Açık Yaralar ve Dikiş İzleri
Açık Yaralar ve Dikiş İzleri
1. Bölüm
1.121 42

1.BÖLÜM

”Okyanus Mavisi İntiharlar”




Ateş olmak.

Ne kolaydı, bir mumun ucunda yanan ateş olmak. Ateş olsaydım yerimi bilirdim; başladığım ve biteceğim yeri bilirdim mesela. Yanmayı ve sönmeyi bilirdim. Isıtmayı ve aydınlatmayı severdim en çok da. Kibritçi kızın ilk çakışında, ilk kibritte yanardım hatta; çok bekletmezdim onu bu tatlı his için. Böylece küçük kalbi etraftaki evlerin içinde kutlanan sıcak yılbaşı için çaresizce çırpınmaktan yorulmazdı, nasır bağlamış ellerini defalarca kez yırtık paltosundan çıkarmak zorunda kalmazdı, daha uzun dayanırdı ve daha geç dalardı uykusuna. Biraz dah görebilirdi kafasını kaldırsa, henüz şehrin o kadar da yok etmediği yıldızları. Bir dilek tutmak için umut ışığını da görseydi... Tamamdı işte.

Ateş olsaydım keşke.
Hiç yakamazdım belki ama, yanmayı bilirdim.

Ortama loşluk katsın diye öylesine yakılmış mumların ucunda bir o yana, bir bu yana savrulan ateşi izliyordum dakikalardır bu düşüncelerle.

İçtiğim kahvenin soğumasını fırsat bilip "Ben mutfağa gidiyorum," bahanesiyle odadan kaçacaktım ki İrem allık fırçasıyla aynaya vurdu ve yansımasıyla bana kötü bakışlar atmaya başladı. "Gidemezsin. Bırak kupayı şuraya bir yere, alırlar."

Tabii ki alırlardı, İrem zengin bir ailenin iki kızından biriydi. Ne zaman evlerine gelsem sürekli ikram etmek için bir şeyler getiren kadınlar girer çıkardı odaya, o kadar sistematik bir evdi ki İrem susasa tek yaptığı odasındaki telefondan 1'i tuşlayıp aşağıdakilerden istemek oluyordu. Bu zenginliğin getirdiği ilahi bir özellik miydi yoksa tembellikte boyut atlamanın elit versiyonu muydu?

Derin bir nefes aldım. Tamam. Beni yakaladın İrem. Ama kendi makyajımı kendim yapacağım.
Kupayı masanın üzerine bırakıp makyaj masasına yürüdüm ve çekmeceleri açtığım an kendimi mağazaların kozmetik reyonlarındaymış gibi hissetmekten alıkoyamadım. Uzanıp vişne çürüğü renginde likit bir ruj ve rimel aldım. "Bunlar yeterli mi?"

Kafasını salladı. "Otur, kontürünü ben yaparım."
"Türkçe mealini alalım?”
"Genel olarak, suratının oval şeklini baz alarak gereken yerleri aydınlatacak, gereken yerleri gölgelendirecek ve hatlarını keskinleştireceğim ki bir heykele dönüş.”

"Boya tahtasına dönsün demek istedin heralde," diye homurdanıp kafamı salladım olumsuzca. Ciddi olduğunu elindeki fırçadan anlamıştım. "Yavaş ol altın kız, o fırçayla suratıma badana yapamazsın. Ciddiyim, hafif bir şeyler yap.”

"Kaçıncı yüzyılda yaşıyorsun Liva? Biraz modaya ayak uydur. Bugünlerde kimse suratını senin tabirinde boya tahtasına çevirmeden dışarı çıkmıyor."

"Eğer sıfır makyajla dışarı çıkmak moda olsaydı bunu yapar mıydın?"

Durdu. Bir süre bana baygın bakışlar attı. Sonunda neşeyle bağırdı. "Tabii ki!"

"Bu akımı nasıl başlatabilirim? Yeni nesli bu işkenceden kurtarmak hayattaki tek amacım olabilir." Çünkü inan hiç yok.
"Lise birinci sınıftayken Nehir diye bir arkadaşım vardı, o da senin gibi saf suratı savunurdu. Sonra bir gün sevdiği çocuk aşk itirafına daha suratına çeki düzen veremiyorsun'la başlayan bir cevap verince her gün 8'de başlayan dersi için 5'de kalkıp hazırlanmaya başladı. Çok romantik!"

