Açık Yaralar ve Dikiş İzleri
Açık Yaralar ve Dikiş İzleri
2. Bölüm
540 4

2. BÖLÜM

”Mavi ve Siyahın Sessiz Kavgası”






Peri masallarıyla büyüyen bir kız olmamıştım hiçbir zaman. Kırmızı Başlıklı Kız'ın gözlüklü büyük annesini kıllı bir kurtla karıştıracak kadar kör ya da Rapunzel'in hiç tanımadığı bir adam için saçlarını aşağı salacak kadar aptal olduğu bütün o saçmalıkları dinlemediğim için memnundum, gerçi küçükken dinleseydim de deli saçması olduğunu düşünürdüm ama bütün bu kurgulardan ve görsel şölenden kendimi soyutlamam bana eksi bir yan olarak geri dönmüştü, bunu inkar edemezdim.

Hayal gücüm bu dünyanın sınırları içerisinde gelişmediği için, bu dünyaya oldukça çiğ kalan bir zihne sahiptim. Etrafımdaki insanların ahlak sınırları diye çizdiği parklar benim oyun alanımdı, küfür diyerek üzerini karaladıkları kağıt parçaları dilimde tekerleme; gece yatmadan diledikleri dilekler kelime israfıydı. Karşında kimse yokken konuşursan deli damgası yerdin ama hayallerin için dilenirken bunun adı dilek mi oluyordu? Umut parçaları yerdeler, ayakların çırılçıplak. Düş kırıkların batmıyor muydu?

Boş bir sayfa açtım çantamdaki defterden.

Bir şeyler oluyor. Sana sonra yazacağım.

"Burası nasıl bir yer ya?”

İrem öne eğilip geldiğimiz yere bakarken gaza bastı ve bulduğu ilk park edilebilir yere arabayı park etti.

"Sana söylemiştim," dedim defterimi çantama atarken. "Amacı bizi mekana getirmekti. Eğer ağzından işe yaramaz kelimeler çıkarsa onu boğarım." Çantamın fermuarını çekecekken içinde siyah, parlak, küçük bir şey olduğunu fark ettim. Yanılıyor muyum diye kontrol etmek için çantamı kucağıma aldım ve İrem'e çaktırmadan kafamı içine sokup bakınmaya başladım. Gerçekten çantamın dibinde bana ait olmayan bir şey vardı. Küçük, plastik—

"Peki ya mesaj? Onu nasıl açıklayacağız?”

İrem bana dönerek konuşmaya başlayınca çantamın fermuarını çekip geri bıraktım ve sonra bakmaya karar verdim. "Bence gerçekten bir şeyler dönüyor. Sonunda hayatım anlam kazanıyor. Uğrunda ölebilecek bir şeyler bulmuş olabilirim Liva! Adım çok sıradan diye bir hikayenin baş kahramanı olamam zannediyordum ama sanırım yavaş yavaş havaya giriyorum.”

Arabadan indikten sonra çöp konteynırlarıyla dolu bir sokağa girdik. Sokağın sonu tellerle örülüydü ve eski bir binanın arka giriş kapısı aralıktı. Etrafta keş tipler dolanıyordu, dün gittiğimiz gece kulübüyle yakından uzaktan alakası yoktu.

"İyi ki eve uğrayıp üzerimizi değiştirmişiz. Formalarla geldiğimizi düşünsene? Rezillik! Şu ortama bak.”

"Kimseyle göz göze gelme," diye mırıldandım ve yanında yürüyüp onu yönlendirdim. Serdar aradığında bahsettiği kapıdan içeri giriyorduk. Eskimiş demir merdivenlerden aşağı inerken aşağıdan gelen dumanı görebiliyordum, bir hapishanenin kirli bilardo salonu gibi bir salona iniyordu bu merdivenler. Kimsenin ne yaptığı belli değildi, bunu anlamak için bir süre onları izlemeniz gerekirdi ama o kadar sakat tiplerle doluydu ki kimseye üç saniyeden fazla bakamıyordunuz.

Bir anda Serdar önümüze atladı. "Karadelik'e hoşgeldiniz kızlar! Ne içersiniz? Bira? Şarap?"
"Sen ne içersin Serdar? Zıkkım?"

Bana bakıp yutkundu. "Kalsın."

"Okulda anlatamadığın şeyi burada nasıl anlatmayı planlıyorsun Serdar?" diye sordu İrem ellerini beline koyarak. Böyle ortamlara meraklı olduğunu biliyordum ama Serdar'a karşı dik durup derdini öğrenmek istiyordu. 

