4. BÖLÜM
“MERHABA VE ELVEDA”
Ethel Cain, Vultures
Neyi neden yaptığını tam olarak bilmediğin zamanlar vardır, akıntıya karşı yüzmeyi bırakırsın ve ellerini, kollarını açarak suyun üzerinde kalmak uğruna seni götürmesine izin verirsin. Boğulmaktan iyidir. Neyi istediğine, neyi istemediğine karar vermeye çalışırken zamana karşı bencil davranırsan panik olursun ve suyun dibine çekilirsin çünkü; yorulursun yüzmekten, vücudun sıcaklığını koruyamaz daha fazla soğukta, tuzlu su genzini ve gözlerini yakar. O yüzden aydınlık bazen, bir şeylerin öylece olmasına izin vermektir. Kontrolü bırakmaktır. Sadece yaşamaktır.
Tayga Vasilyev’in arabasında, onun evine giderken yaptığımın tam olarak bu olduğunu düşünüyordum; belki de bu yüzden kafamın içinde tehlike çanları çalmıyordu, hayır… Korkmuyordum bile. Kontrolün tamamen kendimde olduğunu düşünmek onun gibi birinin karşısında tamamen kendimi savunmasız ve aptal durumuna düşürmek olurdu ve ben bunu biliyordum ama isteklerimi anlamlandıramıyor olmama rağmen, akıntıya karşı yüzmek istemiyordum. Ne istiyordum bilmiyordum. Bilmediğim çok olmazdı.
Bu yüzden beni korkutan Tayga Vasilyev değildi. Beni korkutan onun hakkında ne düşündüğümü, ne hissettiğimi, ne istediğimi bilmemekti.
Gecenin bir saati olduğundan bomboş olan yollarda asfalt altımızdan kayıyordu sanki, tekerlerin döndüğünü hissetmiyordum bile. Müzik ne ara kapanmıştı ya da sesini duyamayacağım kadar kısılmıştı bilmiyordum ama sessizliğin içinde ilerlerken ikimiz de tek kelime etmiyorduk. Beni gerçekten evine götürüyordu çünkü ben öyle istemiştim, öyle mi? Dilimin ucunda acı bir tat vardı. Sanki çok yakında, işlerin hiç de bu kadar kolay olmadığını görecektim ve yolun sonunda beni her ne bekliyorsa, hiç hoşuma gitmeyecekti.
Göğe uzanan rezidansların arasından bir tanesinin otoparkının yoluna girdiğimizde Tayga hızını hiç kesmedi, güvenlik barikatı tam zamanında açılmıştı; öyle ki bir saniye geç kalksa muhtemelen kaza yapmıştık. Kapalı otoparka inerken yerin yedi kat dibine gidiyormuş gibi hissedecek kadar bir süre yalnızca dönerek indik, midem bulanmaya başlamıştı. Dirseğimi kapının kenarına yaslamış, camdan otopark duvarlarını izliyordum. Nihayetinde bir kata indiğimizde başka bir barikat daha açıldı, böylece bir arada yalnızca muhtemelen Manoca’da görebileceğim kadar lüks araçların arasında bir yere girdi Tayga ve motoru durdurduğu gibi emniyet kemerini çözüp dışarı çıktı. O kadar hızlı davranmıştı ki birkaç saniye kaşlarım çatık, az önce oturduğu ama şimdi boş olan koltuğa baktım ben de kemerimi çözüp dışarı çıkmadan önce.
“Senin sorunun ne?” Kapıyı kapattım arkasından asansöre ilerlerken. Yüzüme bakmıyordu bile.
Kabinin kapıları açılır açılmaz içeri girdi. “Belli olmuyor mu?”
Ters ters baktım floresanlar altında mavi diye bağıran gözlerine. Bu güzel gözler kesinlikle daha iyi bir insana verilmeliydi, Tayga Vasilyev’in yüzünde baştan çıkarıyor ve şeytanlık yapıyordular. Bir şey söylemeden yanına geçtim kabinde, ardından Tayga’nın cüzdanından bir kart çıkartıp kabine okuttuktan sonra en üst kat olan 42. kata basışını izledim. Kapılar kapandı.
Sessizlik sinir bozucuydu. “Umarım evinde kahve vardır.”
“Kötü bir fikir.”
“Nedenmiş o?”
“Ne kadar içtin? Tahminimce iki kokteyl ve en az üç shot tekila,” diye mırıldandı omzunun üzerinden pek memnuniyetsiz bakışlarını gözlerime çevirirken. Şaraptan haberi yoktu. “Kahve seni ayılmaz ya da kanındaki alkol oranını düşürmez. Ama hoşgeldin çarpıntı bebek… Mide bulantın varsa kusarsın zaten direkt. Şeye ne dersin, eee,” diye ekledi sarkastik bir şekilde gözlerini kısarak yüzüme eğilirken. “Su içmeye ve zıbarıp yatmaya?”
“Senin bir çenen açıldı.” Gülümsedim, belki de hayatım boyunca bu kadar samimiyetsiz gülümsememiştim kimseye. “İstersen çay demle biraz sohbet edelim. Çocukluk travmalarından ve korkularından bahsedebilirsin bana, dinlerim.”
Sabır dercesine döndü önüne derin bir nefes alırken, elini saçlarından geçirdi Tayga. Bense onu delirttiğim için keyif alıyordum. “Bunu hesaba katmamıştım,” diye mırıldandığını duydum, ağzının içinde gevelercesine. Saçlarından geçirdiği elini ensesine düşürmüş ve ovalamıştı, ardından asansör kabini açıldı ve dikkatim dağıldı.
Karşımda antre yoktu, karanlıkta yalnızca karşı cephenin tamamının cam olduğunu ve tüm İstanbul’un gözlerimin önünde olduğunu görebiliyordum. Tayga bir ekranın karşısına geçip birkaç düğmeye bastığında loş ışıklandırmanın açılmasıyla adımımı kabinden dışarı attım, sol taraf koca bir salondu ve sağ tarafta da açık bir mutfak vardı kocaman; merdivenler vardı salonun ortasında, bir üst kat olduğunu anlamıştım böylece. Ayrıca mutfağın ilerisinde de karanlık bir koridor ve birkaç kapı vardı. “Pekâlâ Bruce Wayne,” diye mırıldanmaktan alıkoyamadım kendimi, çantamı koltuğun üzerine bırakırken. Yalnızca kemik rengi mermer ve siyah rengi kullanılmıştı evde. Çok fazla eşya yoktu ama tam da bu yüzden olanlar dehşet pahalı hissettiriyordu. Sanırım Tayga Vasilyev’den de böyle bir ev beklenirdi.
“Neden Vasilyev Malikânesi’nde kalmıyorsun anlamadım,” diye mırıldandım kollarımı göğsümde birleştirerek ona dönerken ama tam o sırada Tayga, elini ensesine atmış tekte tişörtünü çıkartarak merdivenlerden yukarı çıkıyordu.
Bana cevap vermediği için irite olduğumdan peşinden merdivenlerden yukarı ilerledim. Çok da umrumdaydı sebebi.
Tayga tişörtünü nereye fırlatmıştı bilmiyordum ama ben merdivenleri bitirdiğim sırada kendini sırtüstü yatağına bırakıyordu altında pantolonuyla. Gözlerimi karanlıkta antrasit görünen karanlık duvarlarında, karanlık çarşaflarında, devasa cam duvarların neredeyse tamamını kaplayan karanlık perdelerde ve odanın devamında loş ışıklandırılmış giyinme odasının girişinde gezdirdim. Bir kapı daha vardı ve muhtemelen o da banyosuydu. Devasa aynalı bir masanın üzerinde kalınlığı korkutan dosyalar, altında küçük bir kasa, siyah deri bir evrak çantası ve hemen önündeki askılıkta da kuru temizlemeden yeni getirilmiş takım elbiseler asılıydı.
Mini bir buzdolabı olduğunu fark ettiğim dolabı gördüğüm an içinde su bulma umuduyla kapağını açtım ve gözümün önünde parıldayan cam şişeyi alıp mantar tıpasını kaldırdıktan sonra doğrularak koca bir yudum aldım açlıkla.
“O votka yalnız.”
Boğazımı yakan sıvı, gözlerimden yaşlar akıtmama sebep oldu o an; öksürerek şişeyi masanın üzerine bıraktım ve ellerimi boğazıma sardım. Dilim dışarıdaydı, nefesimi tutmuştum; kusmak istiyordum. “İğrenç,” dedim bana ait olmayan, hiddetli bir sesle. “İğrenç!”
“İğrenç falan değil, yandın sadece,” diye mırıldandı Tayga, başımı ona çevirdiğimde üstü çıplak bir şekilde sırtüstü uzandığı yatağından yalnızca başını kaldırarak bana baktığını gördüm. Gözlerinde düştüğüm durumdan keyif alır bir ifade vardı, parlıyorlardı sanki. Bahse varım ki hangi şişeye uzandığımı görüp ben boğazımı yakana kadar sesini çıkarmamıştı.
Ardı ardına yutkundum ağzımdaki acı tadı geçirmek istercesine, gözlerimden akan yaşları sildim ve sinirle nefesimi üfledim. “Biliyordun.”
“Tabii ki biliyordum, burası benim evim,” diye mırıldandı Tayga keyifle başını yatağına geri yaslarken. Sanırım gözlerini kapamıştı. Yanaklarımın içini ısırdım, ateşimin başıma yükseldiğini hissedebiliyordum. Rahat durmayacaktım.
“Uyuyacaksın sanırım,” dedim masanın üzerine bıraktığım şişeyi alıp baygın gözlerimin ardından ettiğim tebessümle yatağının ucuna adımlarımı atarken. Tayga cevap vermedi. Gözleri kapalıydı. Tam şişeyi kaldırıp yatağa boylu boyunca dökmeye başladığım sırada gözlerini açarak öyle bir hızla fırladı ki yataktan, neredeyse şaşkınlıktan şişeyi elimden düşürecektim ama yine de bu gece burada uyuyamayacağından emin olmak için her yere sıçrattım. İşte. Bir damlası bile boşa gitmemişti. “Artık uyuyabilirsin.”
Tayga öylece yatağın başında dikilerek eliyle yüzünü sıvazlıyordu. Omzunun üzerinden başını çevirerek gözlerimin içine baktı doğruca, birkaç saniye boyunca. Bir şey söylemesini bekledim. Bağırıp çağırmasını… Belki beni evden atardı. Ama hayır; Tayga hiçbir şey söylemeden yanımdan geçip gitti ve giyinme odasının karanlığına karıştı.
Cam şişeyi yatağının üzerine atıp peşinden ilerledim ben de. Siyah bir eşofman giymişti tam da altına ben odaya girdiğimde; beyaz, kısa kollu bir tişört geçiriyordu başından. “Tayga,” dedim ama yanımdan geçip gitti. Bu sefer merdivenlerden aşağı iniyordu, yatağında uyuyamayacağı fikri onu istediğim kadar irite etmemişti.
Mutfağa ilerlediğini fark ettiğimde adımlarım yavaşladı. Üst raftan ince, uzun bir bardak çıkarıp çift kapılı buzdolabının yanındaki ankastre su sebilinin bölmesine bıraktı; ardından bir tuşa bastı ve su içine dolmaya başladı. Bana vereceği düşüncesiyle orta tezgâha yasladım kolumu ve suyumun dolmasını bekledim, ardınan Tayga’nın bardağı alıp afiyetle suyu içişini izledim. Boş bardağı lavaboya bıraktıktan sonra bana bakmadan mutfaktan çıktığında ağzım açık kalmıştı. Ne yaptığını anlamıştım. Ben yokmuşum gibi davranıyordu. Neden?
Başka bir bardak alıp doldurduğum suyu afiyetle içtim önce, ardından salona ilerledim. U şeklindeki büyük, oldukça yumuşak görünen kemik rengi koltuğunun bir köşesine uzanmıştı ve bir kolunu başının arkasına atmış, telefonuna bakıyordu.
