyordu ki, daha şimdiden beni ormanın ortasında bırakmadığına pişman olduğuna emindim.

Ardından önüne döndü ve etrafı temizlemeye başladı. İstemsizce boynundaki sekiz oklu dövmeye, kolundaki hangi dil olduğunu bile anlayamadığım farklı punto ve fontlardaki yazıya bakıyor ve ne kadar kaslı ve güçlü bir vücudu olduğu gerçeğini kendimi sapık gibi hissetmemek adına göz ardı etmeye çalışıyordum. Başarısızdım bu konuda. Belki de mağarada can çekişen beş çocuğu düşünürsem ona baktığımda GQ Men dergisinin kapağından fırlama bir model görmezdim?

Hazar işini bitirdikten sonra pervazın ortasında dikilmemi umursamadan beni ezip geçecekmiş gibi üzerime yürüdüğünde son anda kendimi bir köşeye atabildim; resmen gerçek hayatta ghosting’in Allahını yiyordum.

Ardından bir şey oldu. Odanın ortasında, dümdüz hedefine; muhtemelen dolaba yürürken başı dönmüş gibi durakladı ve hafifçe sendeledi. Kalbim yerinden çıkarken ona doğru atıldım ama ben yanına ulaştığım an çoktan eli kalbinde bir şekilde yatağın kenarından tutunarak oturmuştu.

“Ne oldu?” Gözlerim loş ışığın aydınlatabildiği kadar gördüğüm vücudunda dolaşıyor, bir yanlışlık; bir yara, bir işaret arıyordu ama yoktu. Tek bir çizik bile görünmüyordu üzerinde. “İyi misin? Başın mı döndü?”

“Ölmem merak etme,” diye mırıldandı Hazar ilgisiz bir şekilde, ardından gözlerini kapattı ve burun kemerini sıktı iki parmağının arasında. Kaşlarını da çatmıştı. “Buzdolabında birkaç serum ve yanında birkaç tüp var. Birer tane kapıp gelebilir misin?—“

Sorusunu bitirmesine kalmadan kapıya yönelip merdivenlerden aşağı attım kendimi. Mutfağı bulduğum an dolabın çift kapağını aynı anda açıp rafları taradım ve serumlarla tüpleri gördüğüm gibi birer tanesini kapıp resmen kendimi odaya geri ışınladım. Döndüğümde Hazar ağzıyla bir şırınga paketini açmış, yumruğunu sıkmış, bulması fazla belirgin olduğundan hiç zor olmayan damarından seruma yol açıyordu.

Serum paketini elimde tuttum Hazar tek eliyle, ağzıyla kopardığı bandı damar yoluna yapıştırana kadar. Ardından elini uzattı ve hiç bakmadan aldığı serumu, damaryolunun ucuna bağlayıp çıkardığı başka bir iğneyle tüpün içinden çektiği sıvıyı serumun içine enjekte ederek serum paketini kanına daha hızlı karışması için sıktı. Yatakta kendini yavaşça geriye bırakarak başını çarşaflara yasladığında gözlerini de kapatmıştı.

Ne yapacağımı bilemedim. Dakikalar boyunca başında hiç pozisyon bozmadan dikildim ve onu bekledim bu yüzden ama hiç kıpırdamadı, kirpikleri bile oynamadı.

Bir erkeğe göre uzun, sık simsiyah kirpikleri vardı Hazar’ın. Annesinden, babasından hangi özelliklerini almıştı bilinmez ama merak ettirmişti istemsizce. Muhtemelen kemikli suratı babasına benziyordu, gözlerinin tatlı rengi annesine; sık, siyah kirpikleri ve gür saçları babasına belki… Köşedeki masanın üzerinde duran dolu kül tablası bana sigara içmeye ne zaman ve nasıl başladığını sorgulatıyordu mesela… Ya da bu karanlık ve kasvetli odada ne zamandır kalıyordu? Ne zamandır Soyhan’da yaşıyordu? Kardeşi var mıydı? Nereliydi aslen? Ailesi ne iş yapıyordu? Hiç aşık olmuş muydu?