Serdar tekrar yutkundu. Bu sefer ciddi bir surat ifadesine bürünmüştü. "Tamam, beni takip edin ve kimseyle göz göze gelmeyin."

Önümüze geçip yürümeye başladığında İrem önde, ben arkada yürümeye başladık. Etrafta yürümek için açık alan o kadar kısıtlanmıştı ki tek sıra halinde ilerliyorduk, sigara dumanı ciğerlerime dolmasın diye nefesimi tutuyordum. Nefret ederdim sigaradan. Birkaç kere denemiştim ve berbattı.

Kazan dairesini andıran bir yere demir bir kapıdan girecekken ceketimin kenarı masanın birine takıldı ve ayağım tekledi, aynı anda arkamdan geçmeye çalışan bir kız da sendelediğinde öfkeyle omzumu ittirecekti ki bu çirkefliği önceden sezip elini tuttum.

"Ne yaptığını sanıyorsun sen?"

Elini ittirdim ve ceketimi masadan kurtarıp doğruldum. "Hiçbir şey. Sen?"

"H-hiçbir şey." Kafasını salladı.

Önüme döndüm ve daha fazla vakit kaybetmeden kapıdan girip kaybolan İrem'in peşinden koşturdum. İçeri girdiğimde gerçekten kazan dairesinde ya da bir apartmanın bodrumunda olduğumuzu fark etmiştim. Her yer kir ve pas kokuyordu, daha önce hiç bu kadar pis bir yere gelmemiştim.

"Neden buraya Karadelik dediğinizi artık daha iyi anlıyorum," dedi İrem burnunu tutarak. "Ama şey daha güzel olmaz mıydı? Lağım. Tam uyardı bence."

Bu sırada Serdar gergin hareketlerle etrafı süzüyor, biri var mı diye kontrol ediyordu.
"Ne yapıyorsun sen?" diye sordum hareketlerindeki tersliği fark ettiğimde. Bir anda demir kapıyı kapatıp sürgüyü indirdi ve sırtını kapıya yaslayıp alnından akan teri, o gergin ve korku dolu surat ifadesini bize gösterdi.

İrem geri sıçramıştı. "S-Serdar ne yapıyorsun?”

"Buradalar!" diye bağırmaya başladı birden Serdar. "Getirdim! Getirdim onları!"

"Liva sen tekvando biliyorsun," diyerek arkama sığındı İrem ve omzumun üzerinden Serdar'a baktı. 

Bir adım yaklaşıp "Ne diyorsun sen Serdar? Neyden bahsediyorsun?" diye sordum ama korkuyla koşmaya başladı. Karanlık kazanların o tarafa koştuğunda bir kapıyı açtığını gördüm, gün ışığı içeri sızarken "Buradalar!" diye bağırdı tekrardan.

"Serdar ne halt yiyorsun!"
"Bağırma."

Bir anda açtığı kapıdan içeri kafasını eğerek bir erkek girdiğinde İrem kolumu tuttu. Çocuk sarışındı, saçları nemliydi ve kaşında bir iz vardı. Boyu çok uzundu. Serdar yanında o kadar küçük ve cılız kalmıştı ki, bir an cüce olduğunu zannettim. Rengi atmıştı, soğuk soğuk terlemişti. Korktuğu şey neydi?

Kapıdan biri daha girdi. Bu seferki esmerdi, gözleri esmer tenine tezat gelecek şekilde yemyeşildi ve elmas gibi parlıyordu. Serdar'a baktı. "Kaybol velet."

Serdar kapıdan kafasını uzatıp çıkacakken biri daha girdi ve Serdar geri geri gidip diğer kapıya koşturdu. O buradan çıkıp kapıyı tekrar üzerimize kapatırken üçüncü giren kişinin suratına bakıyordum, o kadar kemikliydi ki suratına yumruk atacak kişinin elini gözden çıkarması gerekirdi.
Üçü de gözlerini bize çevirmişken ve ben kapıyı kapatacaklarını zannederken biri daha girdi.
Üzerinde siyah bir tişört ve ceket vardı, diğer üçü kadar uzundu. Saçları dağınıktı, alnına düşmüştü ve siyahın tehlikeli cazibesinin peşinden gittiğine emindim ama yine de gözleri onu ele veriyordu. Masmaviydi. Daha önce böyle bir mavi görmemiştim. Düne kadar.

Bu oydu. "Sen."

Kafasını hafifçe yana yatırdı. "Ben?"

Boynuna doğru çıkan bir dövme vardı; güller, saat, akrep ve yelkovan. Uzaktan görebildiğim yalnızca bunlardı. Gözlerimi boynundan çekebildiğim sırada İrem yutkunarak "Yemin ederim her şey Cem'in suçu," diyerek arkamdan çıktı. Çocuklar bize doğru yürüdüler ve yaklaştılar, böylece suratlarını daha yakından görebildik.