“Söylediğin her şey genelde de bu kadar boş çıkar mı?” diye sormadan edemedim koltuğun uzandığı kısmının başında dikilerek. Kollarımı göğsümde birleştirmiş, ağırlığımı bir ayağıma vermiş, bıkkınlıkla bakıyordum suratına. “Kıyametleri koparan Tayga Vasilyev evine gelen ve bir daha karşılaşırlarsa diye tehdit ettiği sarışını görmezden mi geliyor?”
“Sabrım tükenmeye başladı haberin olsun,” dedi gözlerini ekrandan ayırmadan, sanırım birkaç mail ve mesaj kontrol ediyordu.
“Tamam nasıl tüketiyoruz kalanını?” Etrafa baktım ilham almaya çalışırcasına, gözlerimi kısarak. “Şurada son model bir Playstation görüyorum ama onu atsam sanıyorum ki sabah yerine çok kolay geri koyabileceğinden canını pek sıkmaz. Belki yukarıda masanın üzerinde gördüğüm dosyaları pencerenden aşağı uçurabilirim, çok önemli görünüyorlar—“
“Sakın bana denemediğimi söyleme.”
Nefes alabilecek ya da bana ağzından çıkan kelimeleri idrak edebileceğim bir süre tanımadı o an, bütün dünyayı karanlığa boğarak kadrajımı tamamen kapatışını izledim saniyenin onda biri bir zaman içinde. Parmakları dağılmış saçlarımın arasına girerek başımı tamamen kendine çektiğinde “Hayır demiştin,” diye fısıldadım kirpiklerimizin birbirine karıştığı bir yakınlıktan. “Bana hayır de demiştin, evet demiştim, ona rağmen bırakmıştın.” Eli belimi sararcasına sarılmıştı o an ve bir karışının belim kadar olduğunu hissediyordum açılan bluzumun altından. Nefesimi tutmuştum. Hayır demişti.
“Blin, ya zatupel,” derken neyi kast ettiğini bilmiyordum çünkü Rusça konuşmuştu ama küfrettiğini anlayabilmiştim. Beni öpeceğini düşündüm, bir anlığına dudakları benimkilere değdi bile ve dudaklarım aralandılar ona yer açmak istercesine, bana yalvardılar ona yer açmamı istercesine ama bir Adelardi gururu için ölürdü bile.
Bir tanesi öldürüyordu bile.
Bu yüzden iki elimi de göğsüne yaslayarak onu ittim ve “Hayır,” dedim aramızdaki mesafeyi açarken. Tayga ne olduğunu anlamazcasına birkaç saniye çatık kaşlarının ardından baktı bana. Birazcık utanabileceğine inansam yanaklarının kızardığını düşünürdüm. “Ben istediğimde bana istediğimi vermedin. Şimdi de ben istemiyorum.”
Alaycı bir tebessüme kıvrıldı dudakları o an, başını çevirdi elinin tersiyle alt dudağını silerken. Sinirlendiği belliydi. Keyiflenmiştim. “Neden geldin o zaman buraya, tam olarak?”
Kollarımı göğsümde birleştirdim gülümseyerek. “Tabii ki koltuğunda uyumak için. Söyledim ya, geç bir saatten sonra eve dönersem sorun olur.”
“Öyle mi?” Kaşları çatıldı hafifçe, sahte bir endişeyle. Ardından başını salladı anladım der gibi ama ifadesinde bir şeyler yanlıştı, bir şeyler sadistçeydi. Tebessümümü canlı tutmaya çalıştım ama bütün mimiklerim gevşemişti. Tayga kendini hemen arkasındaki koltuğuna attı gevşekçe o an, ardından eli telefonuna uzandı ve derin bir nefes alırken ekranı kaydırmaya başladı. Bir adım atarak bacaklarının arasına girdim ve ekrana bakmak için eğildiğimde tam da Dante Adelardi ismiyle kayıtlı numaraya, babamın numarasına tıklamak üzere olduğunu gördüm.
“Ne yapıyorsun?!” Telefonu elinden almak için hareket ettiğim an Tayga kolunu uzağa uzattı, ona eğildiğim ansa dengemi kaybettim ve üzerine düştüm ama umursamadım, üzerine çıktım telefona uzanmak için. Bir elim omzunda, bacaklarım belinin iki yanında telefonuna uzanmaya çalışırken bıkkın bir ifadeyle nefesini üfleyerek kolunu belime doladığında beni öyle bir kuvvetle kucağına oturttu ki şimdiye kadar hiç gerçek gücünün çeyreğini göstermediğini düşündürttü bana. Resmen bedenimin kontrolünü kaybetmiştim.
Kalkmak için hareket ettiğim an belime sarılı kolunu sıkılaştırdı, saçlarım dağılmıştı yüzüme doğru ve göz gözeydik. “Kalabilirsin,” dedi diğer eliyle yüzüme yapışan saç tutamlarımı yüzümün iki yanına çekerken. Hareketleri sakindi, evet; sakin bir psikopattı. “Ya da siktir olup gidebilirsin babanın bilgisi dâhilinde… Gururun için ölmezsen tabii.”
Gururun için ölmezsen tabii. Dişlerimi sıktım. “Ne demek istiyorsun?”
“Bir kere evet dedin,” diye mırıldandı neredeyse sinirli bir tonla, dudaklarıma doğru. Nefesi bile onun gibi kokuyordu. Bir erkek gibi ter ve pislik kokmuyordu. Nefret etmiştim kokusundan. “Artık istediğin kadar hayır de… Duymuyorum.”
Geriye doğru veriyordum sırtımı ama belime sarılı kolu destekliyordu beni ve tam o sırada diğer eli boynuma sarıldığında bana dudaklarından başka bir alan bırakmadı tutunacak. Tayga kesinlikle ufak, tatlı, masum öpücüklerle bir yangını başlatacak deneyimsiz bir kundakçı değildi; bunu ağzımı araladığım an esir aldığı iki et parçası ve boğazıma kadar hissettiğim dilinden anlayabiliyordum. Karnımın orta yerine bıraktığı o sıcak his bacaklarımın arasına doğru ilerlerken omzundaki elimi saçlarının arasına daldırdım ve parmaklarımın arasındaki saç tellerini koparmak istercesine çekiştirdim üzerine yaslanırken; böylece Tayga da geriye, koltuğa yaslanmıştı ve ben de üzerine düşmüştüm göğüslerimizi birleştirerek.
“Hayır dedim—” diye fısıldadım ama beni duymuyordu, gerçekten de beni duymuyordu. İki kelime edebildiğim bir saniyelik süre daha tamamlanmadan çenemi kapamıştı daha. “Şantaj—“ Omzundan ittirdim, eli kalçamın üzerindeydi ve beni kendine bastırdığı an ciğerlerimin içine sokmaya çalıştığım nefes resmen göğsüme saplanmıştı çünkü damarlarımın içindeki kan fokur fokur kaynıyordu. İstiyordum. Her ne olacaksa bundan sonra umrumda değildi, o an Tayga’yı istiyordum ve gerisi umrumda değildi ama beni tehdit etmişti az önce. “Yapıyorsun!”
Bir şak sesi yankılandı o an kulaklarımda. Onu kendimden uzaklaştırabileceğim birçok yolu denemiştim, konuşmayı ve ittirmeyi ama bırakmıyordu; biraz daha deneyebilirdim, ayırabilirdim kendimi ondan eğer gerçekten isteseydim… Ama tokat atmayı seçmiştim. Elim çenesine dayanmış, kadifeden yüzünü parmaklarımın arasında sıkarken kendimi geri çekemediğim için ben de onu tokatlamıştım.
Ben Tayga Vasilyev’i tokatlamıştım. Aslında şiddet yanlısı bir insandım, bu yüzden şaşırmıyordum kendime; daha önce okulda da birçok kavgaya katılmış ve sayısız insan dövmüştüm, tabii ben de dayak yemiştim… Ama Tayga Vasilyev’e vurmuştum. Dokunmak için bile etten kemikten bir orduyu aşman gereken, göğe yükselen ve seni çiğ çiğ yiyeceğini çift kanatlı saray kapısının kolunun kalitesinden anladığın şirketlerinin bırak birinci katını girişteki resepsiyonunu bile aşamayacağın Tayga Vasilyev’in… Atalarının, düşmanlarının kanıyla yıkadığı hançerlerini gururla malikânelerinin duvarında sergiledikleri ve mahzenlerinde varlığını dünya üzerinden silecekleri kadar korkunç bir canavarı hapsettikleri konuşulurdu ben çocukken kapalı kapılar ardında. Sulhi Vasilyev’in evine giren hiçbir hain oradan canlı çıkamaz, bir daha da izine rastlanamazdı ve hukuk sisteminin o malikânenin kapısına kadar yetişmiyordu. Vasilyev’lerin haklı mirasçısı her zaman Tayga’ydı ama dedesi ve babası endişeliydi her zaman, psikopatik alışkanlıklarından ve vahşetinden dolayı Tayga’dan; bu yüzden Talya Vasilyev de miras için yetiştiriliyordu.
Ve ben o Tayga Vasilyev’e tokat atmıştım.
Yutkundum. Sen de Sare Adelardi’sin. Kendine gel.
Korkum yalnızca beş saniye sürdü bu yüzden. Tayga’nın keskinleşen çene hattına baktım yüzü tokadımın etkisiyle sola yattığı için, yutkunduğu an bakışlarım uzun ve güzel boynunda hareketlenen ademelmasına kaydı; karanlıkta yüzünü yalnızca antrenin loş ışığı biraz aydınlatabiliyordu ama gözlerinin içindeki karanlığı görmek için ışığa ihtiyacım yoktu. Hâlâ omzunda duruyordu bir elim, çekmedim; neden bilmiyordum ama elimi çekmek yerine boynuna yasladım avucumun içini ve çıplak, ateşler içindeki tenini hissettim. Hâlâ kucağında oturuyordum. Hâlâ hissedebiliyordum onu altımda. İkimiz de sakin nefesler alıp veriyorduk artık. Ne yapacağını ya da ne söyleyeceğini kestiremediğim için mi hareket etmiyordum, suçluluktan mı yoksa bu bir taktik miydi kendimi anlamıyordum; konu Tayga olduğunda kendimi anlamayışlarım sinirimi bozmaya başlamıştı. Benim yaptığım her hareketin, söylediğim her şeyin bir sebebi olurdu ama kadrajıma ya da aklıma Tayga girdiği an işler karışıyordu ve o aptal kızlara benzemeye başlıyordum. Bundan nefret ediyordum.
Sessizce aldığım nefesler aralanmış dudaklarımın arasından sızıyordu ciğerlerime o an. Tayga yavaşça yüzünü bana doğru çevirmeye başladığında suratında herhangi bir duygunun emaresini aradım; öfke, acı, nefret… Hiçbiri yoktu. Nihayetinde karanlık maviler gözlerimin içine çevrildiğinde kirpiklerinin arasından baktığım bir çift gözün lacivert safir olduğunu düşünmeden edemedim. Zehir maviler aslında dünyanın sadece yedi bölgesinden çıkarılan nadir, değerli birer taştı birkaç parça mavi kumaşı elime geçirdiğim ilk an diktiğim çantama işlemek istediğim. On sekizinci yaş günümde babamdan istemiştim. Avusturalya’dan ham taş getirtmişti; bu yüzden heyecanla elime aldığım an parmaklarımı kesmişti keskin, işlenmemiş yerleri. “Güzelliğine aldanıp ihtiyatsızca uzandığın ne varsa uğrunda ellerini kaybetmeye değer miydi?” diye sormuştu babam daha sonra, arka bahçede bir sağlık görevlisi ellerimi sararken. Yüzük parmağım o kadar derin kesilmişti ki tam yedi dikiş atılmıştı ve sol elimi birkaç hafta doğru düzgün kullanamamıştım. Tayga’nın gözleri beni bu hayatta tutan yegâne işleri, sevdiğim şeyi yapmamı sağlayan; dikiş tutan, kumaş kesen, at dizginlerini sıkıca tutan ellerimi benden almak isteyen bir çift nadir safirdi.