Bir süre sonra kendimi yatağın kenarına otururken buldum. Sertçe yutkunuşlarımın ardından son bir haftada olanları gözlerimin önünden kronolojik sırayla geçiriyordum. Hazar’ı sahildeki parkta arkadaşlarıyla basketbol oynarken görmüştüm, partide gördüğüm diğer çocukların olmasa da ona seslenen sarışının da takımda olduğuna emindim. Ardından okulun taziye mesajı gelmişti. Hazar’ın bahçedeo çocuğu tehdit edişi… Hazar’ın beni kıstırıp tehdit edişi… Belya’nın partiye gelişi ve gizemli mağaraya girişi… Çıktığı yola girişim ve beş çocukla Hazar’ı tek başına görüşüm… Kavga, gürültü, dövüş… Orman… Beynim durmuştu.

Bir an, Hazar’n yaşamıyor olduğunu düşünerek yaklaşıp nefes alıp almadığını kontrol ettim. Göğsünün inip kalkmadığına kendimi o kadar ikna etmiştim ki panikle kalkıp ne yapacağımı düşünürken çıldırdığım beş dakikanın ardından benim telefonum olmadığı için onun telefonunu ararken her yeri dağıtmış, ardından ağlamaya başlayarak Hazar’ın göğsüne eğilmiş ve kulağımı kalbine yaslamıştım.

“Ne yapıyorsun?”

Ve o an, nefesimin soluk boruma kaçabileceğini ve bundan neredeyse boğulabileceğimi keşfettiğim ilk andı. Şokla başımı kaldırıp yüzüne baktığımda, kısık bir şekilde aralanmış gözleriyle benim ağlamaktan ıslanmış yüzüme ve kocaman açtığım gözlerime bakıyor olduğunu fark ettim. “Sen ölmedin mi?”

“Ölmemi mi dilerdin?”

“Öldün sandım.”

Birkaç kere göz kırptım şaşkınlıkla. Hazar’ın gayet sakin bakışları, bir süre yüzümü süzdükten sonra düşündüğü her neyse kaşlarını çatmasına sebep oldu. “Sen ağladın mı?”

Hiçbir şey söylemeden geri çekildim o an ve ne yapacağımı bilmezcesine titreyen ellerimi göğsümde bağlayarak ayağa kalktım. “Sen delirdin mi?!” diye bağırdım kendimi tutamayarak. “Dünyanın göt deliği gibi bir yerde bu gece öleceğini söyleyen çocuklarla kavga edip sağanak yağmurun altında saatte 270 kilometre hızla beni evine getirip bayılacakmış gibi olduktan sonra kendine serum bağlayıp sonsuz bir uykuya yatmış gibi insanı korkutuyorsun!”

Artık sinirden akıyordu gözyaşlarım. Ellerimi havaya kaldırıp aşağı indirdim ve ona baktım. Yattığı yerden kaldırdığı başıyla sakince çıldırmamı izliyordu. “Öldün sandım! Niye nefes almıyorsun?! Vampir misin sen?! Nefes alsana! Adam gibi nefes alsana!”

Bu sefer şaşkınca göz kırpma sırası sanırım Hazar’daydı. Birkaç kez göz kırptıktan sonra gözlerini kaçırdı, ardından başını yeniden çarşaflara yasladı ve “Sessiz ol,” diye mırıldandı. “Gürültü yapma.”

Sessiz ol. Gürültü yapma. Pekâlâ. Fazla tepki veriyordum, her zamanki gibi. Şaşırmak, korkmak normal duygulardı elbette ama günün sonunda kendim bir şeyleri kurcalarken bu hâle düşmüştüm ve durumumdan tamamen ben sorumluydum. Hazar beni tanımıyor olmasına, onu duyduklarımla tehdit etmiş olmama rağmen beni ormanın ortasında bırakmamıştı ve günün sonunda başımda bir çatı ve etrafımda dört duvar vardı. Muhtemelen hasta olduğu için kendine serum bağlamıştı, serum bağlayabiliyordu çünkü Tıp öğrencisiydi. Yorgundu ve sadece uyumak istiyordu.