"Hayır!" Suratımı buruşturdum. "Bu çok aptalca."
"Yine de işe yaradı. Umarım evlenirler."
"Aptal genleri nesiller boyunca taşınabilsin diye mi? Bu yasal olmamalı."
"Sonuç olarak suratını kontürleyeceğim."

"Gelmem," diye homurdandım, dudaklarıma sürdüğüm likit ruju masaya bırakarak. "O fırçayı suratıma değdirdiğin an eve geri dönerim. Sen de bütün geceyi o boklu barda likör kusarak geçirirsin."

"Aman tanrım Liva, aman tanrım.” Geriye çekildi ve elindekileri bıraktı. "Sen çok kötü bir kızsın."

"Suratımı büyük bir eziyetten kurtardığım için mi? 21. Yüzyıl gençliği benden utanıyor olmalı." 

Gözlerimi devirerek rimeli sürmek için aynada kendime döndüğümde dudaklarımı birbirine bastırdım. Birden çenem kilitlenmişti. Neden suratımı mahvolmasını umursuyordum ki? Yakında her şey son bulacaktı. Aksine denemem gerekmez miydi? Hatta bütün saçmalıkları bedenimde toplamam, her şeyi denemem? Benden istedikleri de tam olarak buydu nasıl olsa.

"İrem."
"Highlighter bile süremez misin sen? İndir donunu cinsiyetine bakacağım."
"Yap."
"Yap mı? Kendin yap be! Bir dakika. Neye yap?"

"Makyaj yap." Pamuğa krem sıkıp rujumu sildim ve kafamı geriye yaslayıp gözlerimi kapatarak ona döndüm. "İstediğin gibi makyaj yapabilirsin suratıma."

"Sen ciddi misin?"
"Hiç olmadığım kadar."
"21. Yüzyıl saçmalığı ve boya tahtasına dönmekle ilgili söylediklerine ne oldu peki?"
"İnsanlar fikirlerini değiştirebilirler."

"İnsanlar fikirlerini bu kadar çabuk değiştirmezler." Bir yandan da çekmeceyi açmış, bir ton palet ve fırça çıkartıyordu. "Her neyse, sonunda benim istediğim şey olduğu için sorgulamayacağım." 
Çığlık attı. "Seni bir tanrıçaya çevireceğim Liva! Öyle ki bu akşam o kulübe girerken kimliğini bile sormayacaklar."

"Genelde içeride kız bolluğu olsun diye zaten kimliğe bakmıyorlar İrem."
"Sen de bozmasan olmaz bir lafımı."
Omuz silktim.

Hazırlanıp evden çıktığımızda saat 9'u geçmişti. İrem, siyah Jeep'i garajdan çıkardığında ön koltuğa bindim ve yol boyunca radyoda çalan şarkıları dinledim. Aslında tek yaptığım geriye yaslanıp camdan görünen Ay'a bakmaktı, bulutların arasına bir giriyor, bir çıkıyordu. Öylesine yorulmuştum ki onu izlerken, uyumak istiyordum ama suratımdaki makyajın varlığı kendini belli ederek buna engel oluyordu. Bulduğum ilk suyla yüzümü yıkamazsam bu geceden sağ çıkabilirdim.

Gece kulübünün otoparkına geldiğimizde arabayı park etti ve çantasını açıp içindekileri kontrol etti. "Pekala, rapor kağıtları ve dosya tamam. Kamera tamam. Cem gelmiş midir acaba?" Saatine baktı.

"Cem kim?"
"Ortaokuldan yakın arkadaşım, içmeyi çok sever ve dayanıklıdır bu yüzden o benim ikinci deneğim."
Kaşlarım çatıldı. "Birinci kim?"
Arabadan çıkmadan önce gülerek bana baktı. "Sensin."

Ben miydim? Bana mı içirecekti? Daha önce hiç içki içmemiştim. Arkadaşının içkiye dayanıklığından bahsediyorsa muhtemelen içen ve içmeyen üzerindeki etkileri raporlamak istiyordu. Konu bana her ne kadar saçma gelse de bir şey demiyordum çünkü bu onun projesiydi, buraya yalnızca evde oturmamak için gelmiştim. Böyle geceler hızlı geçerdi, bir günümün daha hızlı geçip çöpe gitmesi de benim hoşuma giderdi.