Güzelliğine aldanıp ihtiyatsızca uzandığın ne varsa uğrunda ellerini kaybetmeye değer mi?
Cevabı bilmediğimi düşündüm o an bir aptal gibi. Bir aptal gibi, Tayga Vasilyev’in simsiyah kirpiklerinin çevrelediği gözlerine bakarken hiçbir bok bilmediğimi düşündüm, sanki dün doğmuş bir çocuktum; ateşe uzanacaktım çünkü yakacağından bir habersizdim ellerimi, uçurumdan aşağı yürümeye devam edecektim yol bittiğinde çünkü düşebileceğimi ama uçamayacağımı düşünmeyecektim bile, henüz fındık kadardı beynim kafatasımın içinde ve sadece acıktığımda, canım yandığında çıkarabilirdim sesimi artık. İnsanı bu yaşında bu kadar küçülten ne olabilirdi?
Onu ilk gördüğümde ölü bir adamın başında dikiliyordu, bir elinde beyaz bir zambak ve lacivert bir kravatla birlikte. Dokuz yaşında bir erkek çocuğuna göre boyu kısaydı henüz ama gözlerindeki ruhsuz bakışlar o zamanlar yerleşmişti sanki yüzüne. Daha büyüyecek, her sene inanılmaz bir boy farkı atacaktı sıra arkadaşlarına ve bir Vasilyev olmayı öğrenecekti sırtına görünmez kamçılar atılırken. Çünkü konsey ailelerinden birinin mirasçısı olarak yetişmek bir çocuk için yalnızca kâbus olabilirdi, abimden öğrenmiştim.
Avucumun içinde atıyordu nabzı. O tokadı hak etmişti, bir erkek; kadın hayır dediği an durmalıydı çünkü ama gerçekten, tüm hücrelerimle evet diye haykırırken ona hayır demek kendime ihanet gibi gelmişti bir noktada bu yüzden suçlu hissediyordum. Sonuçta ben istediğini yapan, keyfi ve kahyâsını dinleyen özgür bir kızdım; hayır, ben istediğini yapan ama tam da bu yüzden keyfi ve kahyâsının kölesi, ailesinin tutsağı olan bir kızdım.
Onun sessizliği değildi o an beni şaşırtan, hayır; benimkiydi. Ağzım da açıktı halbuki, aralanmıştı dudaklarım… Bir şey söylesem, bir kavgayı başlatsam ve kalksam üzerinden, çıkıp gitsem mesela tam şu an… Bir felaketi önleyebilirdim. Felaket. Bir felaketti benim için, bunu fark ettiğim ilk andı dürüst olmak gerekirse. Ve kendi isteklerimin, arzularımın kölesi olduğumu da fark ettiğim ilk andı. Sonuçta bağımlı olduğun her şeyin kölesiydin, değil mi? Bu terbiye bilmez nefsin de olabilirdi.
Baş parmağımı kaldırdığım an alt dudağına sürtünmesine izin verdim o an, sessizliğin içinde çalan tehlike çanlarını duyabiliyordum ama kafamın içinde de olabilirdi her şey… Dudağının kenarına sürtünerek yanağına kaydığı an ama baş parmağım, aynı anda bir işaret almışız gibi birbirimize uzandık ve kollarımı boynuna dolayarak üzerine yaslandım bir kez daha, sırtı koltukla buluştu. Dudaklarından yalnızca sigara ve mentol tadı alabiliyordum, öpüşmekten nefret ederdim ama parmaklarım gür saçlarının arasından sanki en başından beri oraya aitmişler gibi kayarken hiçbir şeyden emin olamıyordum.
Belime sarılan elinin bluzumun altından sırtıma yaslandığını, ardından eteğimin içine girerek çıplak tenimi avuçladığını hissettim; tırnaklarımı ensesine geçirirken bir saniyeliğine boğazından yükselen sese engel olamadığında bense kendimi susturmak için yanaklarımın içini ısırıyor, resmen ağzımın içini kanatıyordum. Bir anda kolunu belime sıkıca sardığında kalkacağını düşünerek bacaklarımı belinin etrafına doladım ve birkaç saniye sonra sırtım koltuğa yaslıydı. “Gecemi mahvettin,” dedi hırlarcasına üzerindeki tişörtten kurtulurken. Ellerimin üzerinde yükseldim yüzüne çatık kaşlarımın ardından bakarken, her ne kadar bir saniyeliğine dikkatim omuzlarına ve karnına çevrilse de. “Yatağımı mahvettin,” diye devam etti bir eli boynuma sarılırken cevap vermemi engelleyerek yeniden kadrajımı karanlığına boğarken. Ensesine asıldım geriye yaslanıp başını daha da kendime çekerek. Ruhum göğüs kafesimin ortasında bir yere sıkışmış da, bir tek o yerini biliyormuş ve çaldıkça benden çalıyormuş gibi hissettiriyordu dudakları dudaklarımın arasında. Sıcak ve ıslak. Sigara ve mentol. Yanlış ve ait. “Ama bu beni ilk mahvedişin değil.”
Ama bu beni ilk mahvedişin değil. Tayga Vasilyev’e dokunduğumu hatırlamıyordum. Eğer işlerini bozuşumdan bahsediyorduysa canlarını aldığım adamlarla… Bu benim problemim değildi. “Son da olmaz,” diye fısıldadım yine de dudaklarımın kıvrılmasına engel olamayarak öpüşlerinin arasında, eğer onu mahvettiğimi düşünüyorsa bu gidişle daha fazlasını da yapacaktım. “Biliyorsun değil mi?”
Tayga ne ara eteğimden ve iç çamaşırımdan kurtulmuştu bilmiyordum ama beline sardığım bacağım bana onun da tamamen çıplak olduğunu söylüyordu. Gözlerimin içine öyle bir yakınlıktan bakıyordu ki kirpiklerimiz değiyordu birbirine, birbirimizin nefesini soluyorduk. Bir eli karnımı okşayarak aşağı iniyordu yavaşça, sakince, hiç acelesi yoktu; bu yüzden kesik kesikti aldığım nefesler, bu kadar sakinken bu kadar adrenalin nasıl salınabiliyordu kanıma bilmiyordum ama zaten bir süredir bedenim beni dinlemiyordu. Bir başkası da beni bu kadar heyecanlandırabilir miydi sınırlarımı ihlâl etse o an yoksa bunu yapan Tayga mıydı? İlk ilişkim sırasında canım o kadar yanmıştı ve öylesine nefret etmiştim ki, bir daha kimseyle o kadar ileriye gitmemiş ve canımın istediği zamanlarda kendi kendime işimi halletmiştim. Tayga gözlerimden yaşlar akıtmaya başlamıştı eli hassas noktama değdiği an dudaklarını kıvırtan bir keyifle, ağzımın içine doğru konuşurken. “Neden bu kadar ıslaksın?”
Çünkü hiçbir zaman değildim. Utanç verici olan buydu, ıslanmam değil. Islanmam iyiydi, yoksa canım acırdı. Canımın acıyacağını düşünseydim kalkıp giderdim. Kalkıp gitmem gerektiği hâlde gidemiyordum çünkü gitmek istemiyordum. Çocuk değildim. Bir şeyleri bilmediğimi fark etsem de düpedüz bir şeyleri istiyor, istediğim için kendime inanamıyor ve bilmiyorum diyerek işin içinden çıkmaya çalışıyordum sorumsuzca ama sorumluluk tamamen bana aitti.
“Çünkü,” diye fısıldadım parmaklarımı saçlarının arasından ensesine kaydırırken, o kadar yakındık ki onu göremiyordum bile ama hissedebiliyordum. Öylesine hissedebiliyordum ki gözlerimi bağlasaydı bile sorun olmazdı yüzüme çarpan nefesin ona ait olduğunu bildiğim sürece, öylesine hissedebiliyordum ki kontrolü bırakabileceğimi düşünüyordum yıllar sonra ilk defa. İlk defa, iplerin elimde olmasına gerek yoktu çünkü bana istediğini yapabilirdi ve bundan keyif alırdım bile. Bu korkunç bir şeydi. Tüm bu hisler, tüm bu düşünceler… Hepsi korkunçtu. Onu tanımıyordum bile. Neden böyle hissediyordum? “Beni ne kadar istediğini hissedebiliyorum.”
Çünkü beni ne kadar istediğini hissedebiliyorum Tayga. Odanın bir ucundan, diğerine… İlk göz göze gelişimiz değildi babalarımızın yanında o salonda ama ilk yalnız kalışımızdı o banyodaki, baş başa. Ailelerimizin barış bayrağını çektiği günden beri ne zaman dört duvar arasında denk gelsek gölgesine değdirdiğim gözlerimle yalnızca ihtiyatlı davranmaya çalışırdım, babamın bana öğrettiği gibi. Her ne kadar ateşkes imzalansa da düşman bir gecede dosta evrilmezdi, yüzyıllardır süregelen düşüncelerin değişmesi için yine yüzyıllar gerekirdi. Yıllar sonra onu ilk kez yetişkin bedeniyle bir odanın karşısında gördüğümde bir daha bakmamak üzere başımı çevirmiştim ama yüzüne, çünkü bir kez bakmam yeterli olmuştu bela çanlarının kafamın içinde çalmasına. Çanlar bir işe yaramamıştı. Ben beladan korkmazdım; kendimi orta yerine bırakırken bir yangının, keyif bile alırdım… Abimin uyarısına gerek yoktu Tayga Vasilyev’den uzak durmam için ama tanıştığımız andan beri, arkamı dönüp gitmek istemiyordum işte.
“Hissedebiliyor musun gerçekten?” diye mırıldandığı an sorarcasına, dudakları yanağıma sürtünerek kaydı yüzümde ve Tayga kendini içime iterken beline sarılı bacağımı daha da yukarı kaldırdı; boğazımdan yükselen sesi daha iyi duymak içindi sanki kulağını dudaklarıma yaslayışı. Tırnaklarımı ensesine, omzuna geçirdim; yüzümü boynuna bastırdım, gözlerim çoktan kapanmıştı. Aldığım nefes bir hançer gibi ciğerime saplanmıştı. Vasilyev malikânesinde asılı o hançerin boğazıma geçirildiğini hissedebiliyordum; benim kanım da bıçağının üzerine bulaşmıştı işte ama öldüğüm için değil, gururumdan öleceğimi bile bile bir Vasilyev’in altında aldığım zevkten aklımı kaybedecek hâle geldiğim için. Bir Vasilyev’in bile değil, Vasilyev mirasçısının. Hiçbir zaman kendime alamayacağım bir tanesinin. Hiçbir zaman tamamen benim olmayacak bir tanesinin.
Diğer bacağımı da beline doladığım an hareket etmeye başladığında ve derinlerde bir yere çarptığında dişlerimi boynunda sürüyerek yüzünü kendime çektim saçlarına geçirdiğim parmaklarımla, “Tayga,” diye fısıldadım nefes alırken sanki ciğerime oksijen girmek için iznini istiyormuşçasına. Boğazımdan yükselen iniltiyi saldırırcasına esir aldığı dudaklarıyla yuttuğunda koltuğa iyice gömüldüğümü hissediyordum, yaslandığım yer yumuşaktı ve yukarı baktığımda dünyada sadece Tayga vardı; onun kokusu, onun dudaklarının tadı, onun teninin kadifeliği, elimi sürttüğümde hissettiğim onun yeni çıkmaya başlamış kirli sakalı, onun saçları parmakuçlarımın arasında ipek gibi hissettiren, onun nabzının atışı, onun kalbi benim göğüs boşluğuma denk gelip atan delicesine, onun nefesi ciğerlerime üflediği… Onun gözleriydi sanki yıllar önce avuçlarımı kanatan, beni haftalarca süren bir yalnızlığa iten; o karanlığın içinde bir amaç veren ve yeniden doğuran… Acıtan ama acıyı işe yarar kılan. İlham veren.
Manipüle ediliyordum. Şeytan tarafından. Düşüncelerimin, hislerimin başka bir açıklaması olamazdı ve sabah uyandığımda tüm bunlara güleceğimi biliyordum o yüzden anın içinde saçmalamamda bir sorun yoktu, değil mi?