Gitmeliydim… ama yatağın ucuna, tepkisiz uzanan bedeninin yanına oturdum. Çıplak, uzun ve atletik bacaklarına, siyah iç çamaşırının başladığı adonisine, karnına, belirgin karın kaslarına ve göğsüne baktım bir süre. Ardından boynuna, boynundaki çıkıntıya ve gölgesine; çenesine, burnunun ucuna… Gözleri kapalıydı. Onu izlediğimi bilmiyordu. Okuldayken bunu yaptığımdaki gibi yakalanacağım korkusunu yaşamıyordum. Gözlerimin önündeydi ve ben bakabiliyordum. İstediğim kadar.

Kendimi anlamıyordum. Ne istiyordum?

“Eğer bu kadar aç gözlerle bakarsan ben de fikirler edinmeye başlayabilirim, haberin olsun.”

Neredeyse irkilecektim sesine karşın. Hazar’ın iç içe geçmiş siyah uzun kirpikleri aralandığında, kehribar gözlerini gördüm karanlıkta; eliyle sonunu sıktığı serumu bitmeye yakın iğneyi çıkardı ve kolundaki bandı iğneyi çıkardığı yere tekrar yapıştırdı. İşi bitmişti. Kendine gelmiş gibi görünüyordu. Dirseklerinin üzerinde yatakta doğrulur gibi bir pozisyonda durarak bana baktığında, cevap vermemi beklediğinin farkında değildim o ana kadar. Keşke öyle bir şey olmasaydı. Bir hayalet olsaydım ve izleseydim uzaktan. O fark etmeseydi. Sonsuza dek sürseydi. Deliriyor muydum sonunda?

“Nasıl fikirler?” diye sordum göğsümde hissettiğim ağırlıkla. Kalp atışlarım yine çığrından çıkmışlardı ve bunu kontrol edememek en büyük lanetimdi.

Hazar birkaç saniye boyunca tepkimi ölçmek istercesine gözlerimin içine baktı, ardından bu karanlık sessizliğin içinde doğrularak karşımda oturur pozisyona geçti ve bir avucunu kalçamın hemen yanından yatağa yaslayarak bir anda aramızdaki mesafeyi sıfıra yakına indirdi. Nefes almayı bıraktım o an. Gözlerimi kırpıştırdım bir süre sadece. Anlayamamıştım. Anlamalıydım. Çünkü bir uyarısı ya da işareti olmadı dudaklarının sıcaklığı benimkilerin üzerine kapanırken. Bir. İki. Üç. Dört. Onu itmedim. Aksi bir hareketimin olmayışından aldığını düşündüğüm cesaretle elini boynumda, beni kendine çekerek dilini ağzımın içine ittiğini hissettiğimde gözlerim kapalıydı ama havai fişeklerin patladığını görebiliyordum. Çok fazla, çok güçlü… çok renkliydiler. Dolabımın dibine itip giyinmeye cesaret edemediğim kıyafet parçaları gibi. Lunaparkta bir sürü jeton cebimde, elimde dondurmayla dolaştığım ve özgürlüğü ilk kez hissettiğim o gün gibi. Verona hayali gibi. Doğru ve ben olan her şey gibi.

Sıcacık avucunun belime yaslandığını kazağımın üzerinden hissettim, ardından kazağımı sıyırarak çıplak tenime yaslandı eli ve ben bir anda kendimi kazağımı çıkarırken buldum. Dudakları çenemden boynuma, boynumdan göğsüme kaydığında belime sardığı koluyla beni üzerine çekti ve kucağına oturttu. Ellerim nereye tutunacaklarını bilemezcesine önce omuzlarına yaslandılar, ardından birini ensesine yasladım ve saçlarının arasına daldırdım. Ellerimi saçlarına yapıştırmak istiyordum. Nemliydiler. İlk defa dokunmuştum ve sonsuza dek buna yetkim olsun istiyordum. Deliriyordum. Olan buydu.