Arabadan indim ve kapıları kilitlemesini izledim. Yanıma geldi ve beraber yürümeye başladık. "Heyecanlı mısın?"
Ona baktım.

"Yüzünden okuyabiliyorum heyecanını, oynamayan mimiklerinden ve boş bakan gözlerinden... Gerçekten çok heyecanlı olmalısın Liva."

Önüme döndüm ve yalnızca yürüdüm. İrem'le arkadaşlık kurabilmemin tek sebebi hareketlerimi sorgulamıyor oluşu ve zamanımı nasıl harcayabileceğimi çok iyi biliyor olmasıydı, bu yüzden tekliflerine genelde evet derdim. Saat kaç olursa olsun, istikamet neresi olursa olsun. Hayatımın sonuna kadar anılarımı paylaştığım son kişi olacaktı muhtemelen.

Kulübün kapısına yaklaştığımızda kimliklerimizi gösterip içeri girdik, kızıl loş bir ışıkla aydınlatılmış koridor oda parfümü kokuyordu. Duvarlarda tablolar asılıydı ve bir gece kulübüne göre oldukça lükstü. Sanki bir otelin koridorunda yürüyor gibi hissettiriyordu insana.

"Bu taraftan," dedi İrem ve kolumdan çekiştirdi. Kalabalığın içine girdiğimizde her bir köşenin dolu olduğunu gördüm, buna rağmen içerisi iyi havalandırılıyor olmalıydı ki gayet ferahtı. Bar kısımları parçalara ayrılarak koca salonun her bir yanına dağılmıştı, en sonda bir platform vardı. Bu da demek oluyordu ki burada farklı etkinlikler de düzenleniyordu.
"Şurada!"

Bir anda birine delice el salladı. Ardından tekrar kolumu tuttu, masaların arasınan ilerledik ve en öndeki, kenardaki masaya yürüdük. Masada 20'lerinin başında bir çocuk oturuyordu, İrem'e gülümsüyordu. Eli sürekli telefondaydı. Esmer biriydi, muhtemelen boyu uzundu.

"İrem, n'aber?"
İrem heyecanla kalkan Cem'e sarıldı ve yanaklarından öptü. "İyidir Cem, senden n'aber?"
"İyi ben de." 

Bakışları bana döndü. "Sen de Lina olmalısın."
"Liva," diye düzelttim ve uzattığı elini sıktım.

Kaşlarını kaldırdı. "Ne değişik bir isim, yabancı mısın?"
Kafamı olumsuz anlamda salladım. "Büyükannem İngiliz sadece."
"O koydu o zaman bu güzel ismi?"

İrem'le beraber masaya otururken "Hayır," dedim. "Annemler uydurmuş. Böyle farklı şeylere meraklıydılar.”

"Artık değiller mi?"

Keskin bir sızı kulağımda yankı bulurken kafamı kaldırdım ve gözlerinin içine baktım. Daha yeni tanıştığı biriyle konuşmaya bu kadar hevesli olması hoşuma gitmemişti. ”Artık değiller."

"Herkes değişir," dedi ve omuz silkti.
"Arkadaşıma asılmayı bitirdiysen ödevimi yapabilir miyiz artık? Düşük not almak istemiyorum, annem kredi kartıma limit koyuyor."

Cem güldü. Kollarımı masada birleştirdim ve İrem'in çantasından dosyayı ve kamerayı çıkartmasını izledim. "Bugün bol bol suratınızda flaş patlatacağım, kör olmamaya bakın." Gülerek Cem'e döndü. "İstediklerimi hazırlattın mı?"

Cem arkasına bakıp bize en yakın bar köşesindeki barmene baktı, göz göze geldikleri an barmen kafasını sallayıp yanındakine bir şey işaret etmişti. Bir dakika sonra elinde koca bir içki tepsisiyle geldiğinde İrem'in isteğini anlamıştım. Elbette. Bolca alkol. 

"Önce Liva'yla başlıyoruz, hazır mısın?"
Kafamı salladım.

Üzerinde tuz olan, kenarına limon asılı üç küçük bardağı önüme bıraktı. "Önce tuzu yalıyorsun, sonra limonu, sonra da kafana dikiyorsun. Her seferinde bir tane ve 40 saniye arayla."
Bardaklardan birine uzandım. Daha önce hiç yapmadığım şeyleri listelemiştim, bu sanırım 12 numaraydı. Eve gidince üzerini çizmeliydim.