İlk giren sarışın "Cem'in ne alakası var?" diye sordu.

"Kameralar yüzünden burada değil misiniz? Ben Cem'in kız arkadaşı değilim, benden intikam almanıza gerek yok. Size onun adresini verebilirim."

Esmer olan kaşlarını çattı. "Kameralar?"

"Seni almaya geldiler," dedi İrem işaret parmağını kaldırıp mavi gözlü çocuğu işaret ederek. "O adamlar, seni almaya geldiler. Cem kameralarla ilgili konuşuyordu, adamlara sorun çıkmayacak diyordu. Telefonundan bütün yazışmaları gördüm."

"Orospu çocuğu," dedi mavi gözlü çocuk öfkeyle gözlerini kapatarak ve burnundan soludu. "Daha herifler kapıyı açmamışken masadan kalkıp siktir olup gitmesinden anlamalıydım."

"Sana o it bizi satar dedim," dedi üçüncü giren, kemik surat. Onları numaralandırmalı mıydım yoksa isimlerini sormalı mıydım? Neler döndüğünü henüz anlayamıyordum ama birazdan parçaların yerine oturmasını umuyordum.

"Sana bunu söyledim ama sen ona güvenmeyi seçtin ve mekanına gittin. Herifler seni yakalasaydı planlar tümüyle bataklığı boylardı!"

"Ama hiçbir şey olmadı Zamir, sakin ol."

Kumral olan ortamı sakinleştirmek için araya girerken mavi gözlü çocuk sakinliğini koruyor, bir şeyler düşünüyordu.

İrem "Bizi bırakacak mısınız?" diye sordu.

"Sizi buraya getirmemizin bir sebebi var, boş yere Serdar'ın ipini salmadık," dedi sarışın olan ve mavi gözlü çocuğa döndü.

Mavi gözlü çocuk ise kafasını kaldırdığı an sanki iki saniyede bütün yüzümü ezberlemiş gibi tam on ikiden gözlerime bakmıştı. "Sen," dedi.

"Ben?"
"Çantana bir şey koydum."

İrem gözlerini kocaman açtı. "Hii! Uyuşturucu mu?" Koluma vurdu. "Nasıl fark etmezsin? Ya alışveriş merkezine gitseydik ve çantan X-Ray'den geçseydi?"

Gözlerimi kıstım. "Uyuşturucu değil."
Kaşları gerildi. "Farkındasın."

"Fark etmemek mümkün değil." Tamamen sallıyordum, çantama koyduğu şey her neyse buraya gelmeden önce arabadayken fark etmiştim ve bakmaya fırsatım olmamıştı.

"Güzel," dedi ve dudaklarını yaladı. "Ver."

Kaşlarımı kaldırdım.
"Ne?"

"Yanımda değil." Yanımdaydı. Çantamdaydı. Blöf yaptım. Çantamı uzattım. "Bu çantama atmıştın değil mi? Masanın altına girdiğinde. Ama dün akşam çantamı boşalttım ve bıraktığın şey şu an odamda. İstersen kontrol edebilirsin."

Kontrol etmek isteme. Lütfen. Lütfen.

"Bir zarar gelmedi değil mi?" diye sordu adının Zamir olduğunu duyduğum kemik surat, gözlerinde hiç dinmeyecek bir öfke varmış gibiydi. Diğerlerinden daha hareketliydi ve yerinde duramıyordu. "Nereye bıraktın onu? Güvenli bir yerde mi?"

"Tabii ki." Çantamı geri çektim ve koluma astım.

Elini saçlarından geçirdi ve yanındakilere döndü. "Siz mekana geçin, ben alıp geliyorum."

Kaşlarımı çattım. "Nereye geliyorsun?"

"Sen benimle geliyorsun," dedi sertçe. "Onu almadan sizi bırakmam."
"Şu an sizin için önemli olan şey bende. Adımı, evimi bilmiyorsunuz ya da benimle ilgili en ufak bir bilgiye dahi sahip değilsiniz bu durumda avantajlı olan taraf ben oluyorum. Bana adresi yollarsanız size getiririm."

Sarışın ve kumral olan kaşlarını kaldırdı, esmer ise öfkelenmişti ve burnundan soluyordu. Mavi gözlü olan bir süre gözlerime baktı, daha sonra "Tamam," dedi.

"Abi nereye tamam!—" 

Zamir olan sorun çıkartacaktı ki elini kaldırdı ve onu susturdu. Bakışlarını kesmeden bana bakıyordu. "Sana adresi atacağım ve sen de onu bana getireceksin."