Başımı iyice koltuğa yasladığımda, Tayga dirseklerini kafamın iki yanında koltuğa yasladı ve ayık kalmaya çalışır gibi görünen karanlık gözleriyle gözlerimin içine bakmaya başladı. Bir elim ensesinde, diğeri neredeydi bilmiyordum; sadece verdiği nefesi soluyabilirmişim gibi hissediyordum, adımı unutmak üzereydim. Neden gözlerimin içine öyle bakıyordu? Neden sürekli kuruyormuş gibi ıslatıyordu dudaklarını? Neden bakışları sürekli dudaklarıma düşüyor ve ardından hemen göz temasını kuruyordu bir şey anlatmak istiyormuş gibi? Neden bir şey anlatıyordu bana? Başımı geriye verdiğim an Tayga’nın ritmiyle gözlerimin arkaya gittiklerini düşündüm bir an, gözkapaklarım kapandılar; nefesini boynumla çenem arasında bir yerde hissettim, dişlerini çenemde hissettim. “Cevap,” diye fısıldadı kapalı tutmaya çalıştığım ağzımı dudaklarından uzaklaştırırken ben. “Vermedin.”
Ne cevabı? Soru neydi?
Ciddi miydi?
Şu an mı?
Göz kapaklarımı aralayabildiğim an yeniden yüzyüze geldik, bir santim ya var ya yoktu aramızda ve dudaklarımız çarpışıp duruyordu. “Ne— sorusu?” Konuşmak çok zordu. Neden çenesini kapamıyordu?
Parmaklarını alnımdan saçlarımın arasına daldırdığında yüzüme gelen saçları çekmek için olduğunu düşündüm ama onun başka planları olmalıydı ki geriye doğru çekiştirdi ve çenemi yukarı kaldırmamı sağladı. Dudaklarının narsist bir tebessüme kıvrıldığını görebilmiştim çünkü aynı anda elini aramıza sokarak bana dokunmaya başlamıştı ve ses çıkarmamamı imkânsız hâle getirmişti. Bilerek yapıyordu. “Hissediyor musun?” diye sordu fısıldarcasına yeniden. “Gerçekten?”
Beni istediğini.
Çok şey hissediyordum, hangisini soruyordu? Hiçbirinin cevabını veremezdim ama. Hem de hiçbirinin. Bu yüzden omzuna sardığım kolumu çekip elimi saçlarının arasına daldırdım ve alt dudağını dişlerimin arasına alarak kanatana kadar ısırdım çekilirken. Tayga’nın yalnızca kaşları çatıldı, üst dudağımda sıcak bir damla hissettim. Bir an göz göze geldik. Gerçekten kanatmıştım, çünkü dilimi üst dudağıma uzatarak yaladığımda kanının metalik tadını aldım. Tayga bir an durdu. Derin nefesler alıyordum ağzımdan, neden durduğunu anlayamamıştım ama ikimizin de ter içinde kaldığını o an fark ediyordum. Bir refleks gibi omzuna tutunan diğer elimi kaldırıp alnına düşen ıslak saç tellerinden geçirdim ve geriye ittim o an, dikkatim dağılmıştı. Tayga’nın belimden kalçama kayarak çıplak tenimde gezinen elini hissettim, karanlıkla artık bir gibi görünen bakışları dudaklarıma düştüğü an sanki daha da kanatmak istercesine ısırdı alt dudağını; ardından bacağımı kaldırarak tamamen omzuma attı ve diğer eli boynuma yaslanırken içimde büyüdüğünü hissettim. Boğazımdan yükselen iniltiyi yuttu ağzının içinde hissettiğim acı ve hazla kayboldum karanlığının içinde. Sertti. Acıması yoktu. Durmuyordu. Bitmiyordu. Beni öpmüyordu sanki, yiyor ya da yutuyordu. Nefes almama bile izin vermiyordu. Tırnaklarımı saç diplerine, ensesine, omzuna, sırtına geçirip duruyordum ve paramparçalara ayrılıyormuş gibi hissediyordum altında; hem hiç bitmesin hem de sonsuza dek içimde kalsın istiyordum. Ben yoktum sanki, ya da yok oluyordum. Hep olmak istediğim gibi.
Dayanamayacağımı hissettiğim bir an dilini ısırdım ama hoşlanacağını tahmin etmeliydim, boğazından yükselen inilti kulaklarıma şenlik gibi gelirken elimi çenesine yasladım ve yüzünü ittirdim o an yana; ikiye ayrılacağımı düşündüğüm için dişlerimi omzuna geçirdim o an, ensesine izlerimi bıraktığıma neredeyse emindim. Gözlerimden yaşlar akıyordu. Göremiyordum. En son ne zaman nefes almıştım? Ne zamandır nefesimi tutuyordum? Ciğerime oksijeni sokamıyordum. Tayga’nın hemen ardımdan çıktığını verdiği kadifeden bir sesle anladım, karnımın üzerinin ıslandığını hissetmiştim. Yüzünü yanağımın üzerine yasladı o an, dudakları tenime sürtündü. Boğazım kurumuştu. İçeriden yanıyordum. Su. Gözlerimi açmam gerekiyordu. Tüm bu yaşlar, acıdan değil hissettiğim hazdan dökülmüştü. Silmem gerekiyordu.
Kalkmalıydım. Kalkıp duş almalıydım… Ya da belki birazdan uykuya dalardım. Ama bana şantaj yapmıştı. Ben de gururum için öleceğimi bile bile şantajını çiğ çiğ yiyecektim çünkü Sare Adelardi’ydim ben. O yüzden hayır, uyku falan yoktu bana bu gece. Ya da sabah. Saat kimbilir kaç olmuştu.
Göz kapaklarımı araladım yavaşça, ardından biraz sağıma döndüm; Tayga ağırlığını vermeyecek şekilde devrilmişti üzerime ve yüzü yanağımla boynum arasında yaslı olduğu için döndüğüm an göz göze geldik. Kafamın içinde Ethel Cain’in Tempest şarkısının ikinci demosu çalıyordu o an. Hayır, hayır, hayır… Yine başlıyordu. Bir daha olmayacağını düşünmüştüm hep. O kuyunun dibine yaklaştığım an çünkü… Çekip çıkaracaktım kendimi. Artık büyümüştüm ve farkındaydım her şeyin. Olanın ve olmayanın. Yaşayanın ve hayatta kalanın. Başıma gelenlerin ve gelecekte önleyebileceklerimin. Ama hayat öyle bir yer değildi, planlar ve yalnızca yolunda gitmesini umardın… Başına gelenler asıl hayattı. Başıma gelenlerden nefret ediyordum.
Yaşlı bir ruhsun dediler bana hep. Öylece oturmuş, kıvrılan yılanın büyüsüne kapılmış bir kızdım; sevgiyi, kutsanacak bir acı; arzulanacak ve dizginlenecek bir yara sanırdım, diyordu Ethel şarkıda. Gotik melodisinin bir yerden çıktığına emindim ama göz temasını kestiğim an susacaktı sanki şarkı.
Dudaklarımı ıslattığım an bakışları dudaklarıma kaydı yine, bense aralanan ağzımın içinden oksijenle dolduruyordum ciğerlerimi çünkü bir süredir boş kalmışlardı. “Uyuyacak mısın?”
“Kolay kolay uyumam,” diye yanıtladı beni Tayga, neredeyse çatlak ve uykulu çıkan bir sesle. Onun da mı kendi bedeni ihanet ediyordu ona?
“Neden?” Sesim fısıldarcasına çıkıyordu benim de, sanki burada bizden başka biri varmış da duyabilecekmiş gibi.
“Rüyâ görmekten nefret ediyorum.”
“Rüyâlarında birini mi görüyorsun?”
Tayga sessiz kaldı. Çok bile cevap verdiğini düşünmüştüm nedense. Onunla tartışacak enerjim yoktu, birazdan kalkıp cehennemime gidecektim… Alevleri kabul edecektim yanacağımı bile bile. Bunu hak etmiştim. Tımar vaktiydi.
“Ben annemi görüyorum,” diye mırıldandım karanlığın içinde, yutkunarak bakışlarımı boşluğa çevirirken. “Bir tek uyuyunca görebiliyorum diye daha çok uyuyorum.”
“Bir şey söylüyor mu?”
“Hayır, konuşmuyor benimle.” Dudaklarımı ıslattım bakışlarımı yeniden Tayga’nın gözlerine çıkarırken. Kalemle çizilmiş gibi duran kaşlarını izledim bir süre. “Ama son canavarı da cehenneme yanmaya yolladığımda konuşacak. En azından yüzüme bakacak. Biliyorum.”
“Neden Adnan Karakoçaklı’yı sona bıraktın?”
“Neden kravat takmıyorsun?”
Göz göze geldik yeniden. Tayga’nın gözlerinin içine, krov za krov’ dercesine baktım o an. Kana kan. Rusça bir atasözüydü. Bir yerde okumuştum. Anlayacağından emindim. Gerçi beni anlaması için, konuşmama gerek olduğunu düşünmüyordum daha fazla… Sorum ne istediğimi açık ediyordu gayet. Benden istediği sorunun cevabının önemini temsil ediyordu. Kravat takmamak, lacivert giymemek bir Vasilyev mirasçısı için düpedüz başkaldırıydı ve Tayga bunu yapıyordu; bilerek. Neden? Kalabalıklarca fısıldanan dedikoduların çürük kokuları geliyordu kulağıma ama hiçbiri gerçek kadar tatmin edemezdi.
Dudaklarına baktım bir an, Tayga’nın belirgin bir sus çizgisi vardı ve o çukurun gölgesi ilgimi çekiyordu. Patlattığım alt dudağındaki yara parıldıyordu kanla. Kemikli, uzun bir burnu ve belirgin elmacık kemikleri vardı; sağ yanağında, çenesinin kenarında, boynunda… O kadar çok beni vardı ki. Her sabah tıraş olduğunu düşündürtüyordu bana kadife teni ama buna rağmen nasıl bu kadar pürüzsüz kalabilirdi? Bir erkeğin güzelliğini kıskanıyordum, imrenilerek bakılan bir kız olarak. Bunu idrak etmem biraz süreceğe benziyordu.
Bir risk aldı Tayga o an, dudaklarını ıslatarak aralarken. Hissedebiliyordum gelecek cevabın duvarlarımda bir yıkıma sebep olacağını. Gözlerini kapatıp açtı ve birbirine geçip ayrılan kirpiklerinin hareketini izledim gözlerine bakarken. “Akel küçükken bir şeyler hissetmem için beni kravatımla terbiye ederdi.”
Terbiye. Nefesimi tuttum bir an beyin hücrelerimi harekete geçirmek istercesine, daha hızlı çalışın geri zekâlılar. Terbiye ne demekti? Boğar mıydı? Akel Vasilyev, küçükken oğlunu bir şeyler hissetmesi için zorlarken boğazlardı. Çok da uzak bir ihtimal gibi görünmüyordu aslında. Akel korkunç bir adama benziyordu, kendi kardeşinin cenazesinde tek bir gözyaşı dökmemiş ve ertesi gün işler aksamasın diye yas sürecini pas geçmişti. Aynı şeyi babası Sulhi Vasilyev’in vefatında da tekrarladığında ülke gündemini bir süre meşgul edecek kadar büyük bir magazin haberine dönüşmüştü bu, tabii hemen kaldırılmıştı haberler yayın kanallarından ama insanlar konuşmaya devam etmişti hatrı sayılır bir zaman boyunca.