Tuzu yaladım, fazla tuz beni yakmıştı fakat durmadım ve limonu ya ısırıp tadını aldım. Ardından küçük bardağı kafama diktim. Bir anda tadı boğazımı yakıp geçtiğinde dehşet bir acıyla sarmalandım ama bu yalnızca 2 saniye sürdü, çünkü hep böyle olurdu.

"İlk defa içtiğine emin misin?" diye sordu Cem, İrem fotoğraflarımı çekerken.

İrem "Evet, ilk içişi," diye onayladı.

"Nasıl bu kadar tepkisiz olabilir? Suratını buruşturması gerekmiyor muydu en azından?"
İrem güldü. "Ah Cem. Liva'yı hiç tanımıyorsun. Ama sorun değil, insanların onu çözmesi için bir saat yetiyor." İki flaş ardı ardına patladıktan sonra diğer bardağı elimde çevirmeye başladım. Onları dinlemiyordum.

"Neden? Çok basit bir kişiliği mi var?"

"Hayır. O… ruhsuz.

…37, 38, 39, 40.

Diğer bardağı da aynı şekilde silip süpürüp kafama diktikten sonra masaya bıraktım. İrem tekrar fotoğrafımı çekti.

"İlk içen başlığı altında beni denek olarak kullanman biraz saçma," diye mırıldandım.
"Biliyorum, bilerek seni seçtim."
"Neden?"

"Çünkü farklı olman projemi daha ilginç kılıyor. Ayrıca daha önce içki içmeyen hiç kimseyi tanımıyorum senden başka."

Diğer bardak için beklemedim. Hepsi aynı şekilde mideme gittiğinde geriye yaslandım ve İrem'in bir kez daha suratımda flaş patlatmasını izledim.

Sıra Cem'deydi.
İrem aynı şekilde üç tuzlu limonlu küçük bardağı Cem'in önüne bıraktı. "Sen de 40 saniye arayla üçünü içeceksin."

Cem kafasını salladı ve ilk bardağı hızlıca içti. İkinciden sonra üçüncüyü içerken suratı buruşmuştu.

İrem kahkaha attı. "Sanırım ilk içen sayfasında Liva'nın değil de senin fotoğraflarını kullanmalıyım Cem."

Cem kaşlarını çatarak bana baktı. Birkaç saniyeliğine ona baktım ama sonra gözlerimi çekip masaya çevirdim. Bütün gece bunu mu yapacaktık cidden? Tepsi kocamandı ve üstündeki bardaklarda envaiçeşit içki vardı.

"Bu çok sıkıcı," diye mırıldandı Cem. "Bu projeyi eğlenceli bir oyun haline getirebiliriz."
"Nasıl olacakmış o?"
"Her bardaktan sonra bir şey itiraf edelim." Bana döndü. "Uyar mı?"

Omuz silktim.
"Sen ona bakma," dedi İrem. "Ortaokuldayken de hep böyleydi. Çıkarcı pislik. Bana hatırlat da seni iyice bir sarhoş ettik de sonra rezil anılarını sereyim masaya."

Cem ona dişlerini göstererek gülümsedi.
İrem dil çıkardı. Ardından bir kadeh kırmızı şarabı ve bir kadeh beyaz şarabı önüme bıraktı. "Önce beyaz, sonra kırmızı."

Kafamı salladım ve içi beyaz şarap dolu kadehi yudumladım. Zaten iki yudum anca vardı. Bitirip masaya bıraktığımda ağzıma tentürdiyot benzeri bir tat gelmişti, ağırdı. 

"Bugün bize ilk olarak ne itiraf ediyorsun Liva?"
"İtiraf edecek bir şeyim yok."
"O zaman ben sorayım," dedi ve boğazını temizledi. "Sevgilin var mı?"
"Hayır."

Ona bakmadan kırmızı şarap dolu kadehe uzandım ve kafama diktim. Bu biraz daha hafif kalmıştı beyaz olana göre, üstelik tadı da farklıydı. Kırmızı olduğundan vişne gibi bir şey bekliyordum aroma olarak fakat demek ki şaraplar böyle değildi. 

Cem bir an telefonuna baktıktan sonra kafasını kaldırıp bana döndü. "Edward mı Jacob mı?"
Kaşlarımı çattım. "Onlar kim?"