Kaşlarımı çattım. "Bu cümlenin devamı var gibi?"

Kafasını salladı. "Arkadaşın bizimle gelecek. Onu getir, kızı al."

İrem gözlerini kocaman açtı. "B-ben mi?"

Mavi gözlü çocuk kafasını salladı. Oldukça sert ve kendinden emin bakıyordu. Bir süre dördünü de süzdüm, İrem'e zarar verebilecek tipler gibi durmuyorlardı. Yalnızca çantamdaki her neyse onu istiyorlardı. Eğer en başında bunu tahmin edebilseydim direkt olarak verirdim ama şimdi söylediklerimden geri dönemezdim, İrem'i onlarla bırakıp eve dönerek onlara ait olan şeyi getirmemi bekliyorlardı benden ama o şey zaten şu an çantamdaydı. Çantamı hiç boşaltmamıştım.

Hiçbir şeyi bozamazdım. Yalnızca her şeyin yolunda gideceğine inanmam gerekiyordu.
İrem ileriye doğru bir adım attı, derken bir adım daha ve sarı saçlarını geriye savurarak yürümeye devam etti. "Benim babam bölge savcısı. Sakın bana bulaşmayın."

"Uuu, çok korktum," diyerek dalga geçti ve güldü sarışın çocuk. İrem onların yanına ulaştığında mavi gözlü, dövmeli çocuk saatine baktı ve "Tam 3 saatin var," dedi. "Akşam saat 8'de sana atacağım adrese getir. Dikkat et bir zarar gelmesin ve sakın açayım deme. Çünkü anlarım."
Belli etmeden yutkundum ve kafamı salladım. "Adres? Nasıl atacaksın?"

Yamuk bir gülüş sergiledi. Ardından yanındaki kumral sırıttı ve dudaklarını aralayıp okul çıkış İrem'le bana gelen mesajı ezbere okudu. ”Dedikoducu kızları sevmeyiz. Ağzınızın kapalı olduğundan emin olun yoksa…"

"Terbiyesiz," diye homurdandım.

Sarışın kahkaha attı. "Kız haklı Giray, çok terbiyesizsin."

Adının Giray olduğunu öğrendiğim kumral "Ne?" dedi ve omuz silkti. "Ağzınıza acı biber sürmekten bahsediyordum ben. Siz ne anladınız ki?"

İrem gözlerini devirdi ve çantasından çıkardığı araba anahtarlarını bana attı. Havada yakaladım. "Şu gereksiz muhabbeti kesin de gidelim. Akşam proje ödevi yapmam lazım."

Sarışın ilerleyip kapıyı açtı ve esmerin geçmesi için çekildi. Giray, İrem önünde ilerlerken "Kaçıncı sınıfsın sen? Lise bir mi?" diye söyleniyordu. En son mavi gözlü çıkacakken son bir kez bana baktı, sonra da çantama. Daha sonra ise kapıyı kapattı.

Onlar gittikten sonra bir anda omuzlarım çöktü, derince nefes aldım ve gözlerimi kapattım. Az önce neler olmuştu öyle? Nasıl birine dönüşüvermiştim ve ne palavralar atmıştım? Eğer aptal blöfüm yüzünden İrem'in başına bir şey gelirse kendimi asla affedemezdim.

İlerleyip kapıyı açtım ve koşarak merdivenlerden çıkıp arabaya yürüdüm. Sürücü koltuğuna binip geri manevra yaparak buradan kurtulduğumda sahilden gidiyordum, bütün camları açmıştım çünkü temiz havaya ihtiyacım vardı düşünebilmek için. Evin olduğu sokağın başındayken telefonuma mesaj geldiğinde gaza basıp arabayı evin önüne park ettim ve rehberimde olmayan numaradan gelen mesaja baktım. Yalnızca bir adres yazılıydı.

Eve girdiğimde yalnızlıkla baş başa kaldım ve odama çıkıp çantamı yatağımın üstünde ters çevirerek içindeki her şeyi boşalttım.

O küçük, siyah, parlak şey de yatağımın üzerine düştüğünde çantamı kenara fırlatmıştım. Uzanıp elime aldım ve günışığında baktım. Kapağını açtığımda ne olduğunu anlamıştım, bu bir USB'ydi. İçinde bu kadar önemli olacak ne vardı?

Bir an açıp bakmayı düşündüm fakat daha sonra eğer açarsam bunu fark edeceğiyle ilgili savurduğu tehdidi aklıma geldi. Sakince oturmalı, USB'yi güvenli bir yere koymalı, onlara götürmeli ve daha sonra İrem'i alıp dönmeliydim.