Küçükken gördüğüm, kısık safir gözleriyle etrafa boş boş bakan gür siyah saçlı çocuğu hayal ettim bir an; bir elinde beyaz zambak, diğerinde hançer… Ölü bir adamın başında, her şey normalmişçesine dikilen. Tayga korkmuyordu çünkü bir şey hissetmiyordu. Acımasız, narsist, psikopat, sadistti çünkü hiçbir şey hissetmiyordu. Suçluluk duygusu yoktu. Acıma yoktu. Hiçbir şey yoktu. Gözlerinin içine bakınca bunu görebilirdiniz aslında, anlamak uzun sürmezdi ötesini görebilen duygusal zekası yüksek insanlar için… Ama yalnızca o izin verdiğinde. Çünkü taklit yeteneği mükemmeldi çoğu zaman. Tam o an, karşımdakinin gerçek Tayga olduğunu düşünmeden edemedim; boş bir kabuk, hiçlik, kara bir delik etrafındaki bütün güzel, aydınlık şeyleri içine çeken ve asla geri vermeyen… Kaybeden karanlığında. Kaybettiren. Kaybolduğunuz.
Kaybolmak benim için sorun değildi, hiçbir zaman olmamıştı. Çocukluğumdan beri kaybolmak istemiştim ben hep. Bulunmak sorundu benim için. Görülmek. Var olmak.
Yutkundum bu yüzden ve sırrına karşılık “Davetlere zorla götürülürdüm çocukken çünkü çok yaramazdım evde bırakılmak için,” diye mırıldandım. “O herif beni… Tuvalete kadar takip ederdi. Kapıyı kilitliyordum ama bozuk parayla açılabildiğini bilmiyordum daha. Klozetin üzerinde oturuyorken içeri girmişti. Hiçbir şey yapamadım, şok olmuştum. Sorun olmadığını, devam etmemi söyledi. Ben işerken… Kemerini çözdü ve pantolonunu indirdi. Bir süre ne yaptığını anlamadım, avucunun içindeydi ve ovalayıp duruyordu… Taharet musluğunu kullanıp altımı sildim ve elbisemi düzelttim. O gün tuvaletten çıkmama izin verdi.”
Tayga’nın gözkapaklarının inişini izledim bariz sakin kalmak için verdiği nefesi yüzüme çarparken, çenesini sıktığı için yanakları göçmüştü onun ama ben sakindim ve bana hiç dokunmuyormuş gibi anlatıyordum tüm bunları. Dokunmuyordu da. Başıma gelenler benim kimliğim değildi, sadece başıma gelenlerdi. Onları değiştiremezdim, kendimi tamamen kime dönüştüğümden ya da kimliğim üzerindeki etkilerinden de soyutlayamazdım… Sadece var olabilirdim öylece, yok olmak istemişken senelerce.
Tayga gözlerini açmadı dişlerinin arasından konuşurken. “Ne demek o gün tuvaletten çıkmama izin verdi?”
Dudaklarımı ıslattım bir kez daha yutkunarak. “Birkaç kere daha fırsatı oldu. Her seferinde biraz daha ileri gitti. Ne istiyorsun? Detayları mı?” Tebessümüm acıydı. Biraz ona doğru dönerek karnının üzerinde kaydırdım parmaklarımı aşağıya doğru. “Yoksa hoşuna mı gidecek?”
Tayga o an öyle sert bir şekilde elimi üzerinden çekti ki kolumu koparacak zannettim, ardından çenemi iki parmağı arasına alarak beni yüzüne bakmaya zorladı ve çatık kaşlarının arasından baktı yüzüme tıslarcasına adımı söylerken. “Sare.”
Kaşlarımı oynattım. “Ne var? Ne söyleyeceksin? Kimseye söylemediğim için beni mi suçlayacaksın ya da hesabını mı soracaksın yıllar sonra abimle babamın karşısına geçip? Kahırlarından ölürler. Onlar ölürse ben de seni öldürürüm Tayga. Hatta önce aileni öldürürüm, seni sona bırakırım izle diye. Beni anlıyor musun?” Dişlerimin arasından konuşuyordum. “Mirasçıymış… Miras aldığın yalnızca ailenin sosyokültürel ve ekonomik durumu olmuyormuş değil mi Tayga? Tüm travmayı ve trajediyi de miras alıyorsun masanın başına geçip hükmünü sürdüreceksen. Uygun bir adayla evlenip çocuklar yapmalısın ki onlar da sana mirasçılarını versinler. Dededen toruna… Ama sakın annesinin intikamını alırken yolda küçük kızları dört duvar aralarında sıkıştıran yaşlı bunakları da hak ettikleri yere, toprağın beş metre altına sokacak Sare Adelardi’ye dokunma. Saltanatın daha başlamadan biter. Uğrunda bırak kendimi, ailemi dahi bitirecek olsam da.”
Ne saçmaladığımı bilmiyordum, yalnızca adrenalinin damarlarıma yeniden sarıldığını hissedebiliyordum o an yerinden çıkacakmış gibi hissettiren kalbimle; bu yüzden Tayga’nın kollarının arasından çıktım ve merdivenlere ilerledim çırılçıplak. Yaralı bir ceylan gibi hissediyordum yeniden, neden ona çocukken ne olduğunu söylemiştim ki? Sırf babasının onu kravatıyla boğazladığını öğrendim diye? Yalancının teki değil miydim ben? Neden yalan söylememiştim yine? Bir şey uydurabilirdim, inanacağı ve sorgulamayacağı bir şey… Ama kendime dokundurmazsam ucunu, annemin iffetine dokundurmam gerekirdi ve bunu asla yapmazdım.
Ardında banyo olduğunu bildiğim kapıyı aralayarak ışıkları yaktım ve etrafa bakıtım sessizliğin içinde. Şimdi de Vultures’ın giriş notaları çalıyordu kafamın içinde. Omzumun üzerinden dönüp baktığım an aynadaki yansımamı gördüm; akmış makyajımı, kızarmış göğsümü ve karnımdan aşağı akan… Her neyse. Yutkundum. Gözlerim aynı baksa da içimde bir şeylerin kıpırdadığını hissedebiliyordum ve nefret ediyordum bundan. O öylece hissetmiyordu ve ben hissetmemek için büyük bir bedel ödüyordum nefes aldığım her an, haksızlıktı.
Tanrı’nın huzuruna çıkmaya hazırlan, çünkü o senden vazgeçtiğine pişman, diye fısıldıyordu Ethel’ın sesi zihnime. Boydan boya cam bir duş kabini olan köşeye ilerledim ve kapıyı açarak içeriye attım adımımı. Yirmi uzun yıl boyunca ondan kaçmayı başardın, ama şimdi zehri kadehine o koydu. Suyu açtım, tepemdeki geniş ve büyük duş başlığından su gelsin diye çektim aparatı yukarı. Buz gibi su yağmaya başladı üzerime. Nefret ederdim soğuk sudan ama hak ediyordum, sıcağa çevirmedim. Kendimi atsaydım serin sulara, zaten böyle hissedecektim bir süre. Hissizliğe dek. Sonsuzluğa dek. Uyku hâline dek. Annem de uyuyordu değil mi? Huzurluydu artık. Dinlenebilirdi artık. Annen senin için ağlıyor, geceleri gözyaşları içinde uykusuz yatıyor. Sen gittikten yalnızca bir hafta sonra baban da çekip gitti; hâlâ neden ortadan kaybolduğunu bilmiyor, diyordu Ethel zihnimde. Başımı geriye atarak yüzümü soğuk suya maruz bıraktım gözlerimi kapatarak, ellerim iki yanımdaydı. Öylece dikiliyordum. Kendime gelmeye çalışıyordum. Ve seni bulmak için ormana kaçtım, diye yankılandığında Ethel’ın sesi bu sefer kafamın içinde, gözlerimi açtım ve omzumun üzerinden duşun cam duvarından dışarıya; banyo kapısından içeri giren gölgeye baktım. Tayga gelmişti. Akbabaların ağzında, geçtiğin yerlerin izini buldum. Kabinin kapısını açtı ve içeri girdiğini duydum suyun altında, hemen arkamdaydı. Beni hiç sevmemiş bir adamı bulmak için ormana daldım ve oradan yeniden doğmuş bir kadın olarak çıktım.
Seni akbabaların ağzında buldum.
Seni Kabil’in pençesinde buldum.
Biri ölüm, diğeri günâhtı.
Tayga üzerine sıçrayan soğuk sudan hiç etkilenmişe benzemiyordu, omzumun üzerinden bir bakışın ardından ona doğru dönerek sırılsıklam olmuş saçlarına baktım; ıslandığında koyulaşan kaşlarına ve kirpiklerine… Bana hiçbir şey söylemeyecekmiş gibi bakıyordu. Hiçbir şey söylemeyecek ve ne istersem yapmama izin verecekmiş gibi. Ama bir peri masalının içinde değildik ve bunun sonsuza dek sürmeyeceğinin farkındaydım ben de. Belki bu yüzden, belki de az önceki itirafımın getirdiği utançla avuçlarımı göğsüne yasladım bir adım daha atarak aramızdaki mesafeyi sıfıra indirirken; başımı yukarı kaldırmış, gözlerinin içine bakıyordum birkaç saniyeliğine. Ne yapacağımı biliyordu. Onu öylece kullanmama izin vereceğe benziyordu.
Elimi kaldırıp ensesine yasladığım an parmaklarımı saçlarının arasına daldırdım ve başını kendime çekerken uzandım dudaklarına. Tayga saniyenin onda biri bir zamanda bana karşılık vererek bir elini belime, diğerini kalçama yasladı ve sırtım duşun soğuk mermer duvarına yaslandı. Bacağımda kayan eli sonunda dizimin altına gelerek beni kucağına aldığında omuzlarına tutundum ve iki bacağımı da beline doladım, bir saniyeliğine olsun ayrılmamıştık. Konuşmuyordum. Konuşmuyordu. Tam da istediğim gibiydi. Sonsuza dek burada kalabilirdim. Bu anda. Ama kalamazdım da… Sorumluluklarım vardı. Abim hastaydı. Babam delirmişti. Üvey annem ve kız kardeşimin tek gayesi bu hayatta, benim hayatımı zorlaştırmak ve sinirlerimi bozmaktı sanki ve annem…. Annem iyiydi ama artık. Annem uyuyordu. Hiç arkadaşım var mıydı? Çok arkadaşım vardı. Hiç arkadaşım yoktu. Bu nasıl oluyordu?
Tayga’nın bir saniyeliğine dudaklarını yanağıma kaydırdığı sırada dudaklarım kulağına çarptı ki onu midemde hissettim, boğazımdan yükselen sese engel olamadım o an nefesim kesilirken omuzlarına tutunarak. Bir kolumu boynuna dolamıştım ve kulağını ısırmaktan alıkoyamamıştım kendimi. Isırıp duruyordum. Ya bir şeyleri ısıracaktım ya da dişlerimi sıkıp dökecektim önüme… Bu sefer fazla acımasızdı. Hırsla çitiliyormuş gibiydi içimde bir şeyleri. Sökmek istercesine. Neyi sökmeye çalışıyordu? Neyin izlerini sökmeye çalışıyordu tenimden, içimden? Konuşmuyordu çünkü kaybolmuş gibiydi kafasının içinde, bunu bir saniyeliğine safir gözlerini görebildiğim an fark etmiştim; burada benimle değildi, zihninde başka bir yerdeydi belki de başka biriyle… Başka biriyle mi? Bu düşüncenin nereden geldiğini bilmiyordum ama kendimi hazırlasam iyi ederdim. Hatta bir an önce çekip gitsem de iyi ederdim. Hayır. Ben cesurdum. Kalabilirdim. Keyfim istediği sürece. Kimseye zarar vermediğim sürece. Keyif aldığım sürece. Kalabilirdim. İstediğimi yapabilirdim. Bu kadarını borçluydum kendime. Borçlu muydum? Evet. Herkes keyfini düşünürdü. Benim de keyif almamın zamanıydı biraz hayattan.
“Nasıl,” diye cümleye başladığını duydum bir an, kollarımı boynuna dolamıştım ve başım acıyordu mermerden ama gözlerine bakabiliyordum birkaç saniyeliğine de olsa o an. Konuşmak zordu. Yavaşlamıştı. Hâlâ nefes alamıyordum, kesik kesik alınmıyordu nefes. “Nasıl oluyor bu?” Hesap soruyordu sanki bana, beline sardığım bacaklarımı sıkılaştırdığım an bacaklarımdan tutarak bana yardımcı oldu ve konuşurken benimkilere çarpan dudaklarını ıslattı kirpiklerinin arasından bir cevap talep edercesine bakarken.