Kemerimi çıkardığını, pantolonumun düğmesini bile çözdüğünü fark ettiğimde beni kalçalarımdan tutarak kendine bastırdı. Bacaklarımın arasında hissettiğim sertlik, beni sarhoş rüyâmdan uyandırırken nefes nefese geri çekildiğimde karanlıkta fark edemeyeceği ama kocaman olmuş gözlerimle gözlerinin içine üç santimlik mesafeden bakıyordum.

“İstemiyor musun?”

Neden sesi, eski bir şarap şişesi konuşuyormuş gibi geliyordu? Genizden ve boğuk… Ona kim hayır diyebilirdi ki? Neden desindi?

“İstiyorum, sadece…” Elimi saçlarımdan geçirdim bakışlarımı kaçırırken. “Daha önce hiç yapmadım.”

Kaşlarının havalandığını gördüm. “Hiç mi?”

“Hiç.” Bu benim ilk öpücüğümdü seni geri zekâlı.

Ne tepki vereceğini bilemiyordum o an, kalbim ağzımda atarken bakıyordum yüzüne. Bir şey söyle. Herhangi bir şey. Uğraşamam? Sorun değil? Hangisi?

“Tatlı.”

“Ne?”

“Tatlısın,” diye tekrar etti o an Hazar, neredeyse güldüğünü duymuştum. Güler gibi vermişti nefesini ya da. “Bunun benim için sorun olacağını mı düşündün?”

Hayır geri zekâlı. Bunun benim için sorun olacağını düşünüyorum. Çünkü kendimi kontrol edemiyorum ve bu daha önce hiç olmadı. Her zaman aile kurabileceğim biriyle tatlı ve zamana yayılmış randevuların ardından, nişan arefesinde ancak yapmaya cesaret bulabileceğimi düşünmüştüm çünkü bunca zaman… Benim için sorun olurdu çünkü birinin vücudumu çıplak görmesi ve kimsenin dokunmadığı yerlere dokunması. Güvensiz ve çirkin hissederdim mesela. Önce bana sırılsıklam âşık olmalıydı bu kişi ve bir geleceğin sözünü vermeliydi bana.

Ama Hazar hiçbiriydi. Yine de kimse onun gibi hissettirmemişti.

Ve bu benim için yeterli bir işaretti.

Gözlerimi gülümser bir şekilde devirerek ona baktığımda işaretini almış gibi yeniden yakaladı dudaklarımı ve bir eli bacağımda, diğer kolu belime sarılı bir şekilde ayağa kalkıp beni döndürerek sırtımı yatakla buluşturdu. Üzerimden kayıp giden elleri pantolonumu ve iç çamaşırımı da beraberinde götürüyordu. Karanlıkta yüzyüze geldiğimizde beni öpmeden önce kocaman gülümsüyor muydu yoksa yüzünde gördüğüm bir ayna ve aynadaki de bana sırıtan bir palyaçonun yansıması mıydı bilmiyordum; tek bildiğim kollarımı boynuna dolamama izin verdiği sürece bana istediğini yapabilirdi ve bundan daha önce hiç almadığım keyfi alıyordum.

Sigaradan hoşlanmadığımı sanıyordum. Dudaklarından aldığım tadı bana başka şeyler söylüyordu. Bütün hayatımın yalan olduğunu fısıldıyordu bana… ve bundan sonra, hiçbir şeyin eskisi gibi olmayacağını. Çünkü bir daha eskisi gibi olmayacağımı.

“Eğer acıtırsam söyle,” diye fısıldadığını duyduğumda artık üzerimde hiçbir şey yoktu ve elinin sürtündüğü yerdeki hassasiyetim gözlerimi yaşartıyordu. Üzerimde, gözlerimi içine bakarak yutkunduğunda tek yapabildiğim ağzımdan ciğerlerime kaçan oksijene yol vermekti. Hipnotize olmuş gibiydim. Mitolojide anlatılan Tanrıların yakışıklılığını genelde ilahî tabirlerle tasvir ederlerdi ve zihnimde canlandırmakta zorlanırdım ama onun ne kadar sade ve güzel göründüğünü bilseydim üzerimde, böylesine yakından, hayal gücümle çok da zorlanmazdım sanırsam.