Üzerimdekileri çıkartıp duş aldım ve siyah bir pantolon ve boğazlı bir kazak giydim. Sakince saçlarımı kurutmaya başladığımda bu işin nasıl sonlanacağını merak ediyordum bu yüzden aklım tamamen mesaj atılan adresteydi, orası her neresiyse ya da her nerdeyse. Yalnızca alıp gelmem için 3 saat fazla değil miydi? Bütün bu süre boyunca evde oturup ayaklarımı uzatarak televizyon izlememi falan mı bekliyorlardı benden?

Erken gidersem sorun çıkmayacağını düşünüyordum. Bu yüzden montumu ve çantamı alıp evden çıktım ve araba binip telefonuma gönderdiği adresi girdim. Yakın mesafeydi. 

Geldiğimde arabayı karşı kaldırımın kenarına park ettim ve indim. Yağmur yağıyordu bu yüzden kapüşonlumu kapatmıştım, hava kararmak üzereydi ve oldukça soğuktu.

Bana verdikleri adres sahile yakın bir binaydı, alt katının başka işler için kullanılan bir yer olduğuna emindim fakat ne dışarıda bir tabela vardı ne de içeride bir ışık. Yine de karşıya geçip merdivenlerden çıktım ve kapının önünde durdum. Pencerelerin perdeleri kapalıydı bu yüzden içeri görünmüyordu, ben de telefonumu çıkardım ve bana mesaj atan numarayı aradım.

Üçüncü çalışta açtı. "Ne var?"

"Zıkkım." Dudaklarımı birbirine bastırdım. "Kapının önündeyim."

Kim olduğumu anlamıştı. "Ne demek kapının önündeyim? Daha iki saat var."

"En yakın arkadaşım kim olduklarını bilmediğim dört çocukla beraberken evimde oturup keyfime bakmamı mı bekliyordun üç saat boyunca? Getirdim işte."

"Öyle mi?" diye sorarken zihnimde tek kaşını kaldırdığı bir görüntüsü canlanıvermişti. "Arkadaşın halinden memnun gibi görünüyor oysaki."

"Telefonu ona ver."

"Kız mı kaçırdık da fidyeyi vermek için sesini duymak istiyorsun sanki? Kapıyı tıklat ve içeri gir. Yarım saate oradayız."

Telefon suratıma kapandığında bir an öfkeyle doldum, suratına yumruk atmak istiyordum ve daha tanışalı yalnızca birkaç saat oluyordu.

Telefonumu çantama atıp kapıyı tıklattım. Birkaç dakika sonra bir elinde cam bardak, diğer elinde bez olan, uzun boylu bir erkek kapıyı açtığında şaşırmıştı. "Henüz açmadık," dedi içeriyi göstererek.

"Neyi açmadınız?"
"Barı. Henüz açmadık."

"Ben onun için gelmemiştim." Elimi enseme attım ve ona nasıl açıklamam gerektiğini düşündüm. Burası henüz açılmamış bir bardı, karşımdaki çocuk da elindeki bez ve cam bardaktan anlaşıldığı kadarıyla barmendi.

Tam ona, mavi gözlü çocuğun bana gönderdiği mesajı göstermek için telefonumu çıkartıyordum ki telefonuna mesaj geldi ve elini cebine atıp mesajı okudu. Bir anda ifadesi değişmişti. Bir adım ilerleyip etrafı kolaçan ettikten sonra geri çekildi ve "İçeri gir," dedi. Temkinli adımlarla içeri girdikten sonra ise arkamdan kapıyı kapattı. 

Bezi omzuna attıktan sonra elini uzattı. "Ben Oğuz, burada çalışıyorum."

Kıvırcık saçları ve uzun kirpikleri vardı. Elini sıktım. "Liva."

Kaşlarını kaldırdı. "Güzel isim."

"Teşekkürler."

"Oturalım," dedi ve bar sandalyelerini gösterdi. Daha yeni içerisinin dizaynını fark edebiliyordum, kesinlikle bir bar havasında döşenmişti ve her şey çok temiz ve yeniydi. Yine de odada küçük bir loş ışıktan başka hiçbir şey yoktu bu yüzden oldukça karanlık ve boğucu bir havası vardı.

"Buraya gelirken hiç takip edildiğini hissettin mi Liva?"
Etrafı süzerken bir anda bakışlarım ona döndü. "Neden böyle bir soru soruyorsun?"
"Sadece tedbir için."

"Tedbir için bana takip edilip edilmediğimi soruyorsun?" Tek kaşımı kaldırdım. "Neden takip edileyim?" Elimi çantama attım ve USB'yi çıkardım. "Bunun için mi?"