Fısıldarcasına çıkmıştı çünkü boğazıma kaçmıştı sesim. “Ne nasıl oluyor?”
“Bu,” diye mırıldanırken sarhoş bir tınıyla, kendini tamamen içime itti ve yaşlanan gözlerimle yukarı baktım birkaç saniyeliğine. Boğazım kurumuştu almaya çalıştığım nefeslerden alelacele. Tayga’nın dudakları bir an burnuma çarptı, ardından doğruldu ve yüzyüze geldik. Bana yukarıdan bakıyordu. Gözlerimden şakaklarıma akan yaşlara bakıyordu. Ne hissediyordu? Hissedebiliyor muydu bile?
“Anlamadım,” diye mırıldandım yutkunarak avucumu ensesine yaslarken. Parmaklarım ıslak saç tutamlarının arasındaydı ve istemsizce okşuyordum, bir refleks gibi… Neden? Nasıl oluyordu bu?
Mızmızlanır gibi çıkan sesimi Tayga’nın safir gözlerinin ardından takip ettiği dudaklarıma uzanmasının ardından yuttum ama o an, yeniden bir ritim yakaladı bütün sesimi çıktığı yere geri tıkarken. En başından beri olması gereken bu muydu? Böyle bir şey miydi? Ben ne yapıyordum bunca zamandır? Olay neydi? Tayga mı? Ben mi? Biz mi? Nasıl oluyor bu diye bahsettiğimiz şey aynı şey miydi? Aynı dili mi konuşuyorduk?
Mızmızlanmak. Evet. Yaptığım tek şey buydu kollarının arasında, bir süre sonra… Yalvarır gibi artık bitmesi için. Karanlık bulutların üzerinde hiç bitmek bilmez boşlukta düşüyormuş gibi hissettiriyordu, yere çakılmayacağımı biliyordum ama korkmaktan alıkoyamıyordum kendimi. Ya da çakılmıştım çoktan ve tüm kemiklerim kırıldığından hissettiğim şokla vücudum bana bir hayal gösteriyordu huzura ermem için. Tayga son anda dışarı çıkardığında biraz kaymasıyla suyun üzerimize akmaya başladığını hissettim, buz gibi su başımızdan aşağı akarken nefes almak imkânsızdı artık ama almaya çalışıyorduk. Sakinleşmeye çalışıyorduk. Dünyaya dönmeye çalışıyorduk. Ailelerimizin birbirinden nefret ettiği ama konseyin isyanıyla birlikte iş yapmaya zorlandıkları, bu yüzden sahte samimiyetlerle birlikte katıldıkları davetlere ve yan yana konuk oldukları…
Konuk olmak. Ne zaman gideceklerini bildiklerini söylerler. Derler ki terk ettiğin yer zaten evin değildir, hiç olmamıştır. Konuk olmuşsundur sadece sen orada bir süreliğine. Kalmazsın. Hep yoldasındır. Sürekli yolunu değiştirdiğinden ulaşamazsın hiçbirinin sonuna. Bir göçebe kalmayı seçebilir ama bir konuk güneşin battığı her evden def edilir. Belki güneşi batıran konuktur o zaman. Belki tek yol gecedir. Belki bir tek ay aydınlatır yolunu karanlıkta. Yalancı güneştir ay. Taklitçidir. Gerçek değildir ışığı aslında. Dolandırıcıdır. Sahtekârdır. Bu yüzden hayatta kalır. Güneş batar ama ay oralarda bir yerdedir her zaman, parlayacağı vakti bekler usulca.
Gecesiz sabahlar yalandır çünkü şair sahtekârdır.
Tayga konuktu. Ay bendim. Göçebesi yoktu bu hikâyenin.
Bir süre sonra önce sağ bacağımı indirmek, ayağımı yere basmak istedim boynuna doğru sakladığım yüzümü kaldırarak sakince nefesler alırken. Başımı kaldırdığım an Tayga’yla göz göze geldim, belime doladı bir kolunu ve ayaklarımı yere basmamı sağladı. Yutkundum. Yere baktım, başka bir yere… Bu eve saatler önce ilk adımını basan Sare’yle aynı hissetmiyordum ve bunun bir ilüzyon olmamasından korkuyordum; parmak uçlarımda kayıp giden ıslak teni hiç ayak basamayacağım bir kara parçası gibi hissettiriyordu ve ben uzun zamandır derin bir okyanusun içinde dalgalarıyla boğuşuyordum sanki. Eğer ilüzyon gerçekse, annemin anlattıkları doğruydu ve bir kadının kendi karnını yarıp canını içinden çıkaracak kadar cesaretlendiren şeyin üç harfli bir adı vardı. Eğer ilüzyon bir yalansa ve dışarı adımımı attığım an tüm hisler kaybolursa, bir daha beni bulamayacaklarından emin sürdürmek zorundaydım hayatımı çünkü hedefleri, hayalleri olan bir kadın için aşk bir lanetti.
“Sustun bir anda, neden?” diye sorarken buldum kendimi o an, başımı geriye yaslayarak çenemi kaldırmış Tayga’nın safirlerini süzerken. Baştan aşağı sırılsıklam olmuşken, çenesinden omzularına damlayan suyun altında ne kadar mitolojiden fırlamış bir Tanrı gibi durduğunun farkında olsaydı dünyayı yönetmeye kalkar mıydı her egsuna yenik düşmüş aptal erkek gibi? Tayga akıllıydı. Sessizliğin güç olduğunu biliyordu. Karanlıkta saklanmanın ve zamanını beklemenin… “En sevdiğim filmi ya da rengi falan sorman gerekmiyor mu?” diye sordum dudaklarımı ıslatmış, alaylı bir gülüşle yüzüne bakarken. “Hobilerim neler? Boş zamanlarımda ne yaparım mesela? En büyük hayalim ne…” Gözlerim kısıldı. “Bana hiç şarap ya da votka ikram etmedin ama sorun değil, Rusların misafirperver olmadıklarını biliyordum zaten.”
“Sare,” diye mırıldandı Tayga o an gözlerimin içine beni anlamamış gibi bakarken, taş gibiydi surat ifadesi aslında; anlamadığı bir şey yoktu. “Ne yapıyorsun?”
“Gerginliği alıyorum,” diye söylendim suyun altına tamamen girerek saçlarımı geriye atarken. “Gerek yoktu galiba.” Birkaç saniye avuçlarımı vücudumda gezdirdim suyla bütün terimden arınabilecekmiş gibi, ardından saçlarımdaki suyu sıkarak duş kabininin kapısını açtım ve etrafa baktım. Askıda iki kullanılmamış bornoz ve sarılmış havlular vardı sepette de, bornozlardan birini alıp giyinirken izlendiğimi hissediyordum. Tayga bu havluları misafirleri için hazırlatmamışsa ya neydi? Misafirleri. Diğer modeller ve oyuncular ve esmer bombalar ve… İşte. Diğerleri.
Aklımda tutmam gereken diğerleri.
Niye canımı sıkacaktı ki? Benim de diğerlerim olabilirdi.
Yüzümü sıvazladım o an avuçlarımı yaslayarak yanaklarıma, yere baktım; bir an önce kendime gelmem gerekiyordu. Eve dönmem ve uyumam… Belki o zaman bu geceyi rüyâdan sayabilirdim. Tayga’nın neden rüyâ görmemek için uyumak istemediğini anlıyordum yavaş yavaş. Beni bir kez ziyaret etse ben de uyanık kalmak için her yolu denerdim geceleri.
“Sare—“
Banyodan çıktım sesini duymazdan gelerek. Doğruca aşağı indim merdivenlerden ve dört bir yana saçılı kıyafetlerimi toplayıp geçirdim üzerime hızlıca. Tayga nemli saçlarıyla, altında yalnızca iç çamaşırıyla iniyordu merdivenlerden o sırada. Telefonunu buldum koltuğun arasında ve çıkarıp önüne dikildim ona uzatırken, “Al,” dedim gözlerinin içine bakarak. “Ara babamı. Söyle.”
Tayga’nın kaşları çatıldı bir an telefonunu elimden alsa da. “Ne?”
“Seninle kendim istediğim için seviştim bana şantaj yapıyordun koltukta, devam et.” Ellerimi belime koydum başımla telefonunu işaret ederken. “Ara babamı. Hadi.”
Tayga bir an hiçbir şey söylemedi, öylece baktı gözlerimin içine. Beni anlamaya mı çalışıyordu? Beni anlayamazdı. Çünkü bir Vasilyevler aşağılık insanlardı, Adelardilerse ölürlerdi gururlarından; bense istediği şeyi yine yapan ama bedelini de başı dik ödeyen bir taneleriydim hele… O yüzden Tayga beni anlayamazdı.
“Sare—-“
“Sare, Sare, Sare,” diye mırıldandım bıkkın bir sesle gözlerimi devirirken. “Ne yapıyorsun? Adımı mı ezberlemeye çalışıyorsun? İki hece dört harf bir şey zaten. Asıl kullanman gereken şey soyadım. Adelardi. Unuttun mu? Nefret edersin İtalyanlardan. Özellikle de gecenin bir yarısı gidecek bir yeri olmadığını söyleyerek evine damlayıp yatağını mahveden ve keyiften dört köşe altında in—“
Tayga’nın telefonunu elinden düşürdüğünü duydum o an, boğazıma sarılan eli beni üzerime doğru attığı bir adımda hemen arkamdaki kolona yasladığında kes sesini demek yerine sesimi kendi elleriyle kesmişti. Çatık kaşlarımın ardından bakıyordum suratına, onun safirlerinin küfretmesine gerek bile yoktu insanın suratına bakarken; herifin tüm yüzü zaten karşısındakini aşağılamak için özenle çizilmişti Tanrı tarafından. Ama affetmek diye bir şey olsaydı Tanrı çoktan affederdi zaten şeytanını, değil mi? Kovulmuş bir melekti şeytan ne de olsa. Şeytan bendim.
“Defol git Sare,” dedi tıslarcasına o an dişlerinin arasından Tayga, bana yukarıdan bakarken o kadar yakındık ki burunlarımızın ucu değiyordu yine ama öpüşmekten çok uzaktaydık bu sefer.
Dudaklarımı ıslattım keyifle kıvrılırlarken. “Seni geceleri uyutmayanın ben olduğumu sanıyordum ama meğersem rüyâlarınmış, orada beni görmediğine emin misin Tayga?”
Başparmağı çeneme yaslıydı, tamamen yaslasa alt dudağıma değecekti o an ucu. Neden tartıştığımızı bilmiyordum. Neden üzerine gittiğimi de… Sadece kendimi durduramıyordum. Tüm dünyada kendimden en çok nefret ettiğim şeyi biliyordu artık ve hisler çekildikleri için üzerimden, ne yaptığımın ancak farkına varabiliyordum. Boku yemiştim.
Tayga’nın başparmağı alt dudağıma sürtündü o an, “Sen bir seçim yaptın Sare,” diye fısıldadı dudaklarıma karşı. “Ben bir seçim yaptım. Seninki de, benimki de şimdi canını yakmıyorsa bile sonradan çok yakacak.”
Neyden bahsettiğini bilmiyordum ama bacaklarımın arasındaki sızı ve karnımda ardı ardına patlayan adrenalin balonları hiç de yardımcı olmuyorlardı, bacaklarım yalvarıyorlardı yeniden çıplak beline dolamam için onları. Tayga’nın dudaklarında artık sigara ve mentol tadı yoktu. Benim tadım vardı. “Neden sadece benim canım yanacakmış?”
“Çünkü bir şey hissetmediğimi sana söyledim.”
“Bir şey hissetmeyen biri nasıl bir başkasının seçimlerinden etkilenerek seçimler yapar?” diye sordum bu sefer de. Kelimelerle oynuyorken karşısında ben varsam kazanamazdı.