"Bu neyi kanıtlayacak Cem?" diye sordu İrem oflayarak.
"Sen bir sus güzellik." Gözlerime baktı. "Onları tanımıyor musun?"
"Hayır."
"Cidden Alacakaranlık izlemedin mi?"

Kafamı olumsuz anlamda salladığımda şaşırarak geriye yaslandı ve saçlarını karıştırdı. "Ona nasıl izletmezsin?"

İrem "Ben mi suçluyum yani?" diyerek isyan etti. "İnternette olan hiçbir şey onun hoşuna gitmiyor."

"Ne bakımdan soruyorsun?" diyerek araya girdim. "Tip mi? Karakter mi?"

"Tip," dedi ve telefonunu eline alıp bir şeyler yazdıktan sonra bana döndü. Kare bir fotoğrafın bir tarafında beyaz tenli, kumral, mavi gözlü ve diğer tarafta da esmer, koyu renk gözlü bir çocuk vardı. "Sarışın olan Edward, esmer kaslı olan Jacob."

"Edward sarışın değil," diyerek araya girdi İrem.
"Burada sarışın çıkmış işte."
Fotoğraflara biraz daha baktıktan sonra geri yaslandım tekrardan. "İkisi de ilgimi çekmedi. Pas geçemez miyim?" 

"Jacob orada parlamıyor mu cidden? O koyu teni, kaslar, keskin gözleri falan... Bana benziyor, bak," dedi ve telefonunu yanağına yaslayıp onun gibi durmaya çalıştı. "Çok yakışıklı."

"Cem, kes şunu. Seni Liva'ya yamamak için kızı buraya getirmiş gibi hissediyorum." Tepsiden kırmızı ve beyaz şarabı alıp kadehleri yeniden doldurdu ve Cem'in önüne uzattı. "İç şu zıkkımı. Ayı bir bitse şu gece... Neler hayal etmiştim ben buraya gelirken..." İç çekerek arkasına döndü ve gözlerini etraftaki erkeklere çevirdi.

"Yukarıda boş odalar var, sevişebilirsin," dedi Cem ve İrem ona vurmadan önce elindeki beyaz şarapla kalkıp kafasına dikti.

İrem ona vurmaktan vazgeçip "Şerefsiz," diye mırıldanırken fotoğrafını çekti hızlıca. 
Tam o sırada, salonun ışıklarının parlaklığı yarı yarıya düşmüştü. Çalan müzik de kısılarak yok olduğunda sahneye biri çıktı. Uzun boylu, üzerinde kot pantolon ve siyah bir deri ceket olan, uzun boylu bir çocuktu. Yalnızca sırtını görebiliyordum çünkü mikrofonu düzeltiyordu. Kenardaki gitarı aldı ve ilerleyip sandalyeye oturdu.

Bir anda bütün ses kesilmişti. Herkes sahneye bakıyordu.

Cem de yerine oturdu ve İrem gibi sahneye bakmaya başladı. En önde oturduğumuz için ışıklar ne kadar loş olsa da her şeyi görebiliyorduk.

Gitarını kucağına aldı, parmaklarını üzerine yerleştirdi ve kafasını mikrofona yaklaştırdı. Keskin hatları ve biçimli bir yüzü vardı, hafif kirli sakallıydı. Yine de en fazla 22 yaşında olabilirdi, bebek yüzü onu ele veriyordu.

Bir nota üzerinde gezindi elleri. Bütün salonda yankılandı o nota. Daha sonra devam etti, birkaç saniye sonra dudakları mikrofona değiyordu. Birkaç kelime söyledi, şarkının sözleriydi. Algılayamadım. Daha sonra devam etti. Kelebeklerden bahsediyordu, sevmekten. Daha önce hiç duymadığım bir şarkıydı. Çok fazla şarkı dinleyen biri olmadığımdandı bu cahilliğim fakat bu şarkıdan etkilenmiştim. Hemen o an, ambiyansı bozmak istemediğimi bilmesem İrem'i dürtüp şarkının adını sorabilirdim.

Kollarımı masaya yaslayıp dudaklarının mikrofonla ettiği dansı ve gitarın tellerini tavaf eden ellerini izledim. Müzik insanı bu kadar zevke getirebiliyorsa belki hala tutunabilecek bir şeylere sahip olabilirdim. Yitirmemiş olabilirdim.

Ama yitirilmiştim.