Boğazımdan kaçan iniltilere engel olamadığım bir anda beni susturur gibi dudaklarımın üzerine kapandığında “Aç bacaklarını,” diye fısıldadı bu sefer de ve itaat eden bacaklarım beline dolandılar. Kendini bana sürtüyordu ve yoğunluğuna dayanamıyordum, ne kadar hissettiğimin farkında değildi. Alt dudağını hafifçe ısırdığımda kulağıma doğru kıkırdadığını duydum ve karnımın içinde hissettiğim sıcaklık bir anda doruk noktasına ulaşarak tüm vücuduma yayıldı. Sesi.

Çok geçmeden hafif bir baskı hissettim, ardından baskı büyüdüğünde ağzının içine inlediğim için başını kaldırarak gözlerimin içine baktı ve kendini biraz daha ittirdi. “Acıyor mu?”

Başımı iki yana salladım, ama acıyordu. Gözlerimden yaşlar süzülüyordu istemsizce. Bir eli orada, acıyı götürmek istercesine zevki tattırırken bir yandan da içimin yarıldığını hissediyordum ama bu acı, bildiğim acı değildi. Başka bir acıydı. Şiddetinden dolayı değil… Hazzından dolayı.

Çenemin kenarını ısırdığını hissettim karanlığın içinde, “Bacaklarını,” diye fısıldadı yeniden kulağıma doğru. Dili sıcak ve ıslaktı. “Aç.”

Bacaklarımı düşürdüğümün farkında değildim bile o an; yeniden beline doladığım an hareketine devam ettiğinde bu sefer hissettiğim şimşeklerle tamamen içimde olduğunu anladım. İniltim yeniden dudaklarının arasında boğuk bir ses gibi kaybolduğunda bir elinin boğazıma sarıldığını hissettim, çenemi yukarı iterek kendine yer açıyordu, dili boğazımdaydı. Ağlamak istiyordum. Ağlamak ama hazdan, hissettiklerimden, fazlalığından… Nefes aldırmıyordu. Teni sürekli, buna ihtiyacı varmış gibi, durursa ölecekmiş gibi çarpıyordu tenime ve hiç bitmeyecekmiş gibi hissettiriyordu. Hiçbir zaman durmayacaktı. Hiç geri çekilmeyecekti. Beni bıraktığı hiçbir an olmayacaktı. Bir nefes kadar yakın olacaktık hep birbirimize… Bir kalp atışı kadar uzak.

Bir anda geri çekildiğinde ikimiz de nefes nefeseydik, daldığım rüyâdan ve uyku hâlinden ayılmaya çalışıyormuş gibi sarhoş bakıyordum gözlerine. “Devam edebilirim,” diye fısıldadı dudağıma yapışan saç tellerimi yüzümden çekerken. Saçlarını ne kadar sert çekiştirdiğimin farkında değildim o an, yumruk yaptığım parmaklarımı açana kadar. “Ama bitireceğim. İlk seferden canını acıtmak istemiyorum.”

Zar zor yutkunabilmiş ve kuruyan boğazımı ıslatabilmiştim. Elimi kaydırıp yeni çıkmaya başlamış sakallarını okşayabilir miydim? “Devamı olacağını mı düşünüyorsun?”

Sorumu duyduğu ilk an gözlerinin parıldadığını gördüm, ardından piç bir gülüş sardı dudaklarını. “Düşünmüyorum,” dedi alaycı bir tonla, yeniden kendini bana katarken sırtımın gerilmesini; dudaklarım hazla aralanırken başımı geriye atışımı keyifle izlerken. “Biliyorum.”

Ben de biliyordum. Hiçbir şeyi bilmediğim kadar iyi biliyordum.

Yorumlar

2. VİTAL BULGULAR

Yorum yapmak için giriş yapmalısın.