Tayga’nın dudakları kıvrılır gibi oldu bir an, akıllı kız derkenki sesi yankılanmıştı zihnimde. “Güzel soru.”
“Cevabını bilmediğin bir tane.” Cevabı asıl buydu.
“Akıllı kız,” diye fısıldadı Tayga bir kez daha, kafamın içinde çoktan çökmüştüm dizlerimin üzerine ve hayalimdeki bedenimi ayağa kaldırmak için çabalıyordum çünkü dizlerim taşımıyorlardı beni yeniden. Onun yörüngesinden çıkmam gerekiyordu. Gururumu da kurtarmam gerekiyordu. Başımı belaya sokacaktım ama yapacaktım. Tayga benim yerime yapacağa benzemiyordu ve ben sabırsız, huysuz, altında ne olduğu bilinmez sulara sırtıdönük atlayan vurdumduymaz bir kızdım.
“Ne yaptın?” diye sormadan edemedim yine de kurumuş dudaklarımı ıslatırken. Parmağının ucuna değmişti dilim, bir an bakışları aşağı kaydı bu yüzden. Usta bir ressamın kaleminden çıkmış gibi görünen dudakları aralandı yeniden, gözlerine bakmakta ısrarcı kaldım yine de. “Tayga, ne yaptın?”
“Ne yaptığım ve yapacağım seni ilgilendirmez Sare,” diye mırıldandı sorumun ardından sessizliğe birkaç saniye bırakırken, kafamdaki kurtçukların birbirlerini yediği. “Sen bundan sonra kendin ne yapacağını düşün.”
Gözlerim kısıldı. “O neden?”
Tayga’nın tebessümü silikti ama safir gözlerindeydi. Oradaydı. Boynuzları olan bir şeytan, cehennemin alevlerini getirmişti üzerinde… Şeytan Tayga’ydı.
“Eğer benimle oynarsan kaybedersin. Kendimi kaybedecek olsam bile sonunda—“
“Kaybettim çoktan.”
Dişlerimi sıktım. Kaybettim çoktan, derken bile nasıl kazanmış gibi bakabilirdi gözlerimin içine? Nasıl bir keyifti aldığı? Neyden bahsediyordu? Anlamıyordum. Kafasının içinde bambaşka bir dünya vardı ve bir aptal gibi sorup durmak istemiyordum her şeyi, anlamadığımı dile getirmek istemiyordum ama içimden bir ses hiçbir boktan haberimin olmadığının farkında olduğunu söylüyordu bana. Farkındaydı ve zevk alıyordu bundan. Benim sormuyor olmam da ayrı bir keyif veriyordu ona. Ne zamana kadar sürdüreceğimi merak ediyordu bunu belki de.
“Hiçbir şey kaybetmiş gibi görünmüyorsun,” dedim yutkunurken neredeyse ciddi bir fısıltıyla.
Tayga’nın kirpikleri oynadı birkaç kez. Bana dünkü toy çocukmuşum gibi bakıyordu. “Hiçbir şeyim olmadığındandır.”
Onunla savaşmak mümkün değildi. Laf dalaşına girmeyi bile reddediyordu. Söyledikleri saf gerçekler miydi yoksa beni susturmak için mi böyle söylüyordu? Tayga Vasilyev’in kaybettiğine ve hiçbir şeyi olmadığına kim inanırdı ki?
“Benden ne istiyorsun?”
“Söyledim ya. Aklını,” diye mırıldandığı sırada hafifçe eğmişti başını, işaret parmağı hayalet hareketlerle dokundu şakağıma birkaç kez. “Sen benden ne istiyorsun?”
“Hiçbir şey.”
“Hiçbir şey olamaz.”
“Neden?”
“O zaman burada olmazdın.”
“Buradayım çünkü bu saatte gidecek başka bir yerim yoktu.”
“Her zaman vardır. Sense düşmanının ininde sabahlamayı seçtin. Kollarının arasında.” Dudaklarını ıslattı Tayga, elini indirmişti. Artık dokunmuyordu bana ama yine de yüzüme eğildiğinden her an öpebilecekmiş gibi bir mesafedeydi. Çok değil, biraz önceki samimiyetimiz aklıma geldiği her an çok da uzak bir ihtimalmiş gibi görünmüyordu aslında ama tek yaptığı dikkatimi dağıtmaktı… Aklımı alıyordu gerçekten. Aklımı alıyor, yerine şekilsiz plastik kokulu bir oyun hamuru bırakıyordu. Beni Sare yapan ne varsa parçalamaya başlamıştı bir ucundan, eğer izin verirsem paramparçalarını etrafa dağıtacaktı ve beni kimliğimden sıyıracaktı. O zaman hiçbir şey olacaktım ben de.
“Hiç böyle hissettin mi?” diye sorduğu sırada başımı çevirmiştim ki yüzüyle beni takip etti ve dudaklarımızın arasındaki mesafenin açılmasına izin vermedi. Kaçırdığım bakışlarımı yüzüne çıkardım yeniden neyden bahsediyorsun sen dercesine. “Böyle,” diye fısıldadı sıcacık avucu belime yaslanırken sanki belim onun eli için oyulmuş gibi. “Bana nasıl baktığının farkında mısın?” Neredeyse değiyorlardı birbirlerine. Bakışlarım dudaklarına düştü. “Bana nasıl yalvarırcasına baktığının farkında mısın Sare?”
“Hayal gücünün eseridir,” diye fısıldadım dudaklarına karşı, nihayet yutkunarak bakışlarımı safir gözlerine çıkarabilmiştim. Kolunu ittirmek için elimi çıplak teninin üzerine yaslamıştım ama hiç de ittirmek üzere bir kuvvet uygulayabilmiş değildim.
“Değil, biliyorsun.” Belimdeki eli kalçamın üzerine indiğinde eteğimin sıyrıldığını hissettim, hayır, yine mi? Tayga beni öpmüyordu ama dudaklarımın arasından verdiğim nefesi çekiyordu sanki ciğerlerine ve bu daha beterdi. “Neden öyle bakıyorsun bana?”
“B-Bakmıyorum,” diye mırıldandım gözlerinin içine yalvarırcasına bakarken. Dur artık. Dur artık Tayga.
Alt dudağımı ısırdı hafifçe, ardından “Sence annen de babanın ihanetine kucak açmadan önce ona böyle bakmış mıdır?” diye fısıldadığı an dudakları kulağıma ve oradan da boynuma doğru sürtünerek ilerliyordu ki gözlerimi ardı ardına kırpıştırdım duyduğum kelimeleri idrak etmek istercesine. Mümkün değildi. Elimi omzuna koydum ve önce ittirmem gerektiğini düşündüğüm için zayıfça ittirdim. Ardından alev aldı göğüs kafesimdeki lanet organ, cayır cayır kaynamaya başladı vücuduma pompaladığı kan. “Sence o da yalvarmış mıdır Sare?”
Ellerimi göğsüne yasladım ve tüm kuvvetimle ittirdim onu üzerimden, yalnızca birkaç santim yer açabilmiştim aramızda ki sırtımı yaslandığım kolondan çektim ve çatık kaşlarımın arasından, hiddetle alıp verdiğim nefeslerin ardından duman çıkaran gözlerle baktım suratına. “Ne diyorsun sen?”
Tam o sırada bir zil sesi yankılandı tüm evde. Ding. Tayga’yı ittirip yanından geçip gittiğim an asansöre baktım; gelen asansör değildi, hayır… Panelde görüntü vardı. Aşağıda biri vardı. Güvenlik arıyordu. Şaşkınlıkla baktım ekrana yutkunurken, görüntüde bir lobi ve güvenlik görevlisinin ardındaki camda tanıdık bir Bentley vardı. Tayga önüme geçip aramayı cevapladı o an. “Efendim,” diye seslendi güvenlik görevlisi temiz bir hitapla. “Misafirleriniz geldiler. Matteo Bey.”
Bir adım attım o an geriye, Tayga omzunun üzerinden dönmüş bana bakıyordu. “Çoktan haber verdin zaten,” diye mırıldandım dudaklarım aralanırken. “Biz… Biz sevişmeden önce mi haber verdin yoksa—“
“Ne fark eder?” Tayga bakışlarını kaçırdı.
“Haklısın, ne fark eder?” diye mırıldandım umursamazca dönüp çantamı alırken koltuğun üzerinden. Ardından masanın üzerindeki Bugatti’nin anahtarlarını ve asansör kartını da aldım ve asansör kabinine bindim. Tayga öylece ne yaptığımı izliyordu.
“Sare,” diye mırıldandı dudaklarını ıslatırken kabine doğru bir adım atarak ama elimi kaldırdım kartı okutup otoparkın düğmesine basarken.
“Gidiyorum. İstediğin gibi. Ama kendi istediğim şekilde. Eğer bana engel olacaksan fiziksel güç kullanman gerekecek.” Ellerim iki yanımda, gözlerinin içine baktım öylece asansör kabininin kapanmasını beklerken. Tayga hemen karşımdaydı, “Costa poco promettere con parole,” diye fısıldadım neredeyse tükürür bir sesle, safir gözlerinin içine bakarken. Çatık kaşları yine elle çizilmiş gibiydi suratına. Beni anladığını biliyordum. “A chi promesse mantenere non vuole.”
Sözünü tutmaya niyeti olmayan için vaatlerde bulunmanın hiçbir bedeli yoktur.
Erkekler böyleydi. Ona kızmıyordum bile. Kendime kızıyordum. Ortalığı karıştırıp yine sinirlenmenin bir yolunu bulduğum için. Belki de sandığım kadar güçlü değildim, ya da güçlü görünen tüm insanlar rol yapıyorlardı benim gibi. Ben zaten gururum için ölecektim. Sen niye öldürdün ki beni?
Çünkü zaten bunu yapacağımı biliyordu. Bana şantaj yapsa da yapmasa da istediğimi yapacağımı, sonra da gururumu kurtarmak için bedeli neyse ödeyeceğimi ve babama gideceğimi biliyordu ama bunun benim seçimim olmasına izin vermemişti, öl o zaman, dediği anki gibi davette öldürmüştü beni. Asansörün kapıları kapanırken Tayga hiçbir şey yapmadı, öylece durdu ve gitmeme izin verdi. Gözleri bana bunun bir bedeli olacağını fısıldamıyordu ilk kez, veda ediyordu sanki. Merhaba ve elveda der gibi bakıyordu bana.
Asansörün kapıları tamamen kapandığı an bunca zaman nefesimi tutup kendimi dik durmaya zorluyormuşum gibi söndü balonun havası ve duvara yaslandım başımı geriye atarak gözlerimi kapatırken. Dudaklarımı yaladığımda onu tadıyordum, üzerimi koklasam onun kokusunu duyacaktım ve lanet gözlerim kapandıklarında bir çift safir taşı görebiliyordu simsiyah kirpiklerin ardına yerleştirilmiş sadece ama eve gidip duş aldıktan sonra pijamalarımı giyip yatağıma yattığımda, ertesi gün herhangi başka bir güne uyanacağımı düşünüyordum öyle mi?
Otoparkın kapıları açıldığı an park ettiği VSLYV plakalı Bugatti’yi gördüm, anahtarın üzerindeki kilit açma düğmesine bastığımda aracın sinyalleri bir anlığına yanıp söndü. Kapı kolunu çekip ağır kapıyı açtım, gövdesi alçaktı bu yüzden başımı eğerek içeri bıraktım kendimi. Kapıyı kapatıp çantamı kenara attım ve emniyet kemerimi bağladım, ardından koltuğu ve aynaları ayarladım. Eve gidiyordum. Tek başıma. Tayga’nın arabasıyla gidiyor olmam istediğim mesajı verecekti iki tarafa da. Kaybetmiş olsam da bir çıkar sağlamak zorundaydım çünkü onların dünyasında böyle hayatta kalınırdı.
Annem yapamamıştı belki ama nasıl yapılacağını göstermişti bana.