Nefes bile almadan, diyordu. Bir kere. İki kere. Üç kere. Dört kere söylemişti. 

Tam gitarıyla melodilere dalmıştı ki bir anda arka taraftan büyük bir silah patlama sesi geldi ve herkes ayaklandı. Bir adam bağırmaya başlamıştı. Müzik durdu. Çocuk kalkmıştı.

"Nerede o pezevenk! Nerede o orospu çocuğu! Bana yerini gösterin, yerini!"

İnsanlar şaşkınca bu tarafa yaklaşan sesleri dinlerken bir anda tekrar silah patladı ve birkaç kişi çığlık attı. Ardından ışıklar açıldı, saniyenin onda biri kadar bir saniyede salonun üç kapısından içeri bir grup siyah takım elbiseli adam girmişti. Görünüşlerinden maganda tipler olduğunu anlayabiliyordum.

En öndeki bıyıklı olan "Nerede o!" diye bağırdı, demek ki gelmeden sesini önden gönderen opera sanatçısı buydu. Bir bağırışıyla önümde duran tepsideki bardaklar kırılma noktasına geliyordu.

"Nerede o dedim!" diye bağırdı tekrardan ve insanların arasından yürümeye başladı. Arkasından da adamları geliyordu. Elinde silah vardı. 

Birkaç insan korkuyla geri çekildi, herkes tedirginleşmişti ve kimseden çıt çıkmıyordu.
Kafamı masaya çevirdiğimde Cem'in ortalıktan kaybolduğunu gördüm. Onu mu arıyorlardı?
İrem gözleriyle masanın altını işaret ediyordu ama hiçbir şey anlamamıştım. Muhtemelen Cem'in kaçışından bahsediyordu. Masanın altına mı girmişti? Kafamı tekrar adamlara çevirdim. Birkaç masa devirdiler ve birkaç çığlık koptu. 

"Gördüm," dedi adam öfkeyle. Cüssesiyle bile bir masa devirmişti. "Gördüm! Burada, biliyorum! Eğer içinizden biri onu saklıyorsa... Eğer saklıyorsa..."

"Arka tarafa gitti," dedi İrem bir anda. "Arka çıkıştan kaçtı." Eliyle arka tarafı işaret etti. Sahnenin arkasını.

İrem'e inanamayarak bir adım gerilerken sert bir şeyin üstüne bastığımı hissettim ve topuklularımı kaldırıp aşağı baktım. Örtünün altında biri mi vardı gerçekten?

Adam ileriye yürüdü, İrem'e keskin bakışlar atarak ellerini arkasında kenetledi ve masanın yanından geçip arka tarafa ilerledi. Sahneye çıktı. Yerde bir gitar vardı. Gitarı görünce sinirlenip eline aldı ve ileriye fırlattı. "Ne duruyorsunuz lan! Gidin peşinden!"

Birkaç adam koşarak yanımızdan geçtiklerinde sahneye çıkıp arka tarafa ilerlediler. İrem korkuyla geriye adım attığında bir anda içi içki dolu tepsi devrildi ve büyük bir gürültü oluştu. Yavaş çekimde, örtünün kaydığını fark ettim. Yavaşça İrem'in olduğu tarafa doğru kaydı, İrem farkında değildi.

Benim tarafımda masanın ayaklarını gördüğüm an deri ceket ve kot pantolon gözüme çarptı. Önüne bakan kafasını yukarıya kaldırdı ve benimle göz geldi: Mavi. Masmavi gözleri vardı. Daha önce hiç böyle bir ton görmemiştim.

Örtü gittikçe kayarken elimi uzattım ve masanın üzerine bastırdım, böylece durdu fakat masanın altı herkesin görebileceği şekilde çoktan açılmıştı.

Çocuk masanın altından fırlarken "Siktir!" diye bir küfür savurdu. Adam onu fark ettiği an bağırmaya başlamıştı, sesler bir anda o kadar fazlalaşmıştı ki algılayamamıştım. Kaçarken önündeki masanın üzerine çıkıp ayağıyla üzerindekileri ona doğru gelen adamlara fırlattı. Birkaç tanesini yaralayıp afallatabildiyse de arka taraftakiler de olayı çakmış, ona doğru koşmaya başlamışlardı.

"Durmayın it herifler! Yakalayın şunu!"