Çocuk bir anda ellerini kaldırıp geri çekildi. "Vov, vov, vov, yavaş ol."
Verdiği tepkiye karşılık USB'yi yaklaştırdım ve USB görünümlü herhangi bir silah olup olmadığını kontrol etmeye çalıştım. Değildi. Normal kapaklı bir USB'ydi. "Ne var içinde?"

"Senin gibi tatlı kızların bakmaması gereken bir şey."
"Po—"
"Hayır."

Cebime attım. Ayağa kalkıp arka tarafa geçti. "Sana ne ikram etmeliyim?"
"Hiçbir şey."
Kaşlarını çattı. "Olmaz öyle, meyveli kokteyl gibi bir şeyler hazırlamamı ister misin? Bu konuda
iyiyimdir."
"Hayır, sadece arkadaşımı alıp gitmek istiyorum."
"Büyük gözlü sarışın kız mı?"

Kollarımı tezgaha yaslayıp ona döndüm. "Onu gördün mü?"
"Evet, çocuklarla gitti. Birazdan burada olurlar."
"Nereye gittiler?"

"Çok fazla soru soruyorsun, benden bu kadar." Ağzına hayali bir fermuar çekti. 

Önüme dönüp sıcak olduğu için montumu çıkardım ve kenara koydum. Şimdiden yarım saat geçmişti.

En sonunda kapı tıklatıldığında Oğuz arkada bardakları temizlemeyi bıraktı ve yürüyüp kapıyı açtı. İçeriye yarı ıslanmış dört uzun boylu erkek ve sarışın bir kız girmişti. İrem'i görünce oturduğum yerden kalktım. "Sonunda gelebildiniz."

Sarışın olan "Kusura bakma tatlım, trafik vardı," dedi ve boynundaki atkıyla ceketini çıkartıp ilerideki deri koltuklara attı. 

Diğerleri de yanımdan geçip giderken İrem gerçekten de halinden memnun gibi görünüyordu. Mavi gözlü çocuk yavaşça yanıma yürüyerek önümde durdu ve "Nerede?" diye sordu. Bir süre ters bir şekilde gözlerine baktım fakat sonunda elimi cebime attım.
Cebim yoktu.

Montumu çıkardığımı unutacak kadar afalladığıma inanamayarak iki adım geri attım ve daha sonra dönüp sandalyenin üzerinden montumu aldım. Tam o sırada kapı tekrar tıklatıldığında herkes bir anda yaptığı işi bıraktı, ortamda garip bir sessizlik oluştu.

"Ne oldu?" diye sordum suratlarındaki ifadeye bakarak.

Mavi gözlü çocuk diğerlerine baktı. Bir an herkes birbirine baktı. Daha sonra Oğuz'a İrem'i ve beni işaret etti. Oğuz hızla yanımıza gelerek "Benimle gelin," diye fısıldadı ve bizi bar tezgahının arkasına çekip üzerimize önlük fırlattı. Ne olduğunu anlayamadan kafamdan geçirdiğim önlüğe baktıktan sonra kafamı kaldırdım ve Giray'ın kapıyı açmaya gittiğini gördüm. O sırada da Oğuz iki kırmızı, bir beyaz şarap ve değişik renkte birkaç sıvıyla dolu şişe daha çıkarmıştı tezgahın üstüne. Ne yaptıklarını anlamıştım, bizi buranın çalışanı olarak göstermeye çalışıyorlardı.

Kapı açıldı. Aynı anda şimşek de çaktığı için içeri giren kürklü ve iri cüsseli adam gözüme bin kat daha korkunç görünmüştü. Arkasından takım elbiseli dört adam daha girdiğinde Giray kapıyı kapattı.

Gözünde güneş gözlüğü olan takım elbiseli adamlar arka dik bir şekilde dururken kürklü ve cüsseli, 40'larının sonundaki adam yavaş adımlarla ileriye yürüdü ve etrafı süzdü. Yüzünde beğenmiş gibi bir ifade vardı. "İyi iş çıkarmışsınız." Arkasını döndü ve adamlara eliyle etrafı işaret etti. "Görüyor musunuz? İşin ehli sayılan bunakları solladı bu dört oğlan."

Giray, diğerlerinin yanına geçmişti. O an sarışın da, Giray da, Zamir ve mavi gözlü çocuk da gerilmesi gerektikleri halde çok rahat görünüyorlardı. Oğuz'un elindeki cam gerginliğinden çatlayacaktı çünkü. Korktuğunu fark ettiğimde elindeki bardağı aldım ve kenara bıraktım. İrem de ne olduğu hakkında hiçbir fikri olmadığını gözlerinden okunan koca bir destanla anlatıyordu. Genelde böyle durduğu zamanlarda birkaç dakika sonra korkusunu belli edecek seviyede titrerdi.