Ayağım frende, motor düğmesine bastığım an motoru başlatmış oldum; gösterge paneli aydınlandı. Ardından vitesi geriye alıp tek hamlede geri çıktım ve otopark çıkış tabelasına sürdüm aracı. Ben yaklaşırken açılan güvenlik barikatı sayesinde kendimi bir anda sabahın erken saatleri bomboş olan İstanbul’un işlek bir caddesine bıraktığımda nereden eve gideceğimi biliyordum. Tayga’ya araba kullanmayı babası öğretmiş olabilirdi, bana da abim öğretmişti.
Bomboş yollarda hiç durmadan sol şeritten ilerlediğim bir sürenin sonunda dikiz aynasında, arkamdan ilerleyen Bentley’i gördüğümde Matteo’nun peşimde olduğunu anlayabilmiştim ama önüme geçip yolumu kesmek gibi bir amacı yoktu, zaten ben de eve gidiyordum ve onun aldığı emir de muhtemelen buydu.
Telefonumun çaldığını duyduğum an uzanıp çantamdan çıkardım ve Matteo’nun adını görünce gözlerimi devirerek aramayı cevapladım. “Ne var?”
“Sare Hanım, lütfen Bugatti’yi kenara çekin.”
“Hayır,” dedim telefonu kapatıp kucağıma bırakarak. Muhtemelen çıkaracağı kaosu düşünüyordu arabanın sabah sabah ama benim umrumda değildi. Tayga sessizce halletmek istemiş olsa kendi kendimi yakışımı izlerdi, yerine elimden almıştı gururumu. Benimle dalga geçmişti. Bana öyle baktıktan sonra. Beni öyle hissettirdikten sonra.
Telefonum birkaç dakika sonra tekrar çalmaya başladığında eve giden yolun sapağındaydım, Tayga’yı gece döndürdüğüm yolda. Bu sefer abim arıyordu. “Abi?” diye cevapladım telefonu çatık kaşlarımın ardından. “Bu saatte ne—“
“Sare, çabuk kenara çek!” Anton’un sesi hiddetini gizlemiyordu. Haberi var mıydı? Burada mıydı? Burada olamazdı. Sicilya’daydı. Değil mi?
“Abi, nereden biliyors—“
“Evdeyim, Sare, eve geldim. Kenara çek. Konuşmamız gerekiyor, beni duyuyor musun? Matteo’nun seni getirmek için peşinde olduğunu biliyorum, Allah kahretsin! Tayga’nın arabasını çalarken ne düşünüyordun? Babama şov mu yapacaksın? Huyuna gitmeye çalışmıyor muydun doğum günü partin için? Ne bu hareketler?! Bütün gece o piç kurusunun yanında mıydın gerçekten Sare!”
Hem de ne yanında olmak… “Ben ne yaptığımı biliyorum,” dedim tok bir sesle o an, abim ne derse desin vazgeçmeyecektim ve bunu bilmesi gerekiyordu. “Artık babamın huyuna giderek ufak savaşlar kazanmaya çalışmaktan sıkıldım abi, ne yapacaksa yapsın.”
Bir an sessizlik oldu. Nedense ensesini ovaladığını ve gözlerini kapatarak sakin kalmak için derin bir nefes aldığını hissetmiştim, öyle yapardı çünkü karşımda olsa. “Sare… Kızım ne oldu?”
“Bir şey olmadı.”
“Sare—“
“Bir şey olmadı abi,” dedim bastıra bastıra o an, dakikalar sonra kapıda olacaktım. “Canıma tak etti sadece. Ne yapacak? Evlendirmekle mi tehdit edecek beni yine?” Güldüm sinirle. “Kuşlar bana babamın beni kimseyle evlendiremeyeceğini söyledi. Nabız yokluyorum diyelim. Gerçi kuş değil, yılan demek mi daha doğru olur?”
“Hay Tayga ben senin gelmişini geçmişini sikeyim oğlum ya…” Abimin yüzünü sıvazladığını hissettim bir an sesi boğuklaştığında. “Sare, lütfen bak. Çek kenara. Kenara çek Sare!”
“Hayır.”
“Neden yapıyorsun bunu?!”
“Aslanlar açıkta uyurlar,” diye mırıldandım telefona doğru, devasa demir giriş kapısının önünde frene bastığım an. Güvenlik karaltılmış camdaydı, biliyordum bu yüzden pencereyi indirdim yüzümü görebilmesi için. “Bana bunu sen söyledin. Ayrıca yalnızca gururun için ölebilirsin dedin bana, abi. O yüzden evlenmeden ölecektim. Ben alkolden zehirlenmedim… Kendi kendimi zehirledim. Bir şekilde hayatta kaldım. Şimdi ölmedim diye gururumu ayakları altına almak isteyenlere boyun eğecek değilim. Ne bir başkasına, ne de artık babama.”
Telefonu kapatıp yan koltuğa attıktan sonra ardında güvenliğin olduğunu bildiğim cam bölmeye baktım ve başımı çıkardım. “Ne duruyorsun?! Açsana kapıyı!”
“Sare Hanım,” diye mekanik bir ses yankılandı o an hoparlörden, güvenlikteki adamlardan biri benimle konuşuyordu. “Lütfen aracınızdan inin.”
Hemen arkamızda Matteo’nun durduğunu görebilmiştim aynadan. Kapıları kilitledim. “Kapıyı aç yoksa kim olduğunu öğrenir, kâbusun olurum.” Cama baktım doğrudan. “Aç dedim kapıyı!”
“Abinizin kesin emri var.”
Matteo’nun aracından çıktığını dikiz aynasından gördüğüm an camı kapattım ve çalmaya devam eden telefonumu aldım elime yan koltuktan, abim arıyordu durmadan. Cevapladım çağrıyı. “Abi söyle kapıyı açsınlar.”
“Sare,” dediğinde Anton, sesi oldukça sakinleşmiş geliyordu bu sefer. Ya da manipülasyon sesiydi bu, tatlı dille ikna etmeye çalışacaktı beni ama kız kardeşini birazcık olsun tanıyorduysa denemezdi bile. Vakit kaybı olduğunu bilirdi çünkü. “Seni kararından dönmeye ikna etmeye çalışmanın vakit kaybı olacağını biliyorum. Sadece emin olup olmadığını duymak istiyorum.”
“Eminim.” Bir kalp atışı sürmüş müydü bile cevap vermem?
Bir an sessizlik oldu. Ardından “O hâlde kapıyı açacaklar,” dedi ve aramayı sonlandırdı Anton. Beklentiyle bakışlarımı demir kapıya çevirdim, hemen arkamda Matteo adım atmayı bırakmıştı. Birkaç saniye sonra demir kapının hareket etmeye başladığını bildiren o ağır sesi duydum, yavaş yavaş açıldı kapı saniyeler içinde ve önüme serildi ağaçlık yol. İleride, annemi kaybettiğim ev vardı beni de bir ömür içine hapsettikleri. Sonsuza dek esirleri olmaya gidiyordum sanki. Ama hayır. Ben hiç, özgürlüğüm için savaşmamıştım bu vakte kadar; ben hep, anneme verdiğim sözü tutmak için savaşmıştım ve kazanmıştım da. Adnan Karakoçaklı son eksik parçaydı ve tekrar denemek için elbet fırsatım olacaktı ama şimdilik, dikkatimi daha değerli bir şeye çevirecektim.
Kendime.
Bu sefer de Punish’ın ikinci demo versiyonunun girişi yankılanmaya başladığında kulaklarımda kahkaha atarak sürdüm ağaçlı yolda. “Lanet kadının sesi anneminkiyle aynı, o yüzden delirdim,” diye mırıldandım kendi kendime konuşurken Tayga kokan aracın içinde. Hayır. Tayga gibi kokan araç değildi. Tayga gibi kokan bendim. Sorun şuydu ki şarkıda geçtiği gibi bir göl vardı arazide, eğer Bugatti’yi üzerine sürersem içinde kapalı kalıp boğularak öleceğim kadar derin… Beni kabul ederdi göl. Ama ölmenin sırası değildi şimdi. Ne benden yaşça büyük kokuşmuş bir fareyle evleniyordum ne de depresyonumun tekrar ettiğine inanıyordum şimdilik… Alkolle bile düzeltmiştim aramı, eskisi kadar içmiyordum artık. Ölmenin sırası değildi, hayır. Yaşamanın sırasıydı. Tam da bu yüzden aracı evin önüne sürdüm ve motorun ses çıkartarak içerideki herkese geldiğimin haberini verdiğinden emin oldum.
Etraftaki adamların koşarak sırayla köşkün önüne dizildiklerini gördüm, o sırada çift kanatlı giriş kapısı açıldı ve hizmetlilerden birkaçı ellerini önlerinde bağlayarak yerlerini aldılar. Asya, üvey annem çıktı sabahlığıyla henüz doğan güneşi selamlar gibi bir suratla; her ne kadar korktuğunu göstermeye çalışsa da keyif aldığını biliyordum çünkü işte, göz göre göre yanlış yapıyordum ve bedelini çok fena ödeyecektim. Elbette hoşuna gidiyordu. Ardından Mila’nın beş karış açık ağzı ve fal taşı gibi açılmış gözlerle çıktığını gördüm, ellerini ağzına kapatmıştı plakaya bakarken.
Ve nihayetinde babam, bacaklarına serilmiş bir battaniye ve üzerindeki röpteşambırıyla birlikte tekerlekli sandalyesinde çıktı kapıdan. Hemen arkasında sağ kolu, Ares vardı. Yıllar önce kellesini kurtardığı paralı bir asker. Muhtemelen bu sabah da normalinden daha erken kalktığı, önemli bir haber beklediği bir sabahtı ki Ares buradaydı.
Aracı evin tam önünde kaydırarak frene bastığımda lastikler asfalt zeminde ağladı. Ardından el frenini çektim ve çantamla telefonumu alıp çıktım araçtan. Ben kapıyı kapatmış, topuklularımın üzerinde etrafta taştan asker gibi dikilmiş adamların arasından ilerleyerek merdivenleri çıkmaya başladığımda Asya ve Mila köşede şaşkın bakışlarla beni izliyordu, babamsa ne düşündüğüne ihtimal veremeyeceğim kadar boş bakışlarla izliyordu karşısına dikilişimi o an.
Son adımımı da attım, karşısında durdum tam. Çıt çıkmıyordu kimseden. Bir anlığına başım pencereye çevrildiğinde abimin koridor camından bizi izlediğini fark ettim, bir histi benimkisi ama oradaydı işte. Sicilya’dan gelmişti. Konuşmamız gerek, demişti bana. Belki de gerçekten önemli bir şey vardı, yoksa bu kadar erken dönmezdi.
“Odana,” dedi babam tok bir sesle o an, bütün dikkatimi üzerine çekerek. Yüzüme bakmıyordu artık. Önüne, boşluğa bakıyordu.
“Başka bir şey söylemeyecek misin?” İtalyanca sormadan edemedim, bu evde bu dili anlamayacak iki kişi vardı sadece ve onlar da Asya Hanımla biricik kızıydı. Sonradan öğrenebilecek olsalar da anlık bir şekilde tepki vermelerini istemiyordum karşımda. “Papà?”
Bana sırlarını anlatabilirsin, ben saklarım onları. Seni de onarırım, diyordu hâlbuki banyoda Tayga’yı gördüğüm an zihnimde yankılanmaya başlayan şarkıda. Avuçlarımda tuttuğum yaralı, küçücük bir kuşsun sen. Rüya görmekten nefret ettiğini söylüyorsun, çünkü rüyalarındaki herkes senin bildiğin her şeyi biliyor.
Artık hiçbir şey kutsal değil, değil mi?
“Sì, non posso farti sposare,” dediği an babam, yutkundum sertçe ve gözlerimi kapattım. “…ma per la tua sicurezza mi assicurerò che tu non veda mai più la luce del giorno, figlia mia.”
Evet, seni evlendiremem… ama bir daha gün yüzü görmediğinden emin olacağım kızım. Güvenliğin için.
Bu duvarların arasında ne yaşadığımdan hiç haberi yoktu.
Yorumlar
Yorum yapmak için giriş yapmalısın.