Adamların hepsi bir anda çocuğun koştuğu yere yönelince millet çığlıklarla çıkışa koştu, İrem ise topuklularını eline alıp yalınayak kolumdan tuttuğu gibi dışarıya sürüklemeye başladı beni. Dışarıya çıktığımızda etraf fazlasıyla kalabalıktı, uzaktan polis siren sesleri geliyordu ve kimileri araçlarına binip uzaklaşıyor, kimileri de caddenin karşısına geçmiş uzaktan olacakları izliyordu.

İçeriden iki el silah sesi daha geldiğinde "Gidiyoruz," dedim ve bu sefer ben İrem'in elinden tutup arka tarafa, otoparka sürükledim. Siren sesleri ön taraftan gelmeye başladığında biz çoktan arabaya atlamış, caddeye çıkmıştık. 

"Az önce ne oldu?" diye sordu İrem nefes nefese. "Hayatımda. Hiç. Böyle. Bir şey. Yaşamamıştım. O çocuk da kimdi öyle?"

"Bilmiyorum. Kafanla işaret ederken onu mu kast ediyordun?"

"Evet. Bir anda sahneden atlayıp masanın altına girdi, o kadar hızlıydı ki algılayana kadar beş dakika geçmişti."

Arabayı evimin önüne park ettiğinde inip hızla kapıya yürüdük ve anahtarlarımı çıkartıp kapıyı açtım. İçerisi sıcaktı fakat sessiz ve büyüktü. "Ben duş alıp yatacağım. Bir şey istiyor musun?"

"Hayır, kendim hallederim. Sen git yat. Sabah okul var."

Kafamı salladım ve merdivenlere yöneldim. O ise mutfağa yürüyecekken bir anda durmuştu.
Merdivenleri çıkmayı bırakıp ona döndüm. "Ne oldu?"

"Başın ağrımıyor mu? Ya da herhangi bir bilinçsizlik, baş dönmesi, mide ağrısı?"

O ana kadar fark etmemiştim, midemde solucanlar dolanıyordu. İrem'in dediklerinden sonra elim yavaşça karnıma gittiğinde bir anda iki büklüm oldum. "Bağırsaklarım düğümlendi galiba."
İrem gözlerini kocaman açarak yanıma koşmaya başladığında midemdekilerin ağzıma gelmek üzere yolda olduklarını fark edip hızla banyoya koşmuştum ve iki saat boyunca aralıklı olarak kusmuştum. Hayatımda hiç böyle bir gece geçirdiğimi hatırlamıyordum. Sabaha kadar kusmuk kokusu geçsin diye üç kere duş almış, sayamayacağım kadar çok gargara yapıp dişlerimi fırçalamıştım ve dudaklarım aşınıp şişmişti. 

Sabahın 7'sinde telefonuma kurduğum alarm çaldığında İrem'le salondaki koltuklarda yatıyor, tabiri caizse dışarıdan çok farklı anlaşılabilecek pozisyonlarda hayatta kalmaya çalışıyorduk çünkü bir önceki gece evde yaşam savaşı vermiştik.

Gözlerimi açtığım an alarmı kapatıp "Şu boklu proje konunu değiştirirsen sevinirim çünkü kalan maddeleri tamamlamayı ya da yılışık arkadaşının mekanına bir daha gitmeyi düşünmüyorum İrem," diye mırıldandım. "Sahi o Cem nereye kayboldu dün akşam?"

"..."
"Ne?"

Bir şeyler daha mırıldandı ama duyamadım. "Sesin çıkmıyor İrem." Beynime kan gitsin diye ters durduğum koltuktan inip yanına gittim ve ağzı açık bir şekilde yüzüstü yatan İrem'e kulak verdim.
"Şimdi söyle."

"Ananınilayyo..."

Kafamı geri çekip alnına tokat attım. "Kalk sabah sabah sinirlerimi bozma benim."

Alnını tutup kaşlarını çatarak bana baktı. "Ya! Ne vuruyorsun?"

"Ananı nilayyo ne demek İrem?"

Ciddi bir ifadeyle suratıma baktı. "Bilmem, ne demek?"

Seslice nefes verip üzerindeki battaniyeyi çektim ve üşümesi için ondan uzaklaştırdım. Anında ellerini bedenine sarıp koltukta küçücük kaldığında dişlerini birbirine çarptı. "Kombiyi açsaydın Liva, evine ülkenin en zengin ailelerinden birinin en büyük kızı geliyor ve sen onu incecik bir battaniyeyle salondaki sert koltukta yatırıyorsun, üstüne kombiyi açmıyorsun bile. Bu kaçıncı seviye cimrilik?"