"Ne zaman açılıyor?" diye sordu adam ellerini ceplerine koyarak. 
"Haftaya Pazar gecesi," dedi mavi gözlü çocuk, o kadar sert ve duygusuz duruyordu ki karşısındaki babası yaşındaki adama karşı, ondan ne kadar nefret ettiği suratından okunuyordu. 
Kafasını salladı adam memnun olmuş gibi. "Güzel. Güzel bir tarih. Mart bitiyor neticede artık, değil mi? Açmak lazım burayı." Sanki bir kadını okşar gibi ellerini koltukların üzerinde gezdirdiğinde midem bulandı. "Ağzı olsa konuşacak hale getirmek lazım." Çocukları süzdü. "Yukarısı hazır mı?"

Giray kafasını salladı. "Evet. Bakmak ister misiniz?"

"Yo, yo, lüzumu yok," dedi adam rahat bir ifadeyle kafasını olumsuz anlamda sallayarak. "Ben sadece her şey yolunda mı diye kontrol etmek için geçerken bir uğrayayım dedim." Tam dönüyordu ki bir anda gözleri Oğuz'a ilişti. Ardından İrem'e. Ardından bana. Bende asılı kaldı.

Kafasıyla burayı işaret etti. "Çalışanlar mı?"

"Evet," dedi Zamir. "İşi şimdiden öğrensinler diye akşamları gelip çalışıyorlar."

"Hmm," diye mırıltı çıktı adamın ağzından. Ya da homurtu. Kast ettiği her şeyi anlayabildiğim için midem çalkalanıyordu, suratına kusmak istiyordum. Burası normal bir bar olmayacak mıydı? Neyden bahsediyorlardı? Çok başka işler dönüyordu. USB'nin bu hikayedeki önemi neydi? 

Bu adamla aynı tarafta gibi duruyorlardı ama değillerdi, sanki öyle görünüyor ama su altından iş yürütüyorlardı. Şu manzarayı görüp de bunu anlamamak için aptal olmak gerekiyordu ama neden adam bunu anlamamıştı? Ya da arkasında her şeyi izleyen dört takım elbiseli adam, gerçekten fark etmiyorlar mıydı?

"Onlar da olacak mı?" diye sordu adam bir anda, elinde evirip çevirdiği gözlüğünü ceketinin cebine iliştirerek. 

Mavi gözlü çocuk tehditkar bir şekilde duruyordu. "Nerede?" 

Adam güldü. "Nerede olacak canım? Listede. Serviste. Haftaya Pazar?"

Birden "Katılacak kişilere göre değişir," dedi sarışın. Bu lafıyla üçü birden ona dönmüştü. Adamın da dikkatini çekmiş gibiydi.

"Güzel," dedi adam dönerken son bir kez benimle göz teması kurarak. Resmen alıcı gözüyle bakıyordu, o kadar rahatsız olmuştum ki Oğuz'dan aldığım bardak hala elimde duruyor olsaydı muhtemelen parça pinçik olmuş olurdu şimdiye kadar.

Adam döndü, "Gidelim," dedi sertçe ve takım elbiseli adamlar ona kapıyı açtıktan sonra çıktılar. Kapı artlarından kapandığında boynumdaki önlüğü çıkartıp tezgahın arkasından çıktım.

"Bu da ne demek oluyor?"
Mavi gözlü çocuk, sarışına döndü. "Evet, Kayra. Ne demek oluyor?"

"Kıza hiçbir sikim anlatamazsın," diyerek araya girdi Zamir. "USB'yi alırız ve biter. Giderler. Bitti. Hikayenin sonu." Artık mavi gözlü dışında üçünün de isimlerini biliyordum. Sarışın olan Kayra, esmer ve sinirli olan Zamir, kemik surat da Giray'dı. 

Kayra oldukça sakin görünüyordu. "Bunun ne kadar iyi bir fırsat olduğunu göremiyor musunuz? Onun dikkatini çekti," dedi başıyla beni işaret ederek. "Bu da demek oluyor ki gittiğinde reddetmeyecek. Odasına girmek için bundan daha iyi bir zaman olamaz."

"Teklif bile etmemeliydin bunu," diyerek kısa kesti ve fikrini belirtti mavi gözlü çocuk. 
Giray araya girdi. "Aslında düşünüyorum da... Kayra haklı. Bu işi tek celsede bitirebiliriz. Çok yaklaştık."