"Mira senden önce doğmadı mı?"
"İkizlerde sonradan doğan daha büyük sayılır."
"Öyle mi? Tam tersi sanıyordum. Hangi doktor söyledi?"
"Ben."

Gözlerimi devirerek ona baktım. "Diploman nerede senin?"
"Beş yıl sonra gösteririm."

Dağıttığımız salonu toplayıp, formalarımızı giyindikten sonra evden çıktığımızda derse on beş dakika vardı bu yüzden yolun üzerindeki bir fırından simit alıp arabada kemirdik. Lisede hazırlık okumuş olmanın tek iyi yanı son senenizde çoktan reşit olmuş olmanızdı çünkü eğer araba kullanamıyor olsaydık devamsızlıktan sınıfta kalırdık.

Bunun benim için bir önem arz edip etmemesi gerektiğini bilmiyordum.

Başım ağrıyordu, çatlayacak gibiydi. İlaç alıp bütün derslerde uyumuştum, bu sefer de belim ve eklemlerim ağrımaya başlamıştı. Son ders olan Fizik laboratuvarından çıktığımızda İrem'in kolunda merdivenlerden inmeye çalışıyordum ki son katta okulun amatör gazetecisi Serdar'ın mikrofonuna yakalandık. Yanında da omzunun üstünde büyük bir kamera taşıyan ve adını bilmediğim arkadaşı vardı.

"Yaşıtlarınız üniversiteye geçmişken hala lisede olmak nasıl bir duygu İrem hanım?"

"Bilmem, sen söyle Serdar. 9.sınıfta kalıp hazırlık sınıfı olan bir okula geçiş yaptığın için 6 senedir lisede okuyor olmak nasıl bir duygu?"

Serdar dudaklarını büzdü. "İrem, kalbimi kırıyorsun."
İrem onun taklidini yaptı. ”İrem, kalbimi kırıyorsun.”

Serdar mikrofonu indirdi ve arkadaşına kamerayı kapatması için bir hareket yaptı. "Bu arada bir şey söyleyeceğim, caddedeki gece kulübünde dün silahlı saldırı olmuş ve bir arkadaşım sizi de orada görmüş. Ne olduğunu biliyor musunuz?"

"Hayır." Kafamı olumsuz anlamda salladım. Sallarken boynum tutulmuştu bu yüzden elimi enseme atıp ovalamak zorunda kalmıştım.

"Anlatabilir misiniz?"

"Bir çocuk çıktı sahneye, şarkı söyledi. Sonra bir anda eli silahlı bir grup maganda salonu basıp ateş etmeye başladı. Biz de kaçtık."

"Nasıl bir çocuk?" diye sordu Serdar kaşlarını çatarak.

İrem Serdar'ı kolundan tutup bahçede kenara çekince ben de yanlarında yürüdüm. "Serdar, sen bir şeyler mi biliyorsun?"

Kafasını salladı. "Ama burada olmaz, duyulursa başım belaya girer. Bir saat sonra ben size mekanı mesaj atarım, gelirsiniz ve anlatırım."

Kaşlarımı çattım. "Olmaz. Neden burada anlatmıyorsun?"

"İnan bana Liva, şu an şu konuşmayı bile yapmıyor olmayı dileyeceksin anlatınca."

Serdar kameraman arkadaşının koluna vurdu ve uzaklaşmaya başladılar. "Sonra görüşürüz!"

İrem bana döndü. "Ne demek istedi sence?"

"Bahse varım tek derdi mekanında kız görünsün," diye homurdandım. O sırada telefonuma mesaj sesi geldi. Aynı anda İrem'in telefonu da titremişti.

Mesaj bilinmeyen bir numaradan geliyordu, hiçbir şekilde aranmayan ya da geri cevap yazabilmem için kutuya tıklayamadığım bir numara. Böyle bir şey olabilir miydi?

Dedikoducu kızları sevmeyiz. Ağzınızın kapalı olduğundan emin olun yoksa hiç hoşlanmayacağınız şeyler için açmak zorunda kalacaksınız.

Yorumlar

1. Bölüm

Yorum yapmak için giriş yapmalısın.