Zamir hareketlenip dikkatleri üzerine çekti. "Bunu başka bir yerde konuşalım." Kafasıyla beni ve yanıma gelen İrem'i işaret ediyordu.

"Burada tartışılan benim," diyerek araya girdim. "Ve siz başka bir yerde konuşmak istiyorsunuz?"
Kayra kafasını olumsuz anlamda salladı ve Zamir'e baktı. "Bunun için çok geç."

"Hay sikeyim."

"Size söylüyorum, eğer bu fırsatı kullanmazsak çok pişman olabiliriz." Kayra ısrar ediyordu.
Mavi gözlü çocuk çok fazla konuşmuyordu, arkadaşlarının tepkilerini izleyip en son karar veren kişi olmak gibi bir özelliği vardı sanırım çünkü diğer üçü konuyu tartışırken tek yaptığı müdahale etmesi gereken yerde müdahale etmekti. 

Zamir en son sinirle saçlarını karıştırıp "Ona bak," dedi ve beni gösterdi. "Hiç babası yaşındaki adamı bedeniyle oyalamak için iki üç bez parçası giyinip salınmayı kabul edecek bir tipi var mı?"

"Yok mu?" Kaşlarımı kaldırdım.

"Bu kabul ediyorum demek mi oluyor?" diye sordu Kayra.

Omuz silktim. "Bedeniyle oyalamak konusu tartışılır ve yapacağınız açıklamanın beni tatmin edip etmemesine göre değişir. Nasıl bir işe bulaşmak istediğimi merak ediyorum."

Mavi gözlü çocuk bana döndü, gözlerinde şaşkınlık ve öfke kırıntıları vardı. Sertçe konuştu. "Kendini nasıl bir ateşe attığının farkında değilsin."

"Yanmak isteyen ben değil miyim?"
"Yatağına dön ve uyu."
"Geceleri uyumaktan çok daha farklı şeyler de yapabiliyorum."

Tek kaşını kaldırdı. Kafasını bir saniyeliğine yan tarafa çevirip dilini dudağının üzerinde gezdirdikten sonra sanki boyu yeterince uzun değilmiş gibi biraz daha yukarıdan bakmaya başladı. "Bizi tanımıyorsun bile."

"Siz de bizi tanımıyorsunuz."
İrem'in omuzları dikleşti. Bu tavrına gülüp kafamı kafasına tokuşturmak istesem de ifademden ödün vermedim.

Mavi gözlü çocuk yutkundu, adem elması uzun boynunda hareket etmişti. Bir anlığına gözüm oraya takılsa da yeniden gözlerine odaklandım. Odadaki loş sarı ışık gözlerine vuruyor ve maviliğini sıcak bir tona çeviriyordu. Bir şeyler söylemek istedi çünkü dudaklarını araladı ama söylemedi. Muhtemelen nasıl biri olduğumu anlayamamıştı. 

Montumun cebine elimi sokup USB'yi aldım ve işaret ettikten sonra ona doğru attım. Havada kapıp cebine attı. 
"Bunun için pişman olacaksın," dedi mavi gözlü çocuk. 

İrem şokla bana döndü. Sanki transa girmişti ve yeni çıkıyordu. "Voah, az önce ne oldu öyle?"
Ben de bilmiyorum.

"Öyleyse biz şimdi gidiyoruz, size iyi akşamlar," diye mırıldandım ve montumu üzerime giyindim. Çocukların üzerinde gözlerimi gezdirdikten sonra bar tezgahının arkasındaki Oğuz'a da başımla selam verdim, ardından kapıyı açmak için kolunu tuttum. Bir şeyi unutuyordum.

İrem arkamdayken kenara çekilip geri döndüm. "Bir şey daha," diye mırıldandım ve gözlerim aynı yerde dikilen 4 erkek arasından mavi gözlü olanını buldu. "Adın ne?"

Bir saniyeliğine yamuk bir şekilde güldükten sonra belirsiz bir surat ifadesiyle gözlerime baktı. Gözleri masmaviydi, karanlığın içinde bir deniz olduğunu düşündürecek kadar, dalga seslerini kulaklarında çınlatıp seni bir şizofrene çevirebilecek kadar, çok bakarsan seni o denizin içinde boğabilecek kadar.

"Pars," dedi.


Ateş olmak istemiştim. Meğersem Tanrı beni derin okyanuslarında boğmak istiyormuş... Kıyametimin adını böyle öğrendim.

Açık Yaralar ve Dikiş İzleri ©2017 Epsilon Yayınevi
Telif hakları sebebiyle yalnızca 2 bölüm yüklüdür.

Yorumlar

2. Bölüm

Yorum yapmak için giriş yapmalısın.